Benim hikayem

"Görüyorum ki öğrenmenin yaşı yok yeter ki emek ver, azmet..."

KADIN
Salı, 19 Nisan 2016 (10 yıl 15 saat önce)

İstanbul’da muhafazakar bir ailenin dördüncü ve “bir kaza sonucu” son çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam motor ustası annem ise ev kadınıydı. Ailenin ekonomisini zorlayan bir unsur olduğumu büyüdükçe artarak hissetmeye başladım.



 



Lise son sınıfta üniversite sınavlarına hazırlanıp yüksek eğitim yapma hayalleri kurarken hayatımı hiç ummadığım bir yönde değiştiren evliliğe hazırlanmaya başladım. Büyük ablamın, doktor oğluna kız arayan bir arkadaşı ile çöpçatanlık faaliyeti sayesinde kendimi benden dokuz yaş büyük yakışıklı ve deneyimli bir doktorun karşısında buldum.



 



Konuştuğumda yüzümün kızarması beni tercih etmesine sebep olmuştu. 18 yaşında bir genç kız olarak benimle ilgilenen ve evlenmek isteyen bu genç adamdan etkinlenmiştim. Eh, sıra ‘Allahın emri peygamberin kavliyle…’ beni babamdan istemesine gelmişti. Babam olayı duyduğunda, çok kızmış ve karşı çıkmıştı. Yaşımın henüz küçük olduğunu, daha okuyacağımı söyleyerek ablama yaptığı “iş” yüzünden çok kızmıştı. Kısa süre sonra, “Gençler anlaşmışlarsa istemesem de yapacak bir şeyim yok” diyerek hadiseyi kabul etmek zorunda kalmıştı.



 



Lise son sınıfta fen bölümündeyim, İstanbul’un iyi liselerinden birinde okuyorum. Üniversite sınavına hazırlanmaktayım, dersaneye gidiyorum, başım dumanlı… Vasat bir öğrenci oldum ilkokuldan beri. Sınavı kazanamadığımı öğrendiğimde çok üzülüyorum. Oysa üniversitede okumak istiyorum ama ne okumak istediğimi bilemeyecek kadar şaşkınım. Yetmezmiş gibi karşıma evlenmek için kadın arayan bir adamı dikmişler, etkilenmiş ve evliliğe doğru gidiyorum. Üniversite sınavını kazanamayınca “Beklemeye gerek yok hemen evlenelim” kararına uymaktan başka çarem yok, evleniyorum.



 



İstanbul’dan Ankara’ya askeri tabur lojmanına gelin gidiyorum. Annem babam küskün kırgın. Nikahın Ramazan ayında kıyılmasını istemedikleri halde kocam ve annesi umursamıyorlar. Başı örtülü annem ile “Nuriye Kantar” diye alay ediyor kocamın ailesi. Kayınvalidemin de, nikahta giydiği geniş kenarları şapkası ve çizgili frapan çoraplarıyla “Tijen”den geri kalır yanı yok (Bir zamanların sevilen komedi dizisi “Kaynanalar”ın kahramanları).



 



Evliliğimin üçüncü günü kocamın şiddetine maruz kalıyorum. Benden beklediği girgin, evini kocasını çekip çeviren bir kadınlık. Oysa ben ya acemi çaylaklar ya da sudan çıkmış balık gibiyim. Ankara kasvetli ve kara görünüyor bana. Annem babam kırgınlar, içim acıyor. Çöpçatanlığımı yapan ablam durumu hissedip, “bu seni üzecek” diyerek beni evlenmekten vazgeçirmeye çalıştığı halde, kuzu kuzu kurdun peşindeyim. Zamanla evliliğe de, hamileliğe de, dayaklara da alışıyorum. Şiddete maruz kaldığım halde normal doğum yaparak sağlıklı bir bebek dünyaya getirebiliyorum 19 yaşımda. Şiddet, çocuk doğduktan sonra da devam ediyor. Süt verirken bile hırpalandığımı unutamıyorum. Zaten sütüm 4 ay içinde kesiliyor. Oğlumun gelişimi iyi, sağlıklı gidiyor şükür.



