"Cizre çok büyük acılar çekmiştir. Ama kesinlikle ölüm döşeğinde yatan bir hasta değildir. Bu böyle bilinmelidir!"
Alınteri muhabiri Zarife Çamalan'ın Cizre gözlemlerini yayınlıyoruz:
Alınteri’nin de aralarında olduğu ve birçok devrimci kurum ve parti temsilcisinden oluşan 35 kişilik bir heyet Cizre ve İdil’de gözlemler yaptı.
Devletin Kürdistan’da katliam, imha ve yıkım kanıtlarını ortadan kaldırarak görünmez kılmaya çabalaması boşuna... Cizre’de saldırıların vahşetine karşılık “Diz çökmedik, çökmeyeceğiz. Gerekirse öleceğiz” diyen Mehmet Tunç ve Kürt halkı o bodrumlara gerçekte faşist devleti gömmüş. Buna bu ziyarette bir kez daha tanık olduk.
Heyet olarak Cizre’ye gitmek için yola çıktığımızda kaç kez aramadan geçirileceğimiz, GBT’lerimize kaç kez bakılacağını tahmin ediyorduk, buna hazırlıklıydık. Bu bizim moralimizi, enerjimizi, Cizre’ye ve İdil’e ulaşma isteğimizi azaltmadı. Aksine daha da büyüttü.
İdil yakınlarına geldiğimizde devletin nasıl bir psikoloji içinde olduğu çok net bir şekilde ortadaydı. Zırhlı askeri araçlar, gözaltı araçları, bariyerler, zırhlı araçlardaki “Şanlı Türk bayrakları” ve “Osmanlı şehitleri ölmez!” yazılamaları bir işgal ruhunu, bir yenilmişliği, irade kaybını ve bunun sonucunda orada görevlendirilen özel tim polislerinin nasıl da korktuğu gözlere sokan örnekler arasındaydı. Göze çarpan bir başka şey ise, hafriyat kamyonlarının, beton dökme araçlarının ilçeye vızır vızır girişiydi.
Bütün arama noktalarında özel tim polislerinin traji komik görünümleri sırıtıyordu. Kafalarında kovboy şapkası, altta komanda pantolonu, ağızlarında sakız, bizlere güç gösterisinde bulunan bu soytarıların elleri sürekli tetikteydi. Etrafımızda dolaşıyorlardı; sözde “bizim güvenliğimiz onlar için önemliymiş!” Üç- dört kez araçları, çantalarımızı didik didik aradılar, GBT yaptılar. Kendilerine ne inançları vardı ne de güvenleri...
İlk polis notasından geçiyoruz, tepesinde Türk bayrağı asılı iki zırhlı askeri araç da bizi takip ediyor. İkinci arama noktasında yine aynı ince araç ve çanta araması ve GBT kontrolü yapılıyor. Cizre girişindeki polis noktasında milletvekili aracına -yasal olmadığı halde- ceza yazıyorlar, milletvekili itiraz ediyor. “Siz burada bekleyeceksiniz” deniyor vekile. Biraz beklettikten ve tartıştıktan sonra geçişe izin vereceklerini, ancak kendilerinin de bize eşlik edeceklerini söylüyorlar. Belediyeyi ziyaret edebilirmişiz (!) ancak kalabalık gruplar halinde dolaşmamıza ve açıklama yapmamıza izin vermeyeceklerini belirtiyorlar. Ardından kimlikler geliyor. “Biz kendi dağıtırız” diyoruz, “yok, eksik falan olmasın, biz tek tek vereceğiz” derken polis kamerası sürekli yakın çekim yapıyor. Amirleri tek tek isimleri okuyarak kimlikleri verirken kamera arkasında zumlayarak kayıt yapmaya devam ediyor. Bu işlem bittikten sonra araçlara biniyoruz. Ardımızda yine Türk bayraklı iki akrep ve bir askeri araç takibinde Cizre’ye doğru yola çıkıyoruz.
