Kürtlere, kadınlara, çocuklara, boyun eğmeyen herkese yönelik bu yatağından taşmış saldırganlık engel tanımıyor
Trabzonspor - Fenerbahçe maçının 89. dakikasında sahaya girip hakeme arkadan saldıran 17 yaşındaki Trabzonlu zorba serbest bırakıldı. Gayet normal bir şey yapmış gibi elini kolunu sallayarak çıktı karakoldan.
Amedspor yöneticilerinin Ankara'da -hem de protokol tribününden- yaka paça indirilip kıyasıya dövülmesinden birkaç saat sonra yaşandı bu “hakeme haddini bildirme” saldırganlığı. Yaralanan beş yöneticiye protokol tribününde kimlerin saldırdığı ise kimse için sır değildir: Ankaragücü yöneticileri ve polisler!
Aynı gün bir-iki saat arayla yaşanan bu iki olay, Türkiye'de “futbol” denilen etkinliğin kendisi olmaktan çıkarılarak nasıl lumpenleştirildiğinin, yozlaştığının, rant ve siyasal istismar konusu haline getirildiğinin yeni örnekleriydi. Türkiye'de futbol, herbiri birbirinden çapsız ve lumpen burjuvaların çoğu kendi içlerinde de mafya gruplarına bölünmüş lümpenlerle aynılaşarak çıkar ve haz sağladıkları bir bataklığa dönüşmüştü. Ne Ankara'da Amedspor yöneticilerini -hem de protokol tribününde- linç etmeye kalkışan güruh ne de Trabzon'da sahaya atlayan serseri yalnızdı. O gün orada bulunan ve bulunmayan milyonları temsil ediyorlardı gerçekte onlar! Şovenizm ve ırkçılığın genlerine işlediği, birbirine benzetilmiş kalabalıklar... Arkalarında federasyonundan tv kanallarına, “spor basını” denilen menfaat şebekelerinden siyasetçilere kadar uzanan geniş bir yelpaze onlarla aynı hamurdan yoğrulmuş bir bataklık vardı.

Trabzon'daki saldırgan gözaltından bırakılırken zafer kazanmış komutan edasıyla sırıtıyordu. Belli ki, koluna girmiş polisler tarafından cesaretlendirilmişti, tıpkı Hrant'ı katleden Ogün Samast gibi: “Polis ağabeyler başımı dik tutmamı, yüzümün gülmesini söyledi. 'Sen Vatan haini değilsin' dediler.” Polislerin muzaffer duruşları eşliğinde Türk bayraklı fotoğrafları anında servis edilen Ogün Samast da belli ki cinayetin hayırlara vesile olacağına ikna edilmişti!
Gazetecilerin soruları üzerine yeğeni yapmasa kendisinin yapacağını ima eden dayı da yeğenden geri kalmıyor. Ardından saldırının gerekçeli kararını sosyolojik bir kavramlaştırma çabasıyla açıklayarak Trabzon toprağının biçimlendirdiği gençlerle ilgili şu tüyler ürpertici bilgiyi veriyor: “Trabzon'da iki tane eğlence var. Ya uyuşturucu içecek ya da stada gidecek. Ben 5 yıldan beri maça gitmiyorum. Çünkü kendimi yakmak istemiyorum. Gitsem ben de atlarım sahaya.”
Dayı Trabzonluların üçüncü “eğlence”sini unutmuş görünüyor: Devrimcileri linç girişimi!
Kürtlere, kadınlara, çocuklara, boyun eğmeyen herkese yönelik bu yatağından taşmış saldırganlık engel tanımıyor. Bugün futbol sahalarında birer saat arayla yaşanan iki olay toplumsal gericilik ikliminin nasıl kalıcı hale getirildiğinin kanıtıdır. “Türklük için” yakan, yıkan, göz çıkarıp meme doğrayanlar işte bu iklimin besleyip büyüttüğü çocuk katiller! Devletin, ibretlik dayıların sırt sıvazladığı, polislerin “dik tut başını, sen vatan haini değilsin” diyerek 'şefkat' gösterip, önünü açtığı potansiyel Ogün Samast'lardır!