Gezi’den bugüne...

Türkiye solunun Gezi’ye yaklaşımını üç ana başlık altında gruplandırabiliriz

GÜNCEL
Salı, 31 Mayıs 2016 (10 yıl 2 hafta önce)

A. Can



 



Türkiye siyasi tarihinin en uzun süren, en kitlesel ve militan toplumsal eylemiydi. Bileşiminin zenginliği ve çeşitliliği yanında hemen her günü çatışmalarla geçen 3 ayı aşkın bir süre boyunca sergilediği inatçılık, süreklilik ve yaratıcılık yönlerinden de kendinden önceki bütün büyük kitle eylemlerini aşmıştı.



 



Gezi çapındaki bir toplumsal hareketin, geleceğe uzanan derin izler bırakmaması düşünülemezdi. Bu elbette herkesin Gezi’den aynı şekilde etkilendiği ve aynı sonuçları çıkardığı anlamına gelmediği gibi çıkarılan her sonucun ileriye doğru olduğu anlamına da gelmiyor.



 



O görkemli tarihsel deneyimin, neoliberal gözü dönmüşlüğe karşı bundan sonraki pratiğe de ışık tutacak şekilde bilince çıkarıldığını söylemek zor. Gezi’de yer alan bileşenlerin bütününü bırakalım, örgütlü sosyalist ve devrimci güçler içinde dahi bu sürecin kapsamlı bir çözümlemesinin yapıldığı söylenemez. Bu yöndeki en olumlu adımlar bile görünenin biraz altına inmekten öteye geç(e)meyen, daha çok parçayla sınırlı göreli bir ileriliğe sahiptir. O nedenle, başkalarını da üzerinde düşünmeye sevkedecek kapsam, derinlik ve en önemlisi bütünsellikte bir Gezi çözümlemesinin yapılması, sınıfa ve emekçi kitlelere ‘öncülük’ iddiasına sahip bütün sosyalist ve devrimci güçlerin önünde hala yerine getirilmeyi bekleyen tarihsel bir görev olarak durmaktadır.



 



İşin kötüsü -ve acı tarafı- Tayyip Erdoğan ve etrafındaki yardakçı takımı başta olmak üzere burjuvazi ve rejim güçleri, bizim yapamadığımızı yapmış ve Gezi’den kendi hesaplarına epey ders çıkarmışlardır. Erdoğan zorbasının Gezi’yi bir ‘kabus’ olarak hala sık sık anması, ondan o zaman duyduğu korkunun büyüklüğü kadar bundan sonra tekrarından da nasıl korktuğunun dışa vurumudur.



 



Türkiye solunun o günden bugüne Gezi’ye yaklaşımını üç ana başlık altında gruplandırabiliriz:



 



ESİN KAYNAĞI OLARAK GEZİ



 



Gezi, Haziran İsyanı’nın sönümlenmesinden sonraki süreçte de değişik toplumsal muhalefet dinamiklerine esin kaynağı oldu.



 



En başta da mücadele ve eylem çağrılarının dayanağı olarak cesaretlendirici bir rol oynadı. Nicelik bakımından ne kadar küçük ve sınırlı kalırsa kalsın sokağa çıkma ve direnme ruhunu canlı tuttu, direnerek sonuç alınabileceği umudunun kaybolmamasını kolaylaştırdı. Farklılıklara rağmen omuz omuza verme alışkanlığı ve kültürünü besledi. Onun özellikle kimi örgütlenme ve eylem biçimleri, özellikle doğanın korunmasını amaçlayan çevre direnişlerine yol gösterdi.



 



2015 Eylül’ünden sonra ‘Gezi ruhu’ zaten, mahalle forumlarıyla Yırcalı’dan Samistal Yaylası’na, Yedikule Bostanları’ndan Cerattepe’ye kadar irili-ufaklı çevre direnişlerinde yaşamaya devam etti.



 



Öte yandan bugün hangi konuda kitlelerin o karşı konulmaz gücünün harekete geçmesini gerektiren ne tür bir saldırıyla karşılırsa akıllara hemen Gezi’nin gelmesi ve yapılan çağrılarda ‘Gezi günlerinin hatırlatılması’ onun esin kaynağı olarak gücünü ve işlevini hala nasıl koruduğunu gösterir.



 



Yalnız, Gezi’yi bugüne ve geleceğe taşımak, onu aynen tekrar etmeye çalışmanın ötesine geçen, onun zaaf ve zayıflıklarından arınmış daha gelişkin bir perspektif ve hazırlığı gerektirir. Bu zaafların başında da sonunda o hareketi de sönümlenmeye götüren programsızlık ve örgütsüzlük gelir.