Cizre girişinde göze çarpan şey ise buralarda barikat kurulmamasına, çatışmaların olmamasına rağmen evlerin binaların, dükkanların kurşun ve bombalarla delik deşik olduğu... Duvarlardaki kurşun ve bomba kalıntıları, dükkanlar ve evlerin camlarının kırılmış olduğu göze çarpıyor. Bütün bu saldırılara rağmen yaşamını devam ettiren, günlük hayatına devam eden ve oraları terk etmeyen halkı görüyoruz. Cizre Belediyesi'ne doğru ilerledikçe nasıl bir vahşetin reva görüldüğünü bir kez daha anlıyoruz. Belediyede bizi belediye eş başkanları ve kriz masası sorumluları karşılıyor. Daha önce de birkaç kez buraya gelmiştik. Saldırıların sıcak yaşandığı zamanlardı, Mehmet Tunç’la tanışma ve sohbet etme şansımız olmuştu. Önceki gidişimizde biri burada Mehmet Tunç karşılamış, “Cizre asla diz çökmeyecek!” demişti. Bunu söylerken nasıl yürekten, nasıl inanarak ve halkından aldığı güçle söylediğini gözlerinden, sesinin duruluğundan, netliğinden anlamıştık. Mehmet Tunç o bodrumlarda bu netlikte ölümsüzleşti.
Devlet barikatları geçemeyince evleri, binaları halkı hedef alarak nasıl yerle bir etmeye kalkıştı, üstelik havadan etkili saldırmadı da bu harabe nasıl meydana geldi” diye bir soru akla gelebilir. Çünkü barikatlarda sokak sokak çatışan da, hendek kazan da buradaki halkın kendisiydi. Teslim olmak yerine onurlu direnişi seçim yaşamlarını imece usulü kolektif paylaşımlarla sürdürdüler.
Cizre, etrafı yüksek dağlarla çevrili bir bölgede bulunuyor. Dağların, tepeliklerin ortasında bulunan Cizre’ye giremeyen devlet bu dağlarda, tepelerde konuşlanarak bombardımanlar, havan topları, roketatar saldırıları gerçekleştirdi. Teknolojiyi kullanarak, orantısız, vahşice, ahlaksızca yaptı saldırılarını ama teslim alamadı. Direniş ve mücadele iradesini kıramadı. Bunun kanıtı bugün bir tarafta yakılan yıkılan enkaza çevrilen binalar, bodrumlar, evlerin enkazını aceleyle iş makinelerini kullanarak kaldırmaya çalışan faşist Türk devleti, bir taraftan burayı terk etmeyen, teslim olmayan, biat etmeyen Cizre’liler. Cizre halkı direniyor.

Küçücük çocuklar bizleri ışıl ışıl bakışlarla karşılıyorlar. Bizi adım adım takip eden, video kaydı yapıp, fotoğraf çekerek fişleyen polisleri gördükleri halde zafer işareti yapmaktan geri durmuorlar. Tabii bunu fark eden polisler hemen çocukların fotolarını çekmeye başlıyorlar. Korku... İşte bu kocaman korku... o sokaklarda zırhlı araçlar olmadan hala dolaşamayan devletin kolluk güçleri zafer işareti yapan çocuklardan çok korkuyor ve fişlemek için harekete geçiyor. Polislerin geldiğini gören çocuklar ise yerlerinden bile kıpırdamıyorlar. Kalabalık heyet çocukları kucaklıyor, aralarına alıyor.
Cizre Belediyesi’nde bugün bizi Mehmet Tunç karşılayamıyor belki ama onun gibi direngen, diz çökmeyen hevaller karşılıyor. Aynı misafirperverlikle, aynı içtenlik ve sevecenlikle... İçimiz burkuluyor, kelimeler boğazımıza düğümleniyor, Mehmet Tunç’un gülen gözleri beliriyor hafızamızda.

Cizre’de oluşturulan kriz masası yaşanan vahşeti ve bunun karşısındaki direngenliği bir kez daha anlatarak destek istiyor. Kriz masasında görev yapan heval hem heyetin orada olmasından duydukları memnuniyeti hem de Cizre’deki durumu anlatıyor:
Ziyaretiniz bizim için gerçekten çok değerli. Arkadaşlarımız yerinde tespitler, değerlendirmeler yaptılar. Bu işin vahşet boyutu anlaşılmıştır. Harekete geçmek isteyen, demokratım, solcuyum, sosyalistim, vicdanlıyım hatta dindarım diyen insanların harekete geçmemesi için hiçbir neden yoktur. Çünkü yaşananların insanlıkla bağdaşmadığı açıkça ortadadır.
