"Bu halk ‘90′ları 12 Eylül’leri yaşadı, birçok saldırılar gördü. Ama bu sefer bir vahset yaşadı..."
Mehmet Tunç’un ailesine taziyede bulunduktan sonra heyet olarak Cizre mahallelerinde dolaşıp gözlem yapmaya, devletin vahşeti karşısında Kürt halkının direngenliğine bir kez daha tanıklık etmeye devam ediyoruz.
Enkazı hala kaldırılmamış olan bodrum katı vahşetini, yaşanan insanlık dramlarını içimiz burkularak gözlemliyoruz. Peşimizde, yanımızda akrepler, silahlı asker, polisler de kendi vahşetlerini bir kez daha görüyorlar. Cizreliler bodrum vahşetini tekrar yaşıyorlar adeta. Faşist devletin, insanların yaralı, perişan olmuş bir şekilde çıkmalarına bile tahammülü olmadığı için teslim olmayanların oradan sağ kurtulmasına, yaşamasına izin vermeyişi ve toplarla, havanlarla binayı içindekilerin üzerine yıkması... Bu anlatım bile orada uygulanan vahşeti anlatmakta hafif kalıyor.
Çocuklar sokaklarda, okullarına gitmeye devam ediyorlar. Kendi yarasını kendi sarmaya ve ağır yaralı da olsa diz çökmemeye kararlı Cizre halkı. “Ayağa kalkacağız, sadece bize biraz destek olun el uzatın, ses olun, az da olsa nefes olun yeter...”, istenen sadece buydu Cizre’de.

İdil’e doğru yola çıkıyoruz. Tabii yine Türk bayraklı akrepler, hiç yanımızdan ayrılmayan polis kamerası, ellerinde silahlarla nereye gitsek orada bitiveren asker, polisle birlikte... Bordum katı gözleminden sonra Belediye Başkanı Abdullah Cemal’in evine gidildi. Birçok aile buraya geldi ve sorunlarını dile getirdi. Buradaki konuşmaların ardından Sur Mahallesi’nde bulunan meclis üyesi Abdulhamit Foça’nın evini ziyaret ederek taziyelerimizi sunduk. Gittiğimiz her evde, karşılaştığımız her kadın-erkek-çocuk-yaşlı öyle sımsıkı kucaklayarak karşıladı ki, o sıcaklığın bu saldırılara rağmen nasıl içten ve yürekten olduğunu “birlikte olursak daha kuvvetli oluruz mesajı”nı damarlarınızda hissediyorsunuz.
İdil’e yaklaştığımızda İpek Yolu'nda yine kimlik sorgulaması, yine araç ve çanta araması... Değişik ne bulamayı umud ediyorlardıysa bulamadılar maalesef! Tabii bir şey bulmak değildi amaç, tam anlamıyla yoğun psikolojik baskı cenderesiydi, kendi korkularının da resmiydi yapılanlar. Çünkü biliyorlardı ki, daha önceki aramalarda GBT sorgulamalarında hiçbir şey çıkmamıştı.