 



Gezi, kendiğinden gelişen bir öfke patlamasıydı. Dar ya da geniş ama en azından net bir programdan ve bu temelde (buna uygun) bir örgütlülükten yoksundu. O günlerde bu bir yönüyle belki bir avantaj sağladı; daha doğrusu sosyalizm ve örgüt düşmanı liberaller tarafından bu temelde yüceltilip pazarlandı. Ama bizzat Gezi’nin o öfke boşaldıktan sonra yaşadığı tıkanma, bu göreli avantajın gerçekte nasıl tayin edici bir zaaf olduğunu gösterdi. “Tayyip düşmanlığı” ile sınırlı öfke bir biçimde boşaldıktan sonra Gezi hedefsiz kaldı, düpedüz ‘boşluğa düştü’ ve bu yüzden sönümlenmekten kurtulamadı. Aynı şeyi dünyanın değişik ülkelerinde patlak veren Gezi benzeri toplumsal öfke patlamalarının seyrinde de görebiliriz.



 



Dolayısıyla bir esin kaynağı olarak Gezi’nin yaşamasını ve sürmesini istiyorsak eğer, onun sadece olumlu yanlarına övgüler düzen nostaljik yaklaşımlardan uzak durmalıyız. Onun güçlü yanları kadar zaaflarını da görerek bunlardan ders çıkaran devrimci eleştirel bir yaklaşımla hareket edebildiğimiz ölçüde Gezi’yi yaşatıp canlandırabiliriz.



 



NOSTALJİ KONUSU OLARAK GEZİ



 



Gezi nostaljisi, onun anılarıyla oyalanıp aynı patlamanın ikinci kez tekrarını beklemek şeklinde kendini gösteriyor. Bu özelliğiyle bir taraftan karamsarlık ve teslimiyet eğilimlerini frenleyip yavaşlatan olumlu bir işlev görürken diğer yandan kendi dışındaki etkenlerin ateşleyeceği Gezi benzeri yeni bir patlama beklentisi şeklinde kendiliğindenciliği besliyor. Koşullar ne kadar benzer hatta ağırlaşmış olursa olsun aynı suda ikinci kez yıkanılamayacağı gerçeğini gözden kaçırıyor.



 



O görkemli direniş günlerine özlem duymak kuşkusuz çok doğal. Hepimiz Gezi’de burjuvazinin, özellikle de AKP tarafından temsil edilen yağmacı kesimleriyle Hitler özentisi Tayyip Erdoğan zorbasının yüreğine nasıl korku saldığımızı gördük, faşist devlet terörüyle önü açılıp korunan azgın neoliberal sömürü ve talan ortaklığı temelinde cemaatle kurdukları gerici koalisyonun çatlamasını hızlandırdık, hepsinden önemlisi “bu halk adam olmaz” ya da “’80 sonrasının kayıp kuşağı” gibi seçkinci “tezlere” kaynaklık eden kendi gücüne güvensizlik, ve umutsuzluk eğilimlerine öldürücü bir darbe indirdik. Bu arada sonrasında ‘mahalle forumları’ biçiminde süren demokratik örgütlenme ve eylem biçimleri geliştirdik, teoride bilinip söylenenleri nüve halinde de olsa pratikleştirdik…



 



Bütün bunları özlemle anıp tekrarını arzulamak elbette yanlış değil. Fakat bu sadece Gezi günlerine özlem duyup “keşke yenisi olsa” dileğinde bulunmaktan öteye geçmediği taktirde uyuşturucu bir işlev görür. Gezi, bu tür dilek ve temennilerle güne taşınamaz. Hatta onun aynen tekrarını dilemek bile bugün artık yetersiz ve yanlıştır.



 



SÖMÜRÜ MALZEMESİ OLARAK GEZİ



 



Sol’un Gezi’yle ilişkilenişinin en itici (hatta mide bulandırıcı) biçimi, Gezi’nin grupçu bir sömürü konusu haline getirilmesidir. Onu grupçu bir özel mülkiyet konusu haline getirmeye çalışan bu tüccarca yaklaşım, gerçekdışı iddia ve yalanlara dayanması da bir yana, her şeyi metalaştıran neoliberal açgözlülüğe karşı bir isyan olan Gezi’nin ruhuna aykırıdır. Ona yapılabilecek en büyük saygısızlık ve saldırıdır. Bir esin kaynağı olarak Gezi’yi bağrına basar gibi yaparak boğmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.