Cizre’de neler oldu, neler yaşandı? Sokağa çıkma yasaklarından sonra neler yapabildik onları size anlatayım. Çünkü bu konuda gerçekten çok ciddi sıkıntılar çekmekteyiz. Bildiğiniz gibi, 80 gün süren sokağa çıkma yasağından sonra bir ilçe, bir yaşam alanı bütünüyle yaşanmaz hale getirilmek için azami çaba gösterildi. Cizre'de 260’a yakın insanımız katledilmiştir. Şu anda teşhis edilmeyen 79 cenazemiz var, bazıları kimsesizler mezarlığına defnedilmiş, bazıları ise morglarda bekletilmektedir. Bu, şu anda yaşadığımız en büyük acıdır. Çünkü aileler her gün, her saat, her saniye tekrar tekrar bu ölümleri yaşamaktadır. Cenazeleri alıp uygun şekilde defnedemedikçe hayatın her salisesi bir ölümdür. Bu konuda çeşitli girişimlerimiz oldu; hem parti grubumuz adına Ankara'da Adli Tıp yetkililerine başvurduk. Hala teşhis edilmemiş, ailesine teslim edilmeyi, gömülmeyi bekleyen 79 cenazemiz Cizre için büyük bir yaradır.
Bunun dışında Cizre’de sokağa çıkma yasağının kaldırılmasının ardından Cizre’de yaşamın sürdürülmesinin imkanı olmayacağı bekleniyordu. Ama bu konuda bizim de bağlı olduğumuz özellikle GAP Belediyeler Birliği gibi sivil dayanışma gruplarının çabası çok belirleyicidir. Bu konuda çabuk davrandılar, işe el atıp bütün teknik araç ve ekipmanlarını Cizre’ye gönderdiler, büyük bir dayanışma yaratıldı. Cizre'de yeraltı şebekelerinin ve su kanallarının yüzde 75'ine yakını tahrip edilmişti. Bu konudaki sorunlarımızı çok kısa sürede giderdik. Ayrıca ortaya çıkan çok büyük bir hasar vardı. Özellikle kullanılamayan evler konusunda Mühendisler Odası ve yine bağlı olduğumuz belediyelerin de çalışmasıyla Cizre’de kullanılamayacak durumda 1200 ev olduğu tespit edildi. Ortaya çıkan tabloda büyük bir barınma sorunu olduğu görünmektedir. Devlet buradan büyük bir göç olacağını bekliyordu. Ama olmadı; bu, Cizre halkının ne kadar direngen, ilkesine, toprağına, kentine ne kadar sahip çıktığının bir göstergesidir. Cizre halkı bütün yaşam alanlarının yok edilmesine rağmen dışarıya göç vermedi. Cizreliler “Burada yaşam imkanı kalmadı, bir başka yere gideyim...” arayışına girmedi. Dolayısıyla, bu Cizre halkının en değerli duygusudur.
Bir hafta önce açıklanan yıkım raporları doğrultusunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın çalışması sonucunda 3 bin 122 ev için yıkım kararı verilmiş. 3 bin 122 evin yıkılması Cizre’de büyük bir nüfusun göçe zorlanması demektir. Cizre’de bu kadar büyük nüfusu barındıracak konut yok, göçettirme politikasının bir ürünüdür. Tabii ki evini onaran, evi için bir şeyler yapabilenlerin itiraz süresi var. İtiraz süresi var ama sonucuna ilişkin nasıl bir beklentimiz var ve sonuç beklentiye yanıt olacak mı? Açıkçası olumlu olacağını sanmıyoruz. Ama açık ve net olan bir tek şey var: Cizre’de 3 bin 122 evin yıkılmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir. Çünkü birçok vatandaşımız kendi imkanları ve dayanışmalarla evlerini onarabilmiştir orada barınmaktadır. Bizim tespit ettiğimiz bin 200 evin yıkılıp yerine yenilerinin yapılması gerekmektedir. Devlet yıkım kararı alırken alternatifini göstermemiştir. Sadece yıkım kararı almıştır. Yıkımdan sonra bu insanlar nasıl barınacak, nereye gidecek... konularında herhangi bir çözüm üretmemiştir. Dolayısıyla bu yıkım kararının bir göçettirme politikası olduğunu söylüyoruz.
