HDP hem tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıya hem de bir yol ayrımında
Neoliberalizm, sadece sömürü politikalarını derinleştirmenin değil, işçi ve emekçileri atomize ederek en küçük bir direnme dinamiğini bile soluksuz bırakmayı merkeze koyan siyasal bir zorbalığın ifadesidir. Burjuvazinin, hiçbir sınır tanımayan gözüdönmüş bir kar hırsıyla emeği, doğayı yağmalayıp soluduğumuz havayı dahi metalaştırmasının yanı sıra bu hoyratlık karşısında duracak ya da bu potansiyeli taşıyan her dinamiği gaddarca ezme yöneliminin ifadesidir. Komünistlerin yıllardır kullandıklari “azami kar-azami (mutlak) egemenlik” formülasyonu bunu anlatır.
Türkiye'de neoliberalizmin en parlak temsilcisi olan AKP, devleti de sadece bir şirket gibi değil aynı zamanda bir çete, bu yağmacılığın-sömürücülüğün-yayılmacılığın polisliğini yapan bir zaptiye şeklinde yeniden örgütlüyor. Burjuvazi içi çelişkileri ve rekabeti bile aynı yöntem ve biçimlerle yönetmeye çalışan bu asalaklar güruhunun, dönemin kapsamlı toplumsal çelişki ve krizleri karşısında nasıl bir tutum izlediğini hep birlikte izliyoruz.
Başkanlık sistemi üzerinden yürüyen tartışmaları ve belirlenen stratejileri bu gerçek içinden okuduğumuzda tarihin bu eşiğinde böyle bir sistemin, burjuvazi ve temsilcileri açısından nasıl bir anlam ve önem kazandığını görmemiz zor olmayacaktır.
Rejimin kendisini daha da totaliter yönde tahkim etme çabalarını beraberinde getiren bu koşullarda hala hizaya getirilememiş toplumsal kesimlerin en saldırgan biçimlerle ezilip tasfiye edilmeye çalışılmasından daha doğal ne olabilir?..
Rejim, tüm muhalif toplumsal dinamikleri bastırıp sindirmeye çalışıyor. Bu dinamikler içinde Kürt özgürlük hareketi en örgütlü, dahası toplumsallaşmış olanı. Krizin (bölgesel gelişmelerle birlikte) bu denli derinleşmediği dönemde bu gücü çözmek, sisteme katmak için sayısız "demokrasi" taklası atıldı. Fakat bölgesel gelişmeler ve Kürt hareketinin bu gelişmeler içinde kazandığı konum, bu ikiyüzlü girişimlerin arkasında yatan gerçek niyeti tüm çıplaklığıyla açığa çıkardı.
Kürt özgürlük hareketinin Türkiye cephesinde de etki alanını genişletmesi, HDP somutunda bu cephedeki kimi ilerici-demokratik dinamiklerle de buluşarak bir çekim merkezi oluşturması rejimin ve yardakçılarının Kürt düşmanlığından kaynaklanan korkularını şaha kaldırdı.
Neoliberalizmin sistem olarak dünya çapında yaşadığı krizle birleşen rejim krizi, bu sürecin koçbaşlığını yapan AKP eliyle ve başkanlık sistemi modeliyle denetim altına alınmaya çalışılırken, varolan parlamenter yol ve yöntemler burjuvaziye hepten yük olmaya başladı. Neoliberal politikalarla parlamento zaten işlevsizleştirilmiş ve onun yetkileri fiilen ya da yasal düzenlemelerle parça parça yürütme gücüne teslim edilmişti. KHK'lar, torba yasalar, Bağımsız Kurullar gibi yöntem ve araçlar bunun somut ifadesi olmuştu. Fakat gelinen noktada buna daha bütünsel bir nitelik kazandırılarak burjuva devletin yürütme dışındaki diğer iki erki de sıkı bir merkeziyetçilikle yürütme denetiminde toplanmaya çalışılıyor.
HDP'li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve cezaevlerine yollanması için düğmeye basılması böylesine tarihsel koşullarda gündeme geliyor. Rejimin en büyük korkusu olan Kürt korkusunun Rojava'dan sonra özyönetim direnişleriyle birleşmesi ve HDP'nin böylesi bir güç üzerinden yükselen varlığı rejim için artık tahammül edilemez bir durumdur. HDP'nin bu gücü ne kadar kullanıp kullanmadığından, parlamenter mücadeleyle nasıl bir ilişki kurup kurmadığından da bağımsız olarak bu böyledir. Şu anda başkanlık sistemi önüdeki en ciddi barikat olması bile tasfiye edilmesi için yeterli bir sebeptir.
Yine de HDP'li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması hamlesi, 7 Haziran’la birlikte hızlanan yayılan darbeler zinciri içinde yeni bir sıçrama eşiğinin ifadesidir. Çünkü bu hamleyle burjuva parlamentosunun tabutuna son çivi çakılacak fiilen yürürlükte olan başkanlık sistemine yasal olarak geçişte de belki son viraj dönülmüş olacaktır. Tabii herşey onların planladığı gibi giderse...
Rejimin Tayyip Erdoğan çetesiyle ordu arasındaki ittifakta somutlanan yeni iktidar blokuyla, kirli savaş, dizginsiz sömürü ve gözüdönmüş bir siyasal zorbalığı kurumsallaştırıp pekiştirecek bir hamle yapmasının önü kesilmek isteniyorsa, Gezi çapında bir toplumsal hareketin fitilinin ateşlenmesi gerekiyor. Kürdistan'da rejimi adeta pişman eden baş eğmez direnişle Türkiye cephesinde siyasal-ekonomik teröre karşı gelişecek toplumsallaşmış bir hareket birleştiği oranda faşizmin daha da zorba bir tarzda tahkimi durdurulabilir.
