Nasıl ki Gezi’de mesele "3-5 ağaç meselesi” değildiyse, “Taksim ısrarı” da basitçe bir “alan tartışması” değildi
Amerikalı sosyalist gazeteci John Reed, Ekim Devrimi’nin nasıl gerçekleştiğini, “Dünyayı Sarsan 10 Gün” kitabında belgelere ve somut gözlemlerine dayanarak anlatır. Filmi de yapılan kitapta, çok sade fakat çok şey ifade eden ünlü bir sahne vardır.
Rus devriminin burjuva sınırlar içinde kalmasını savunan bir Menşevik aydın, silahlı genç bir işçiye “devrimin neden aşırıya gitmemesi gerektiğini” anlatmak için adeta yırtınmaktadır. Onun süslü cümlelerle dolu demagojik nutkunu sakin sakin dinleyen genç proleter, silahı kavrayışında somutlanan kararlı duruşunu hiç bozmadan arada bir şunu söylemekle yetinir: “Ben onu bunu bilmem arkadaş, iki sınıf vardır: Burjuvazi ve proletarya… Ben proletaryadan yanayım!”.
“Kimden yanasın” sorusunu içinde taşıyan bu iki farklı sınıf tavrı, konusu ve çapı ne kadar farklı olursa olsun işçi sınıfıyla burjuvazi, emek ile sermaye arasındaki bütün çatışmalarda kendini bir biçimde gösterir.
Proleter tutumun hareket noktasını her zaman, eyleminin içeriğini, biçimini ve sınırlarını burjuvazinin belirlemesine izin vermemek oluşturur. Çünkü bu, ‘bağımsız bir sınıf tavrına’ sahip olmanın zorunlu ilk koşuludur.
Burjuvazinin sınıf içindeki uzantısı tutum ve politikaların hareket noktasını ise herşeyden önce burjuvazi ve onun devletini ürkütmemek oluşturur. Lafta ne denirse denilsin havlunun atıldığı nokta burasıdır.
Bundan önceki bütün 1 Mayıs’larda iki sınıf tavrı, esas olarak devrimci-sosyalist güçlerle Türk-İş ve Hak-İş gibi burjuvazinin sınıf içindeki uzantıları arasındaki saflaşmada somutlanırdı. Tabii EMEP gibi “sosyalist” geçindiği halde Türk-İş’in kuyruğuna takılarak barikatın o tarafında saf tutanlar çıktığı gibi Türk İş’e bağlı sendikalardan görece ilerici olanlar da emekten yana güçlerle birlikte olurlardı.
Bu 1 Mayıs’ta bu bölünme biraz daha boyutlandı. İşçi sınıfının başkenti İstanbul’da “emek cephesi” kendi içinde de bölündü. İki ayrı 1 Mayıs kutlaması yapıldı.
Bu bölünmeyi, emek hareketi içinde kimin gerçekte hangi zeminde nasıl durduğunun kendini bir kez daha göstermesi olarak da tanımlayabiliriz. Burjuvazi ve faşizmin alan yasaklamaları ve dayatmalarına karşı çıkmamayı daha işin başında kafaya koymuş olanlarla siyasal ve ekonomik terör cenderesini her geçen gün biraz daha sıkan burjuvazi ve Tayyip Erdoğan zorbalığının pervasızlığına cepheden net bir yanıt verilmesi gerektiği savunanlar arasında bir ayrışmaydı yaşanan.
Yani sorun basit bir alan tartışması değildi. Aslında rejimin alan yasaklarında somutlanan icazet sınırlarının üzerine yürüme cesaretini yitirmiş olanlar konuyu ısrarla bu zemine çekmeye çalıştılar.
Nasıl ki Gezi’de “mesele 3-5 ağaç meselesi” değildiyse, “Taksim ısrarı” da devrimciliği belirli biçim ve ritüellere indirgeyen çocukça bir “alan fetişizmi” değildi.
Bakırköy icazet sınırları içinde bir “muhalefet” olmayı kabullenmenin adresiydi. 1 Mayıs’la özdeşleşmiş bir sembol olarak Taksim’in zorlanması ise faşizmin meydan okumalarına pabuç bırakılmayacağını dosta-düşmana göstermenin somut ifadesiydi.
“Taksim ısrarı”, her şeyden önce bir mücadele günü olan 1 Mayıs’ın devrimci ruhuna sadık kalma ısrarıydı.
“Taksim ısrarı”, işçi sınıfı ve emekçilerin ellerinde kalmış son hak kırıntıları olarak 8 saatlik işgünü, sendikal örgütlenme, kıdem tazminatı ve güvenceli çalışma haklarını da gasbetmeye hazırlanan burjuvazi ve uşaklarına, “Yeter artık! Uğruna nice bedeller ödediğim haklarımı da, alanları da bu kadar kolay gasbedemezsin! Beni kentlerden bu kadar kolay dışlayıp süremez, emeğimin ürünlerini bana bu kadar kolay ve pervasızca yasaklayamazsın!..” mesajını net ve kararlı bir biçimde vermenin adıydı.
“Taksim ısrarı”, benzer yasak ve tehditleri 8 Mart’ta takmayan kadınların, ödetilen bütün bedellere rağmen dizleri titremeyen akademisyenlerin sergiledikleri onurlu duruşla Türkiye cephesinde de yeniden mayalanmaya başlayan direnişçi ruh halini kesintiye uğratmayıp bir üst düzleme taşıma sorumluluğunun gereğiydi.
Uzun sözün kısası, Taksim ile Bakırköy, 2016 1 Mayıs’ında iki farklı sınıf tavrının somutlandığı iki farklı alandı.
Proletaryanın bağımsız devrimci sınıf tavrından yana olmak Taksim’i zorlamayı gerektiriyordu.
Taksim terkedilmedi!..
[Alınteri'nin, yarın sabah (2 Mayıs) baskıya girecek 24. sayısının başyazısıdır]