 



Ben evliliğin, anneliğin üstesinden gelmeye çalışıyorum. Ama en zoru, öfkeli kocanın şiddetini göğüslemeye çalışmak. Ayrılmak zoruma gidiyor. ‘Bu benim şanssızlığım’ diyor ve kabullenmeye çalışıyorum ama bir yandan da mücadele ediyorum. Umudum var, ‘düzeltebilirim belki…’ diyorum kendi kendime. Ailem çok üzülüyor.



 



Kocamın mecburi hizmeti bitince İstanbul’a dönüyoruz İstanbul’a henüz gelip düzen kuruyoruz ki ben yine bir öfke nöbetinden ağır hasarla çıkıyorum. Annem durumu anlıyor ve ben çocuğu alıp annemin yanına dönüyorum. Mahkemede boşanma duruşmasına gitmek üzereyken barışmak isteyen kocamın baskısıyla mahkeme kapısından geri dönüyorum. Yeniden hayata başlıyoruz. Bir hafta içinde yeni bir öfke nöbetiyle yine hırpalanıyorum.



 



Artık ailem benim barışma kararımdan dolayı bana çok kızgın. Ablam, “Görünen o ki, ancak senin cesedini almaya geliriz” diyor. Annem ise ağlıyor, çok üzgün, geri dönmemi istiyor. Halen umutluyum, belki değiştiririm diye kendimi kandırmaya devam ediyorum. Ekonomik yetmezlikten kaynaklı İstanbul’da yaşayamıyoruz. Ankara’ya gitmeye karar veriyor kocam. Gidiyoruz. Ankara’da 4 yıl yaşıyoruz.



 



Oğlum büyüyor artık ilkokul çağında. Ben çalışmaya başlayalı 2 yıl oldu. İşim, evim, çocuğum ve bir de dayakçı kocamla düşe kalka ilerliyoruz. Şiddetli bir kavga dövüşün sonunda anlaşmalı boşanmaya gidiyoruz. Bana planlayıp hazırladığı anlaşmayı imzalatıyor. İmzalıyorum. Sözleşmeye göre çocuğu kocama bırakıyorum, babamdan miras parayla aldığım evi çocuğun üstüne yapıyorum. Aslında evi de kocama vermiş oluyorum böylece. Mahkemeye giderken kocam, şiş ve moraran gözümü fondöten ve gözlükle kapatıp beni güzel güzel giydiriyor. Söyledikleri dışında hareket edersem Ankara ilinden sağ çıkamayacağımı söyleyerek kulağımı iyice büküyor. Korkuyorum, hayatta kalmak istiyorum, henüz 26 yaşımdayım. Kendimi bildim bileli Polyannacıyım. Ruh çıkar huy çıkmazmış. Aklı eksik iyimserlik bir taşımanın acılarını çekiyorum.



 



Ankaradaki yakınımlarım beni mahkeme kapısından alıyorlar evlerinde misafir etmek üzere… Eve vardığımızda ablam ve ağabeyim haberi onlardan alıp hemen Ankara’ya gelmişler, beni bekliyorlar. Soruyorlar, anlatıyorum. Derhal bir aile yakınımız olan avukatın yanına gidiyoruz. Hemen adli tıptan darp raporu alıyoruz. Avukat evi geri almak üzere dava açacağını ama çocuk için beklememiz gerektiğini söylüyor. Aklım ve yüreğimin bir yarısı çocuğumda, İstanbul’a annemin yanına dönüyorum. Anne sevgisiyle kendimi kısa sürede toparlayıp çalışmaya devam ediyorum.