1 Mayıs'ta ortaya çıkan tablo bunun çok da kolay olmadığını gösterdi. Her şeyden önce, işçi sınıfı ve emekçilerin öncüsü olduklarını iddia eden güçlerin ruh hali ve yaklaşımlarının böyle bir çıkışa öncülük etmekten ne kadar uzak olduğu gerçeğini bir kez daha sergiledi.
Fakat burası Türkiye... Burjuvaziyi de hem çok korkutan hem de rahatlatan o garip çelişkinin hükmünü yürütmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Örgütsüz kitlelerin Gezi'de olduğu gibi yine kendiliğinden patlamaları hiçte zayıf bir olasılık değil. Asgari bir devrimcilik iddiasının bu olasılığa bel bağlayamayacağı ayrı bir konu. Ama bu bir olasılık. Bugün rejimi en çok korkutan da zaten nerede, ne zaman, nasıl ortaya çıkacağı belirsiz bu tür patlamalarla karşılaşmak. Ancak örgütsüz karakteri nedeniyle bu tür patlamaların hızla denetlenebilir olması onu bir yanıyla rahatlatan bir durum…
HDP, bugün bu gerçeği gözönüne alarak hareket ettiği oranda kendisini boğmak için kurulan tuzakları parçalamakla kalmaz Türkiye’deki toplumsal direniş dinamiklerinin harekete geçişini hızlandıran bir rol oynayabilir. Parlamentodaki son gelişmelerle böylesine tarihsel bir sorumluluk ilişkisi kurabildiği oranda bunu yapabilir.
Fakat HDP, bugüne kadar sergilediği pratikle bu güveni vermiyor. Parlamentarizmi fetişleştirmenin yanında süreçlerin seyrini okumakta sergilediği liberal dargörüşlülük nedeniyle de yapabileceklerinin azamisinden çok asgarisiyle sınırlı kalıyor.
Ne var ki eğer HDP, şimdiye kadar sergilediği tutukluk ve edilgenliği bir an önce terkedip Kürt halkının o dinamik ruhunu gerek parlamentoda gerekse üretim ve yaşam alanlarında, sokaklarda konuşturacak bir irade ve Pratik sergilemeye yönelmezse, burjuvazi idam sehpaları kurmaya kadar gidebilecek bir gözüdönmüşlükle hareket etmeyi sürdürecektir.
Bu noktada HDP'ye hem tarihsel bir sorumluluk düşmekte hem de HDP'nin kendisi tarihsel bir yol ayrımındadır. Ağırlıklı olarak Kürt emekçilerinin iradesini yansıtan 6 milyon oyu yok saymaya, dahası Kürt halkını siyasal arenada tamamen yok saymaya dönük bu tasfiye girişimine karşı Meclis'te sergilenen direniş anlamlı ve değerlidir.
Fakat bu direniş her ne olursa olsun Meclis'te kalma ısrarı şekline dönüşmemelidir!
Artık bırakalım Kürt halkını ve ilerici kamuoyunu, CHP'nin tabanındaki azımsanmayacak bir kesimin gözünde bile burjuva parlamentosunun şu haliyle anlamsızlaştığı bu koşullarda her ne pahasına olursa olsun Meclis'te kalma ısrarını sürdürmek tarihsel bir hata olacaktır.
HDP içindeki ve dışardaki liberaller, ona muhtemelen yine bu parlamenter budalalığı önereceklerdir. Fakat gelinen noktada bu artık Kürt halkının çoktan umudunu kestiği bir kurumu ısrarla savunmak ve ona payandalıkla özdeş bir tutum olacaktır.
Gelinen noktada Türkiye cephesinde bile azımsanmayacak bir toplumsal güç, Kürt halkı kadar derin bir kopuş içinde olmasa da, en azından bu koşullar içinde parlamento denilen bu ahırı anlamsız bulmaktadır.
HDP'li vekiller, hem bu gerçeği hem de tarihsel olarak o parlamentoda kalmakta ısrar etmenin bu gidişatı doğallaştırmanın parçası olmak anlamına geleceğini görerek hareket etmelidirler. Öyle ki, tek bir milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırıldığında ve yargılanmaya başladığında HDP o Meclis'i terketmelidir. Aksi takdirde Cizre bodrumlarında "Biz diz çökmedik, seyirci kalanlar utansın" diyen Mehmet Tunç'ların kemiklerini ve halen direnenen Kürt halkının vicdanını sızlatırlar.
Bu ahlaki veya manevi bir sorumluluk da değildir, siyasi-tarihsel bir sorumluluktur! HDP'nin 7 Haziran seçimlerinden sonraki iradesizleşmesi, paralizasyonu ve özünde burjuva parlamentosu içinden düşünen yaklaşım ve çizgisi bu noktada sürdürülemez! Artık bu yaklaşımdan sıçramalı bir kopuş yapması zorunludur. Yapmadığı durumda fiilen bu gidişin bir parçası durumuna düşecektir.
Selahattin Demirtaş'ın son konuşmasında dile getirdiği "Meclis halkın malıdır" yaklaşımı bu sürecin ruhuna uygun değildir. O konuşmada dile getirilen "gerekirse halk kendi Meclisi'ni kurar" yaklaşımıdır bu sürecin tarifi.
Bizce HDP bu yaklaşımın gereklerini yerine getirmeye hazırlanmalıdır!..