İdil’deyiz. Bizi Kültür Merkezi'nde bekliyorlar. Belediye binası saldırılar sırasında yıkılmış çünkü. Bizim geleceğimiz duyan İdil halkı da bizlerle sohbet etmek için buraya gelmiş. Belediye Eş Başkanı kısaca durumu, yaşadıklarını özetledikten sonra bu ziyaretin kendilerini çok mutlu ettiğini ifade ederken şunları söylüyor:
Sizlerin bu ziyareti bizim için çok önemli. Saldırıların Cizre’de Sur’da Nusaybin’de yoğun ve ağır olduğu dönemde burada sessiz sedasız katlettiler, yıkım yaptılar. Biz de sesimizi duyurmakta yeterli olamadık. Burada Kürtçe eğitim veren okullarımız vardı. 'Operasyon bitti' dediklerinde okullarımızı bombaladılar, yerle bir ettiler. Hani 'halkımızın huzuru ve güvenlği için ne gerekiyorsa...' diyorlar ya onların anladığı güvenlik saldırı, yıkım, ölümdü. Karşısında yıkılmayan bir halk olduğunu bilerek vahşice saldırdılar.
Bu halk ‘90′ları 12 Eylül’leri yaşadı, birçok saldırılar gördü. Ama bu sefer bir vahset yaşadı. Sadece İdil’de değil Kürdistan’ın her bölgesinde yaşandı bu vahşet. Hiçbir yere çıkamıyorduk. Obüs sesleri, bomba sesleri geldikçe biliyorduk ki bir yerleri bombalıyorlar ve her bomba sesi geldiğinde içimizden birileri katlediliyordu, biliyorduk. Bu bizim canımızı öyle yakıyordu ki… Öldürüyor, katliam yapıyorlar, ama bir şey yapamıyoruz.
44 gün yaşadığımız bu vahşet sonunda 'operasyonlar bitti' denildi. Ama evlerde perdelerimizi bile açamıyorduk. Operasyon bitti denildi ama, dışarı çıkarıyorsunuz -nasıl bir madde kullandılarsa- yerdeki halı yanmamış ama ev yerle bir olmuş! Özellikle 'operasyonlar bitti' denildikten sonraki 24 gün içinde bölgeyi yakıp yıktılar.
Hani operasyon bitmişti?
Bunun adı 'Saray’a biat etmezseniz sizi yok ederiz' demektir. İş makinelerine, ev araçlarımıza el konuyor, Elimizde gıda stokumuz var, dağıttırmıyorlar. Bizim açımızdan tüm bunları unutturan, bizi sevindiren şey ise iki halkın birbiriyle dayanışması.
Devlet buraya geldiğinde ilk işi mahalle içinde bulunan çeşmeleri tahrip etmek oldu, İdil’de bulunan kiliseyi talan ettiler. Kapılarını baltalarla kırdılar. Evi yerle bir edilen bir aile barınmak için çadır kurdu. Çadırı polisler bıçaklarla paramparça ederek söktüler. Neymiş çadır kirlilik yapıyormuş. Biz yılmadık, yıkılmadık. Diz çökmedik, çökmeyeceğiz. Hele ki iki halk birbirine sarılırsa Saray baskısı hükümsüzdür.

Konuşmaların ardından hep birlikte sokakları dolaşmaya başlıyoruz. Çatışmalı dönemde YPG, YPS, ve İdil halkının yaptığı duvar yazılamaları silinmiş. Yerlerine “Allah tektir, askeri Türktür!” , “Allah Türkü korusun!” ve üç hilaller çizilmiş duvarlara... Gözümüze çarpan bir başka şey ise dört katlı bir bina. Üst katları harabeye çevrilmiş giriş katına inmiş orada yaşayanlardan yaşlı bir teyze el sallıyor, zafer işareti yapıyor.
Sokaklarda ilerlerken bir Kürt kadını içeri davet ediyor, ama saat 17:50 olmuş zaman dar, giremiyoruz, kapı önünde bir iki dakika sohbet ediyoruz. Dört çocuğu olduğunu dördünün de okuduğunu, söylüyor. “Ekmeğimizi, ocağımızı, evimizi terk etmeyeceğiz; dört çocuğumla birlikte burada gerekirse ölürüz. Nereye gideceğiz, burada doğduk, burada yaşıyoruz, burada doğurduk çocuklarımızı... biz sadece barış istedik, hala istiyoruz, bütün bunlara rağmen insanca yaşayıp kardeş olalım diyoruz. Ne var Kürtçe konuyoruz diye siz de Türkçe konuşuyorsunuz ama anlaşabiliyoruz. Bu düşmanlık neden, neden katliam yapıp evimizi ocağımızı yıkıyorlar. Seyretmeyin, sessiz kalmayın bu vahşete” diyor. Bizlere sımsıkı sarılıyor ve yolcu ediyor. Arkamızdan, “keşke bir kahvemizi içebilseydiniz” diye sesleniyor.

Daha sonra araçlara binerken çocukların çok büyük tehlike altına olduğunu anlatıyorlar. “Her yerde devlet güçlerinin bomba tuzakları var ve çocuklar her an bunlarla hayatlarını kaybedebilirler. Sokakta oynuyorlar, nerede olduklarını bilmiyoruz bu tuzakların daha geçen hafta bir çocuk bu şekilde hayatını kaybetti, paramparça oldu" diyorlar.
Yaşanan insanlık dışı katliamlara, vahşete, yıkımlara, bombalamalara rağmen hiçbirinin gözünde kin ve nefret görmedik. Gördüğümüz şey biat etmeyecekleri, yıkılmayacakları, faşist devlete köle olmayacakları... Yediden yetmişe, kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısı, genci, çocuğuyla onurlu bir şekilde insan olduklarını, eşit, özgür olmak istediklerini, asla diz çökmeyeceklerini bir çocuğun gözlerinde, bir Kürt kadının sarılışında, bir amcanın elinizi sıkışında, sıcacık hoşgeldiniz, deyişinde buluyorsunuz.

İnsanım diyen herkes bir kez gitmeli, görmeli, konuşmalı, gözlerinin içine bakmalı onların ve düşünmeli!..