 



Oğlumu çok özlüyorum. Yaz tatilinini bekliyorum birlikte olabilmek için. Oğlum bana yabancıymışım gibi bakıyor, onu terkedip giden kötü bir anne olmakla suçluyor. Zor günler yaşıyorum. Belli ki kötüleniyorum. Sabırla, anlayabileceği şekilde, onu üzmeden anlamasına yardımcı olmaya çalışıyorum. Henüz 8 yaşında olması ve babasının öfke hezeyanları onu da yaşanması zor bir dünyada mücadeleye zorluyor. Oğlum çevresinde olup bitenlere duyarlı; sorguluyor, araştırıyor, izliyor ve öğreniyor. Okulda hocalarının ilgisini çekecek kadar sorguluyor dünyayı.



 



Evde yaşadığı otoriter ortam, baba güveni ve sevgisinden yoksun olmak bir çocuğu nasıl hırpalarsa onu da hırpalıyor. Babası onu dövmüyor ama beklenmedik bir anda kızıyor, bağırıyor, azarlıyor. Oğlum okuma yazmayı öğrendikten sonra kitaplar onun en güvenilir dostu oluyor. Sorularıyla beni de zorluyor. Çoğunlukla cevap veremiyorum. Bilgim yetmiyor. Kendimden utanıyorum. Kendi dünyamın dışında yaşanlardan ne kadar da uzak düştüğümü anlıyorum. Böyle yaşamaya devam edersem hem dünyadan ama daha çok oğlumdan uzaklaşacağımdan korkuyorum.



 



Günlük gazete ve haberleri takip etmeye çalışıyorum. Kafama takılan konularda kitap aramaya başlıyorum kitapçıların raflarında. Bulunca okuyor, okudukça öğreniyor, öğrendikçe yeni sorularıma cevap arıyorum. Bu sarmal benim dünyamı büyütüyor, aydınlatmaya başlıyor. Yaşadıklarıma anlam verip değerlendirme yapmaya başlıyorum, sonuçlar çıkarıyorum. Kendi özelimden çıkıp dünyada olanların bir parçası olduğumu anlamaya başlıyorum.



 



Oğlum 17 yaşına geliyor. Lise son sınıfta üniversite sınavına hazırlanıyor. Yüksek öğrenimde belirlediği tercihi netleşti. Sosyolog olmak istiyor. Babası bu konuda onun istediği tercihi yapmadığı için evden kovuyor. O geceyi sokakta donarak geçiriyor. Ardından İstanbul’a benim yanıma geliyor. Lise son ikinci dönemi benim yanımda geçiriyor. Bu vesileyle oğluma kavuştuğum için seviniyorum bir yandan. Delikanlılık döneminde olduğu ve zor bir sınava hazırlandığı için sorunlar yaşamıyor değiliz ama ben mutluyum, o da mutlu. Oğlumun belli bir dünya görüşü ve ideolojisi var. Ben içinde büyüdüğüm muhafazakar ailenin tabularını henüz kıramadığım ve politik görüşüm olmadığından bocalıyorum halen. İki arada bir deredeyim. Din dogmaları en baskın etki üstümde. Oğlum henüz 8 yaşındayken, “Hidroelektrik santrallerle ilgili ne düşünüyorsun” diye sorduğunda verecek cevap bulamayıp yerin dibine girdiğim günden beri okuyup öğrenmeye çalışıyorum.



 



Oğlumla birlikte yaşamamız benim kendi gerçeklerimle daha fazla yüzleşmeme neden oluyor, beni daha da zorluyor. Bir gün, elinde kalın bir kitabın kapağında gördüğüm “anarşizm” yazısı beni korkutmuştu. Anarşizm benim bildiğime göre “terörizm” demekti. Yoksa oğlum bir terörist mi olmuştu!.. Yaşadığımız zor günler onu terörist mi yapmıştı?.. Ondan gizli olarak kitabı okuyup içindekileri öğrenip anne olarak onu bu kötülükten alıkoymalıydım. Kitabı okuduğumda “anarşizm”in hiç de düşündüğüm gibi korkulacak bir şey olmadığını anladım. Hatta kendime bile yakın olduğunu düşünmeye başlamıştım. Kendi kendime gülmüştüm. Anarşizm, ben ve oğlum gibi evde erkek baskısı ile yaşayan insanlara “her türlü otoriteye karşı olmak” konusunda bir sığınak, bir savunma, bir karşı geliş…



