Sıkılı bir yumruk düşmüştü yere, taşlar dökülmüştü ellerinden, yeryüzü uzanmıştı altında sessiz…
Hazel Başköy
2010 Aralık, Saimekadın Mehtap mahallesiydi. Havada yağmur ve serin bir rüzgârdı. Yıllarca gecekonduda yoksulluk içinde bir masal kahramanı gibi yaşamış ve hayali, dört ayrı mevsimin yaşanmadığı kombili bir ev olan canım dedemi, hayalinin gerçekleştiği yerde ziyarete etmek için yürüyordum. Yıkılmış gecekonduların yerine apartmanların dikildiği bir sokakta, dik bir yokuşun sonuydu evi. Dedemin bahçesine vardığımda, apartmanlar arasında kalmış tek bir gecekondu ve gecekondunun açık penceresinde rüzgâra, yağmura serilmiş bir çift çıplak ayak ve pencere pervazına sığınmış bir güvercin gördüm… Kışın ayazında mevsime aykırı giyinene bakıp “Sana baktıkça üşüyorum” derler ya, üşümedim ben. Baktıkça ısındım, “Hayat, kışın ayazında iklimi sıcak kılanların, gökyüzünü ‘içeri’ dolduranların olsun” dedim. Isınan içimle tebessüm ettim. Bakışım pencereden ‘içeri’, zile bastım.
Dedem torunlarını görünce rengi değişen, yeşeren bir kahramandı. Ellerimi tutarak sohbet eder, avuçlarıma harçlık saklardı. Harçlığım avucumda, harçlığımı cebime koyamamanın utancı yanı başımdayken bir soru yöneltti: “Üst katta, bi de hemen şu yandaki gecekonduda solcu çocuklar oturuyo, tanıyon mu? Onlar seni tanıyo…” Gecekondunun penceresindeki çıplak ayaklardan bahsediyordu dedem, heyecanlandım. Üst kat merakımı öteleyip, konduda yaşayanları sordum. “Üç oğlan kalıyolar ama ben en çok Ethem’i seviyom, en çok onlan konuşuyom. Tek kızdığım huyu, yaz kış demiyo pencere açık, ayaklar dışarda, üstü başı açık uyuyo, üşüyecek öksürecek sonra. Ama çok saygılı tertemiz bi çocuk. Her sabah kapının önünden seslenip uyandırıyom onu, tek bi laf etmiyo, “Tamam Rıza amca” deyip ayaklarını içeri alıyo, üstünü örtüyo. Benim burda en sevdiğim arkadaşım o. Kapının önünde oturuyoz, sohbet ediyoz, çay içiyoz. Halımı hatrımı sormadan geçmiyo burdan. Temiz çocuk. İşçiymiş, emekçiymiş, fukaradır belli ki. Bildin mi? ”dedi. Gelirken gördüğüm çıplak ayakların bahçesiydi dinlediğim. İlk kez o zaman canım dedemin dilinde duymuştum Ethem’i, “Bilemedim” dedim. “Yukardaki çocuklar da tanıyo, gidip geliyolar birbirlerine”dedi.
Üst kata çıktım. Dedemin üst kattaki solcu çocuklarının çok yakın arkdaşlarım olan canım Emel ve Ferhat olduğunu görünce hem çok şaşırdım hem de çok sevindim. Sonra gecekonduyu sordum. “Ethem yaşıyor o konduda, bilirsin” dediler. Yine bilemedim. Pencereden seslenip Ethem’i yemeğe çağırdı Emel. Cümle olmuş her kelime Ethem’in ne kadar emekçi ve devrimci olduğunu duyuruyordu. Kapı çaldı, ben açtım. İşte o an bildim. “Oh be, seni biliyorum ben, eylem yüzü!” cümlesiyle karşıladım onu. Utanarak gülümsedi. Kurulmuş sofrada yer edindik. Ekmeğe uzanırken elleri başka oluyor, görünmez olsun istiyordu sanki… Emel sürekli “Rahat otursana Ethem” diyordu. Uzunca sohbet ettik, sadece dinlemedik, seyrettik birbirimizi. Sonra dedemin her sabah ona seslenişini anlattı. “Rıza amcayı çok seviyorum, her sabah “Oğul, oğul! Üşürsün, üstün ört!” diye sesleniyor bana. Üzülmesin diye örtüyorum üstümü oysa üşümüyorum ki, çoktan alıştım soğuğa.”Alışılmış soğukla keder aldı yüzlerimiz. Bir anda yerinden kalkıp, “İşe gitmem lazım” cümlesiyle o güne veda etti.
