"Şehitlik şerbeti"

Madem o kadar “kutsal”, neden “şehitlik şerbeti”nden hiç tatmaz diğerleri?..

GÜNCEL
Cuma, 13 Mayıs 2016 (10 yıl 5 ay önce)

Serhat Tuna



 



Bugün 301 işçinin madene gömüldüğü Soma Katliamı’nın 2. yıldönümü. Bugün Hakkari’de de gerillaların üstüne sürülen sekiz asker öldü. 



 



Bu ülkede işçi ve emekçileri, yoksulları ölüm ya askerde yakalar ya iş cinayetlerinde… Nefes almaya çalıştığımız coğrafyada, ölümün doğal halini yaşamak bile bizim için lüks oldu artık.



 



Siz bir patronun, zengin çocuğunun iş cinayetine kurban gittiğini ya da askerde öldüğünü duydunuz mu?..  



 



Yasalarıyla, uygulamalarıyla en küçük iş güvenliği masrafından kaçan işyerlerinde, alabildiğine sağlıksız ve ucuz koşullarda çalışan işçiler  ölüm ya yerin yedi kat dibinde ya bir inşaat iskelesinde ya da yük asansöründe yakalıyor. Sonra “ölüm bu işin fıtratında var” diye maskeleniyor gerçekler. Bu cinayetlere neden olanlar, sorumlular bir bir aklanıyor mahkemelerde.



 



Yoksulluğun binbir çilesiyle boğuşurken, “her Türk asker doğar” nakaratlarıyla, “vatan savunması” diye motive edilen, gerçekte başkanlık sistemi, saray savunması için namluya sürülen, o “zorunlu askerlik” ya da başka iş bulamadığı için işsizlik kurbanı, yoksulluğun kırbacını yemiş o genç bedenler… Diğer yanda, parasıyla-raporuyla askerlikten muaf tutulmuş, zevk-i sefa içinde hayat süren akranları…



 



İş cinayetlerinde ya da askerde payına ölüm düşen tek bir zengin yokken neden hep yoksullar kurban edilir bu ölümlere?!.. Madem o kadar “kutsal”, neden bu “şehitlik şerbeti”nden hiç tatmaz diğerleri?..



 



Aslında bu soruların yanıtı çok basit ve net. Bunlara neden olan içerisinde yaşadığımız sistemin karakteridir. Ucuz emek sömürüsü ve yıkıma dayalı büyüyen vahşi kapitalizmin kendisidir!..



 



Başkanlık sistemi ekseninde, faşist rejimin kendisini yeniden tahkimi ve tekelci burjuvazinin servetini derinleştirip, genişletme hamlesi işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların, yoksulların daha fazla kan ve alınterine mal oluyor. 



 



Onların azami kar, azami egemenlik dürtüsüne kurban ediliyoruz. Sınıfsal, ulusal, cinsel her türlü eşitsizliğin, çelişkinin keskinleştiği neoliberal kapitalizm koşullarında, doğal olmayan yollardan ölüm, bu yüzden hep yoksulların kapısını çalar.            



 



“Kaderimizi” cehenneme çeviren yine kendi sessizliğimiz ve durumu kabulleniyor oluşumuzdur. Kanlarımız üzerine basarak sofra kuranlara kendimizi peşkeş çeken “her Türk asker doğar” yerine, “her yoksul ölü doğar” parolasıyla çıksak karşılarına, “Kirli savaşa alet olmayacak, askere gitmeyeceğiz” desek…



 



İş cinayetlerine karşı örgütlenip sesimizi birleştirsek, “İnsanca koşullar sağlanmadan çalışmıyoruz” desek… O zaman “dediğim, dedik çaldığım düdük” misali bu kadar rahat at oynatamayacaklar bizim üzerimizden. Artık onlar için değil, biraz da kendimiz için bedel ödemeyi göze alıp üzerlerine yürüsek her şey daha farklı olacak.     



 



Hırsızlıktan, yolsuzluktan, kirli savaştan, iş cinayetlerinden, kadın kıyımından, tecavüzlerden, çocuk tacizlerinden beslenen, sosyal-siyasal-kültürel olarak çürüyen, çürüdükçe çürüten bu neoliberal faşizme bırakın canımızı, bir çöpümüzü bile feda etmemeliyiz.