Türk ırkçılığı, kentlerde de ummadığı kadar sert bir direnişle karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyor
Türk faşizminin Kürt illerinde estirdiği ırkçı terör ve katliamlar sürüyor. Türk ordu ve polisinin özel harekat birlikleri, tanklar, toplar, helikopterler ve çeşit çeşit zırhlı araçlarla direnişçi-sivil ayrımı yapmadan yoksul Kürt emekçilerini bombalıyor, vuruyor, öldürüyor, kentleri yıkıyor…
Ordu ve polisin önce ablukaya alıp sonra onbinlerce kişilik birliklerle yıkım ve talana yöneldiği Kürt kentlerinin görünümüyle yıllardan beri çok taraflı bir iç savaşın yaşandığı Suriye kentlerinin ya da ABD emperyalizminin yerle yeksan ettiği Irak kentlerinin görünümleri arasında fark bulmak imkansız.
Halka karşı uygulanan vahşet ve kentlerdeki yıkımın boyutları arasında bir fark yok belki ama başka yönlerden arada çok ciddi farklar var. En başta da Kürtler “Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı”. Üstelik “bölücülük” ve “ayrılıkçılıkla” suçlanan onlar. Ama Türk ordusu ve polisi, onların evlerini başlarına yıkıp yaşadıkları kentleri, kasabaları, ilçeleri yerle bir ediyor. Bunun yanı sıra onların “Kürt” kimliğini ve değerlerini aşağılamak için yapılan alçaklıkların da haddi hesabı yok.
Hiçbir ölçü-sınır tanımayan bu gözüdönmüşlüğün de bir dizi nedeni var. Bunların en başta gelenlerinden biri de, tarihi boyunca Kürtlere hep tepeden bakıp küçümseyen Türk ırkçılığının, Kürdistan’ın dağlarından sonra kentlerinde de hiç ummadığı kadar sert ve gözükara bir direnişle karşılaşmasının yarattığı şaşkınlık ve kızgınlıktır.
Sahip olduğu muazzam sayı ve teknolojik üstünlüğe rağmen Türk ordu ve polisi, Kürt savaşında aslında madara olmuş durumda. Onlarca generalin yönettiği özel yetiştirilmiş seçme birliklerle yüklendiği halde, çoğu askeri bir eğitim görmemiş, üstelik ellerinde hafif silahlar ve kendilerinin ürettiği el yapımı patlayıcılardan başka donanım olmayan genç Kürt kadın ve erkeklerinden oluşan milis güçleriyle haftalar hatta aylar boyunca baş edemiyor. Bu yüzden önce evleri uzaktan tank, top, havan ateşiyle yerle bir ettikten sonra zırhlıların arkasına saklanarak girebildiği sokaklarda ancak metre metre ilerleyebiliyor.
Günlerce süren bu korku ve gerilim, özellikle de o korkuların sebebi olan direnişe duyulan öfke, kendini “güçlü” hissettiği anda bu kez dizginlerinden boşalıyor. Kürdün viraneye dönmüş sokaklarında, terkedilmiş evlerin yatak odalarında iğrenç kabadayılık gösterilerine dönüşüyor.

Eşitsiz koşullarda süren savaş uzadıkça normalde direnişin zayıflayıp etkisizleşmesi gerekirken Kürdistan’daki şehir savaşlarında tam tersi olmakta. Faşist Türk ordu ve polis sürüleri, ilk tokadı Cizre ve Sur direnişlerinden yediler. O zaman sarıldıkları bahane, “halka zarar vermeme hassasiyeti” idi. Cizre bodrumlarında günlerce can çekişen sivillere cankurtaran bile göndermeyen bir gaddarlığa dünya alem şahit olduktan sonra bu balon söndü.
Bu kez “sokaklar çok dar” bahanesine sarıldılar. Fakat arkasından yüklendikleri örneğin Nusaybin, geniş cadde ve sokaklara sahip dümdüz bir yerdi. Orada da direniş karşısında günlerce çaresiz kaldılar. Öyle ki Genelkurmay başkanı bile Nusaybin’e gidip harekata ayar verme mecburiyeti duydu.
Irkçı faşizme şimdi Sırnax ve Gever (Yüksekova) kök söktürüyor. Hem de ne kök söktürme… Kirli savaşın yeniden hortlatıldığı Temmuz’dan bu yana ölen asker ve polisin yaklaşık yüzde 20’si Nusaybin’de verilen kayıptı. Sırnax’ta daha şimdiden bundan da fazla ölü ve yaralı var.
Bu kan banyosunu Saray ve Genelkurmay beraber istediler. Dincisinden Kemalistine, MHP’lisinden sözde sosyalistine kadar Kürt düşmanlığı ruhlarına işlemiş bir toplumsal kalabalık da bu gözüdönmüşlüğü destekledi, açıkça ya da seyirci kalarak desteklemeyi de sürdürüyor. Ama görüldüğü gibi akan sadece Kürdün kanı olmuyor, daha da önemlisi, ölen kim olursa olsun bu kirli savaş bütün toplumu çürütüyor, onulmaz yaralar açarak geleceğimizi karartıyor.