Türkiye’deki göstermelik parlamenter sistemin tabutuna son çiviler de çakıldı
H. Selim Açan
Türkiye’deki göstermelik parlamenter sistemin tabutuna son çiviler de çakıldı.
Bu son darbeleri hala bir ‘başlangıç’ olarak görenler var. Halbuki “sarı öküzü kaptıralı” çok oldu. Öncesi de bir yana, 7 Haziran seçimlerinde sandıktan çıkan sonuçların pervasızca çöpe atılmasıyla birlikte, burjuvazinin neoliberal dönemde yakıcılaşan mutlak hegemonya ihtiyacının önünde gereksiz bir ayak bağı haline gelmiş olan parlamentarizmin ipi de çekilmişti.
HDP’nin 7 Haziran seçimlerinde aldığı sonucun yarattığı başdönmesi ve bunun körüklediği parlamenter budalalık nedeniyle o zamanki darbenin anlamı ve olası sonuçları görülemedi. Ayağa asıl o zaman kalkılmalı, sokaklar asıl o zaman tutuşturulmalıydı.
Yığınakta yapılan bu vahim hata -aynı nedenle- sonrasında da sürdü. 7 Haziran sonrası günlerce sesi soluğu çık(a)mayan saraydaki despotun sarsılmış olan meşruiyet ve otoritesini adım adım restore etmek amacıyla attığı bütün zokalar yutuldu. Kaçak saraydan yapılan davetlere gidildi, “seçim hükümeti” görünümü altında kurulan darbe hükümetine kayıtsız-koşulsuz katılındı, “istikşafi görüşmeler” adı altında yürütülen oyalama süreçleri düpedüz seyredildi...
Sadece HDP ve bileşenleriyle sınırlı olmayan bu ‘seyircilik’ hali, darbenin devamı olarak Kürt halkına karşı kirli savaşın zincirlerinden boşanması karşısında da sürdü. Özellikle de bir bütün olarak Türkiye solu ve kendisini “demokrat” olarak tanımlayan çevreler bu süreçte utanç verici bir pratik(sizlik) sergiledi.
Bahane olarak “özyönetim ilanları” ve “hendekler” gösterildi. Özellikle özyönetim ilanları, yeterli ön hazırlıktan yoksunluk, seçilen yöntem ve zamanlama bakımlarından bariz hatalarla maluldü. Bunların eleştirilmesi doğal ve doğruydu. Fakat bu eleştiri hakkı, devletin dizginlerinden boşalmış terörüyle PKK’nin karşı eylemleri ve kentlerdeki milislerin direnişlerini aynı kefeye koyma noktasına vardı. İnsan olanı vicdanen isyan ettirmesi gereken savaş suçları karşısında bile umursamazlığın bahanesi haline getirildi.
“Ama hendekler...”, “ama PKK’de...” diye başlayan her cümle, aslında değişik doz ve biçimlerdeki sosyal şovenizmin kılıfıydı. Şovenizmin şaha kalktığı bir tarihsel kesitte Kürtlerle yanyana gelmekten, onların yanında görünmekten duyulan korku yatıyordu bu “eleştirelliğin” gerisinde. Bu gerçek bugün de ortadan kalkmış değil.
Ancak hiç değilse şu son 2 haftada yaşananlar, Türkiye’de olabildiğince geniş katılımlı bir ‘demokratik cephe’ kurmanın aciliyetini ve zorunluluğunu göstermiş olmalı. Yoksa, Hitlerci faşizmin diktatörlüğünü pekiştirme sürecinde karşıtlarının parçalanmışlığı ve aymazlığından nasıl yararlandığını kendi deneyiminden hareketle özetleyen Papaz Niemöller’in durumuna düşmekten kurtulamayacağız!..
(*) Özgür Gündem gazetesinin bugünkü (23 Mayıs) sayısında yayınlanan bu yazı, gazeteyle dayanışma kapsamında kaleme alınmıştır.