Dedemi her ziyaretimde kapı önü sohbetlerinde buluşurduk. Güzel anlatırdı, güzeli anlatırdı. “Nasılsın”ı değil, “İyi misin”i sorardı. Hastayım cevabına geçmiş olsun yavanlığıyla dokunmaz, açıp bakardı. Karındaki boşluğu merak eder, kendi açlığında değil karın tokluğunda sorardı; “Açlığın var mı?”
2011, Kızılay Sakarya Caddesi. Çalıştığım dersaneden istifa etmiş, öylece yürüyordum. Bir ses: “Canê, nereye böyle dalgın dalgın?” Telve barın kapısıydı, şaşırmıştım. “Canê, işten ayrılmak zorunda kaldım, sonra iş bulamayınca mecburen buraya girdim; ama ortalıkta dolanmıyorum merak etme, bulaşıkçı oldum. Sabah bi giriyorum mutfağa akşam çıkıyorum, müşteriyle falan hiç uğraşmıyorum, yani öyle işte. Açlığın var mı?” Yüzümdeki ifadeyi yanıtlıyordu anlattıklarıyla, çok utanmıştım. Açlığım çoktu, “yok” demiştim. İkna olmamış, kolumdan tutup mutfağa götürmüştü. Ne var ne yok koymuştu önüme. “Yapma Ethem, laf olur, işinden olursun” demiştim. “Karnımızı doyurduk diye işten atacaklarsa buyursunlar” demişti.
2012, Kızılay Konur Sokak. Van için kurulmuş bir dayanışma standında buluşmuştuk bu kez. Bardan kurtulduğunu, Ostim’de işe başladığını ve mutlu olduğunu anlatmıştı. Sonra standa dönüp, dayanışma için ne yapabileceğini sormuştu. Çocuklar için Van’da bir şenlik organize ettiğimizi ve şenlik sonunda iki bin uçurtma uçuracağımızı paylaşmıştım. Uçurtma için gerekli olan malzemelerden çıtayı kendisinin getireceği sözünü vermişti. Bir hafta sonra on bin çıtayla gelmişti standa. “Nereden, nasıl buldun bu kadar çıtayı?” sorumu, “Bir hafta boyunca işçilerle birlikte Ostim’de kestik” cümlesiyle yanıtlamıştı… Yüzünde bir yerdi; bahar bahçe içinde kayboluyordu insan…”Gelsen, gelebilsen keşke” demiştim. Çok istemiş, gelememişti…
31 Mayıs 2013, AKP il binası önünde Metin Lokumcu hocamız için toplanmıştık. Eylemleri, birileri tarafından seçilmiş kişiler başlatır ve yine onlar bitirir ya hani, işte onlardan biri eylemin orada bittiğini; fakat Gezi Parkı direnişi için Kuğulu Park’ta devam edeceğini duyurmuştu. Ankara’nın zengin muhitleri arasında sıraladığım ve sınıfsal kinimle parkına dahi uğramadığım bir yerdi Tunalı Hilmi Caddesi. “Neden Güvenpark veya Kurtuluş parkı değil de Kuğulu Park?” isyanımı etmiş ve ”Ne işim var orada?” diyerek gitmeme kararı almıştım. Herkes yukarı doğru yürümeye başlayınca kitleden ayrılan tek kişi olduğumu fark etmiş, ‘dava’yı mecburi olarak satıp arkadaşlara eklenmiştim. Parka vardığımızda uzun zamandır tanık olmadığım, hiçbir yerde hiçbir şekilde görmediğim, göremeyeceğim eli yüzü değişik bir kalabalıkla karşılaşmıştım. Ağaçlara sarılıp öpenler, ellerinde biralarla “şerefine” diye bağıranlar, değişik değişik slogan atanlar, attıranlar, belediyenin çöp kamyonunu barikat diye caddenin ortasına koyanlar… “N’oluyo lan, kim bu bebeler?” deyip, deli deli kahkaha havalandırdığımı hatırlıyorum. Sonra tanıdık bir yüz; “Canê, şalını verir misin? Biz Kızılay’a yürüyoruz”…
O gece, eli yüzü değişik diye tariflediklerim gece yarısına kadar ağaçları sevip okşamışlar, gece yarısından sonra ise polis müdahalesiyle birlikte direnişe geçmişlerdi. Kızılay sokaklarında bizim çocukların, Tunalı sokaklarında ise Tunalı bebelerinin direnişiyle aydınlanıyordu şehir, kimse uyumuyordu. Sabaha karşı bir çağrı; “Bugün saat 12’de yasaklı Kızılay meydanda toplanıyoruz.” Mahallelerdeki, üniversitelerdeki tüm direnişleri yasaklı meydanda 1 Haziran’da buluşturacak olan bu çağrının tarifsiz heyecanını yaşıyorduk.
