“Umudumuz savcı Bharara”

Mecalsizlik ve teslimiyetçiliğin karamsarlıktan beslenen yeni türleri ortaya çıkıyor

GÜNCEL
Çarşamba, 1 Haziran 2016 (10 yıl 2 hafta önce)

Türkiye’de toplumsal muhalefet, Haziran İsyanı’ndan bu yana bir durgunluk içinde.



 



Geçen yılki metal fırtınası hariç tekil çıkışlar olmaktan kurtulamayan irili-ufaklı işçi eylemleriyle Yırcalı ya da Cerattepe gibi çevre direnişleri dışında sonuç alıcı  kitlesel başkaldırılara tanık olamıyoruz.



 



Bu durgunluğun kendisi başlıbaşına bir karamsarlık etkeni. Bunun üstelik neoliberal kudurganlığın siyasette de ekonomide de sürekli vites büyüttüğü bir tarihsel kesitte yaşanıyor olması moralleri büsbütün bozuyor. “Bu ülkede hiçbir şey değişmez” ya da “bu halk adam olmaz” şeklindeki teslimiyet ve yılgınlık eğilimlerine kan taşıyor.



 



Her biri başlıbaşına birer isyan konusu olması gereken onca rezalet, zulüm ve talan yaşanırken dişe dokunur kitlesel bir tepkinin veril(e)meyişi tek bir nedene bağlanamaz kuşkusuz. Bu temelde bir “suçlu” arayışına çıkmak, çok basit ve sığ bir yaklaşım olur. Özellikle de “kabahatin büyüğünü”, halk da, işçi ve emekçi kitlelerde gören seçkinci yaklaşımlara en küçük bir prim verilmemeli.



 



Zaten bu sonuç tek bir nedene bağlanamayacak olmakla birlikte eğer bu etkenler arasında son tahlilde hangisinin daha baskın ve tayin edici olduğu sorulacak olursa, kendisini “öncü” olarak görenlerin sorumluluğu çıkar bu noktada karşımıza. Yani “bu halk adam olmaz” diyenler önce dönüp kendilerine bakmalıdır. İleri sürdükleri bu seçkinci tez doğruysa şayet, o zaman onlar üstlerine düşeni bugüne kadar (ve halen) yerine getirmemişler demektir.



 



İşçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin cılızlığı, toplumsal duyarsızlık ve tepkisizliğin sarsıcı olay ve gelişmeler karşısında bile kırılamayışı, karamsarlıktan da beslenen teslimiyetçiliğin yeni türlerini ortaya çıkarıyor. Kitle hareketinin geleceğine ve kendi gücüne güven yerine sınıf düşmanlarımızdan medet uman, bizim yapamadığımızı onların yapmasını bekleyen ve “umut” olarak buna sarılan yaklaşımlar, sözünü ettiğimiz türün şu sıralar tekrar “moda” olan biçimi.



 



Bu yaklaşımla hareket edenler, “Tayyip Erdoğan’ı yıkabilmek” için umutlarını ülke içinde Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Cemil Çiçek gibilerinin “muhalefetine”, MHP’de Meral Akşener’in yönetimi ele geçirmesini, ülke dışında ise Amerikalı bir savcıya, ABD ve AB yönetimlerine bağlamış durumdalar. Bunların ağızlarından çıkan her lastikli sözü,  Erdoğan’a randevu verip vermediklerini, dava dosyasında neyi nasıl yazdıklarını ... büyük bir ilgi ve heyecanla izliyorlar. Bu “belirtilere” bakarak Tayyip Erdoğan’ın gidişinin ne kadar yakın olduğunu kestirmeye çalışıyorlar ?!!



 



Şu tabloda “umut” bağlanan öznelerin kimler olduğuna bakmak bile, bu beklentilerin nasıl bir mecalsizlik ve savruluş anlamına geldiğini görmeye yeter. Sorunun bir T.Erdoğan meselesi olmayıp bu çapsız Hitler özentisini başımıza bela eden sistem sorunu olduğunu, dolayısıyla kendini “Tayyip karşıtlığı” ile sınırlayan bir yönelimin dahi neoliberalizmi hedef almasının zorunluluğunu falan bir yana bırakalım. Bu zorbadan “kurtuluşumuz”, ABD’li savcı Bharara’ya, Obama ya da Merkel’in kaşını kaldırmasına, B. Arınç, C. Çiçek, H. Çelik ya da M. Akşener gibilerinin “muhalefetine” kaldıysa eğer, “çek kuyruğunu gitsin”!.. Böyle kalsa da olur!.. 



 



[Alınteri'nin 1 Haziran 2016 tarihli 26. sayısının başyazısıdır)