 



Gezi’yi grupçu bir mülkiyet ve sömürü nesnesi haline getirmeye çalışmanın tek bir biçimi yok. Bazıları görece daha “kibar” ve “ince” fakat bazıları amacın çirkinliğini bütün iticiliğiyle yansıtacak ölçüde kaba olabilmektedir.



 



Kendilerine seçtikleri isimle bile Haziran İsyanı’na evrilen Gezi’nin tek ya da en önemli mirasçısı pozları takınmak, görece “kibar” sömürü biçiminin en bilinenidir. Bu Haziran istismarcılarının, sonrasında olduğu gibi Gezi sırasında da Gezi’nin militanlığına ve temel birçok değerine en uzak ve yabancı kalanlar içinden çıkması işin bir başka boyutudur. Haziran İsyanı’nın en kritik anlarında (örneğin, Gezi’nin terkedilip terkedilmemesi tartışılırken) bu “hızlı” Gezi’cilerin nasıl teslimiyetçi bir yaklaşım ve pratiğin sahipleri olduğu unutulmamıştır. Sonrasında da sokaktan en uzak duran, CHP tabanı ve bazı Kemalistlerle yakınlaşma köprüsü olarak gördükleri “laiklik hassasiyeti” dışında sokağa çıktıkları, Kürdistan’da o kadar vahşi insanlık suçları işlenirken ya da emeğe karşı o kadar azgın saldırı gerçekleşirken parmaklarını oynattıkları görülmeyen, metal fırtınası gibi işçi eylemlerini dahi seyretmekten başka bir şey yapmayan vb. bir “Gezi sevicilik”tir onlarınki.



 



Düşünün ki, Gezi gibi “en farklı olanları” dahi bir araya getirip eylemde birleştiren bir deneyimin sanki tek temsilcisi ve mirasçısı pozlarında boy göstermeye soyunurlarken kendi aralarında bile bölünerek işe başlamışlar ve sonrasında da -Kürtlerden ve Kürt özgürlük hareketinden bir bahaneyle uzak durmak dışında- hemen hiçbir konuda bir türlü bir birlik sağlayamamışlardır.



 



Gezi istismarcılığının en kaba ve en çirkin biçimi ise “Gezi’ye biz öncülük ettik” (MLKP) ya da “Berkin’in cenazesinde 1 milyon kişiyi yürüttük” (P-C) palavraları olsa gerek. İddiaların gerçek dışılığı da bir yana, her şeye hala dar bir grup penceresinden bakıp ona sığdırmaya çalışan bu politika tarzının kendisi Gezi’den hiçbir şey öğrenil(e)mediğini göstermeye yeter.



 



Değişik zaman ve mekanlarda yapılan kitle toplantılarında bu böbürlenmeleri tekrarlayıp duranlara o zaman, “iyi de sonra ne oldu?.. O ‘öncülüğün’ arkasını niye getiremediniz, o günden bugüne sokakların tutuşturulmasını gerektiren onca şey yaşandı, neden minyatür bir Gezi bile örgütleyemediniz ya da o 1 milyon kişinin yüzde birini dahi sonra neden yürütemediniz, gündem olmak için icat ettiğiniz kampanya eylemlerinize dahi niye 20-30 kişiden fazlası katılmıyor, madem biriniz Gezi’nin öncüsüydünüz öbürünüz Berkin’in cenazesinde 1 milyon kişiyi peşine takabilecek kadar güçlü ve etkiliydi o zaman Gülsuyu’nda yerel bir uyuşturucu çetesi karşısında sergilediğiniz zayıflık neyin nesi…” diye sormak gerekiyor.



 



Gezi’de yer almak, o barikatlarda dövüşmüş olmak, ilk başlarda hazırlıksız yakalanılmış olsa da sonrasında o görkemli hareketin bir parçası olmaya yönelip zaman zaman yönlendirici roller oynamak her devrimci örgüt ve birey için kuşkusuz övünülecek bir deneyim. Ama bu ne sadece birilerine mahsus bir haktır ne de birilerine gerçekleri kendi kafalarındaki senaryolara göre eğip bükme hakkını verir. Fakat “Türk’ün Türk’e propagandası” misali hala bu tür yöntemlere başvurma ihtiyacı duyanları komik duruma düşürmekle kalmaz, Türkiye’de sol’un ya da devrimci hareketin eski kafa ve alışkanlıklardan hala kurtulamadığı ve kolay kolay da kurtulamayacağı yönündeki devrimci örgüt düşmanı liberal demagojilere güç kazandırır. Ne Gezi’ye ne de Türkiye soluna bu kötülük yapılmalıdır.



 



[Alınteri'nin baskıdaki 1 Haziran 2016 tarihli 26. sayısından alınmıştır]