Saat gelmişti, inanılmaz bir kalablıkla Kızılay meydandaydık. Her bir sokaktan çatışma haberleri geliyordu. Bir ritim tutturmuştu herkes; kimisi elindeki taşla zıpladığı köprüleri dövüyor, kimisi ise “Devlete direnmek meşrudur”la yüzü gözü açık bir şekilde mobeselerden, bankalardan öç alıyordu. Direnişin yeri göğü inleten melodik sesine ilk kez o gün tanık olmuştum.
Meydan bizimdi, meydandan fazlasını; meclisi, bakanlıkları her bir yeri istiyorduk. Meydanın ortasına, iki yolu birbirinden ayıran kaldırıma çökmüştüm yorgunluktan. Başımda bir ses; “Canê, iyi misin?” Boynunda incecik kızıl bir bez, ellerinde ceplerinde taşlar… Ethem’di. Sarıldım, “Çok iyiyim, ya sen? ”dedim, “Ben de çok iyiyim ama çatışmaktan yoruldum bi sigara molası verdim, sigaran var mı?” dedi… Pelin’den alıp uzattım. Bir sigara içimlik kaldı yanımda. Saati sordu, 16.38’di. Mola için ayırdığı vakit dolmuştu. Onun diliyle; “Açlığın var mı? ”cümlesiyle uğurladım onu. Gülümsedi, “Var ama yok” dedi…
Sokak dinmiyordu. “Eylem gerçek eylem olunca slogan atılmıyormuş” deyip gülüşüyorduk. Sonra bir silah sesi… “Ethem” diyordu birileri, “Ethem vurulmuş..!” Bir gülümseyiş ve bir silah sesi arasındaki mesafe kısacıktı, hiç düşünmedim… Kimin olduğunun bir önemi yoktu elbette ama Ethem değildi işte. Ethem’in adı Ethem değil, başka bir şeydi o an sanki!
Gece yarısı olmuştu. Kızılay’dan Mamak’a yürüyüp eve varmıştım. Ne yaşadığımızı anlamak için bakmaya ihtiyacım vardı. Bilgisayarı açtım, haber bakayım diyordum ki kocaman bir fotoğraf düştü önüme… İnce kızıl bir bez, bir sigara, bir gülümseyiş ve bir kurşun yarası… Ethem’di…
Ethem’i vurmuşlardı. Kısacık bir aralıkta, saat 17.37’de, en önde, tüm dünyanın gözü önünde, “Çektim sıktım üç tane” cümleleriyle…
Ethemi’i vurmuşlardı. Sıkılı bir yumruk düşmüştü yere, taşlar dökülmüştü ellerinden, yeryüzü uzanmıştı altında sessiz…
Ethem’i vurmuşlardı. O gece o kondu yıkılmış, o pencere kapanmıştı…
Ethem’i vurmuşlardı. Yalın, sakin, gösterişsiz, kısacık bir ölümdü…
O gün dedemin son seslenişiydi; “Gitti, gitti bizim çocuk, gitti!”
Penceresine baktıkça içimize dolan ne güzel bir ‘can’ varmış hayatlara ve o ilk gün hayatıma… Sen çok yaşasaydın Ethem, çok yaşasaydın; ama sen çok yaşıyorsun…
Ve en sevdiğin parçayla:
Bana gözyaşı dökmeyin
Biliyorum dönmem geri, dönemem geri
Bana ağıtlar yakmayın,
Duvarlara yazın beni…
Sendika.org