 



Oğlum üniversite sınav sonucunu öğrendiğinde çok üzgün, ağlıyor… Yaptığı üç tercihten üçüncüsünü kazanıyor. Bu da Ankara’ya gitmesi demek; oysa yaşamına İstanbul’da devam etmek istiyor. Ankara’da babasının yanına geri dönmek zoruna gitti. Zoruna gitse de çaresiz, Ankara’ya dönüyor. Dört yıl güzel bir eğitim hayatı yaşıyor. Babası ile arası açıldığından beri açılan ara bir türlü kapanamıyor. Kendine yakın ve güven duyduğu bir baba özlemiyle yaşamaya alışmaya çalışıyordu. Okulu “yüksek onur öğrencisi” derecesiyle bitirdi. Başvurduğu üniversitede masterını yaptıktan sonra burslu doktora için yurtdışına gitti. Seneye tezini teslim edecek.



 



Ben gizlice okuduğum kitabı çok beğendiğimden beri onun kitaplarını aklım erdiğince okumaya devam ettim. Yakın zamanda Marks’ın “Kapital”ini de okuduktan sonra dünyanın işçi ve emekçilerin emeğiyle döndüğünü iyice anlamış bulunmaktayım. Okuduğum kitaplar benim idealimi belirlemeye başladı ve sonunda benim dünya görüşümü netleştirdi. Çalışma hayatımda yıllar geçtikçe kapitalist sistemin yarattığı kafa karışıklığı ve huzursuzluğumu işten eve gelip okuduğum oğlumun kitapları sayesinde gideriyordum. Oğlum kitaplarıyla benim önderim olmuştu adeta… Her ne kadar dindar bir ailenin kızı olsam da, temiz bir imanla dine bağlı ve iyi bir ahlak ile onurlu yaşayan bir anne babanın kızıyım. Bu yaşam biçimi, benim aslında, sosyalizm idealinde bir yaşam sürmem konusunda farkında olmadan yaşadığımı gösterdi bana.



 



On yıl önce bir gezi sırasında fotoğrafa duyduğum ilgiyle fotoğraf makinesinin objektifinden eylemleri, işçi direnişlerini takip ediyorum yaklaşık 5 yıldır. Bu sayede kitaplarda okuduğum teorik bilgiyi, direnişleri ve sokaklardaki eylemleri fotoğraflarken iyice pekiştirdim; çektiğim fotoğraflar sayesinde çevremle paylaşarak görmeyenlere de göstermeye çalıştım.



 



2010 yılında emekli olduktan sonra daha çok vakit ayırarak devam ediyorum. Fotoğraf sanatıyla ilgilenirken okuduğum bir kitapta etnik müziğin en iyi kültür mesajlarını veren sanat olduğunu öğrendim. Bu sayede yaklaşık 4 yıldır bağlama çalıyorum. Bu yaştan sonra kolay değil tabii ama çok sevdim; bağlama benim dostum oldu adeta. Şimdi çok iyi anlıyorum aşıkları, ozanları… Belki direnişteki işçilere bağlama çalarak biraz olsun birlikte hoşça vakit geçiririz.



 



Görüyorum ki öğrenmenin yaşı yok yeter ki emek ver, azmet. Emek eden insan üretir, yorulur ve sonunda güzel bir insan olur. Diyorum ki yaşasın emek dünyası, yaşasın emekçiler, yaşasın işçi ve emekçilerin birliği!!!



 



[Alınteri'nin 15 Nisan 2016 tarihli 23. sayısından alınmıştır]