Bir başka büyük sorun ise Cizre halkının beyaz eşya sorunudur. Bu savaş sadece silahla yapılmadı. Cizre’de aranmayan ev kalmamış, aramalar yapılırken içinde sağlam eşya da bırakılmamıştır. Girmişler, televizyonu balyozla kırmışlar, buzdolaplarını baltayla kırmış, gardrobu açmış, elbiseleri taramış, kullanılmamış kuru gıdaları dökmüşler. Yani arama diye girdikleri her evde yaşamsal olan her şeyi bir daha kullanılamaz hale getirmişler. Cizre iklim olarak sıcaktır. O nedenle en acil ihtiyaçlarımız ilk önce klima ve buzdolabıdır. Çünkü mevsim normalleri geçtiğinde Cizre’de klimasız oturamazsınız, buzdolabı olmadan su dahi içilemez.
Ayrıca gıda yardımına da büyük ihtiyaç vardır. Rojava Derneği ile birlikte belediyelerin ve demokratik kitle örgütlerinin, halklarımızın de bu konuda desteği devam ediyor. Bu dağıtımlarda da çoğu zaman devletin engellemesiyle karşılaşıyoruz. Ama Rojava derneğimizin işbirliğiyle ilçede düzenli gıda dağıtımı yapılmaktadır. Bu yeterli mi, elbette değil. Bu nedenle sizler de bulunduğunuz yerellerde bu tür kampanyalar yaparak, insanlara sesimizi duyurarak buraya destek olabilirsiniz. Özellikle Cizre halkının kendi ayakları üzerinde durabilmesi için bu tür yardım kampanyalarının hızla yapılması ve yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır.
Sadece Cizre de değil, şu an İdil Cizre’den daha vahim durumdadır. Yarın öbür gün Şırnak ortaya çıkacak, ve sonuçlarını kimse kestiremiyor. Yarın Nusaybin’de de vahşet sonuçlar ortaya çıkacak, dolayısıyla bu durum süreklilik arz edecek. Bugün buraya dayanışmak için gelen siyasi partiler, emek örgütleri kendi bulundukları yerellerde halkımızla dayanışmak için büyük kampanyalar başlatmalılar. Çünkü büyük ihtiyaç var. Biz şu an Cizre’de hayatı normale döndürmeye çalışıyoruz. Bütün çabamızla, imkanımızla, gönüllü yardıma gelenlerle seferber olmuş durumda, kendi yarasını kendi sarmaya çalışıyor. Şunu açık ve net söylüyoruz: Cizre ağır yaralıdır, Cizre çok büyük acılar çekmiştir. Ama kesinlikle ölüm döşeğinde yatan bir hasta değildir. Bu böyle bilinmelidir. Güçlü bir dayanışma, güçlü bir elbirliğiyle Cizre eskisinden daha güçlü ayağa kalkacaktır. Bu ziyaretiniz bölgemiz için çok önemliydi. İyi sonuçlar alınacağına inanıyoruz. Hepinizi saygıyla selamlıyoruz.
Cizre’de yaşananlara dair bilgilendirmelerden sonra Mehmet Tunç’un taziyesi için ailenin yanına gittik. Buraya giderken yine çevreyi gözlemledik. Harabeye çevrilen yerlerin enkazı kaldırılmış, bazıları hala duruyordu.

Tunç’un ailesi bizi kapıda karşıladı 70 yaşındaki babası, annesi, kardeşleri tüm yakınları bizi sevgiyle kucakladılar.
Bir ara Tunç’un babasının yanına oturdum çat-pat Türkçesiyle “Mehmet’i tanıyor musun?” diye sordu. “Evet” dedim. O, “Adam gibi adamdı Mehmet...” “Evet” dedim, “adam gibi adamdı”, söyleyecek başka söz bulamadım babaya... Fotoğrafını çektim, zafer işareti yapıyor ve “Yenemeyecekler!” diyordu. Baba sadece Mehmet Tunç’u değil onunla birlikte bir oğlunu daha yitirmişti bodrum katliamında; adı Orhan!.. Bir bebek getirdiler, “Bu da Orhan’ın çocuğu...” dediler. Yumuk yumuk elleri, ışıl ışıl gözleriyle nasıl bir dünyaya geldiğini daha doğmadan öğrenmiş...

[Yarın İdil]