Burada geçirdiğim beş gün, yıllardır yaşanan bu trajediyi beş cilt kitap okusam bu kadar iyi anlatamazdı
Kürt illerindeki operasyonlardan sonra insan olarak yaşamını sürdürebilenlere katlanması zor duygular yaşatan, çocuk, yaşlı ve kadın ölümleri…
Yokluklarla savaşan halkın kurşunlara maruz kaldığını duyuyoruz hergün medyada. Bu haberler yandaş medyada gizlenirken Batı’da yaşayan duyarlı insanlar, gözünü sosyal medya ya da alternatif haber kanallarına dikmiş, gerçeği öğrenme peşinde.
Ben de damarlarında Kürt kanı bulunmayan Batılı bir dünya insanıyım. Her şeyden önce insan olmaya çalışıyorum. Bu nedenle dünyanın her yanındaki insanla ortak hissediyorum kendimi, kardeş hissediyorum. İşte bu nedenle, Cizre, Sur, Nusaybin’deki trajediyi üzülerek izliyor ve oradaki insanların feryatlarına kulak vermiş, dinliyorum. Dinledikçe onların yanında olmak, göz göze gelmek, karşılıklı konuşup dertleşmek istiyorum. Oradaki sıkıntılara çözüm bulmak, yardımlaşmak isteyen bir çağrıya gönüllü olarak katılmaya karar verdim ve yola koyuldum.
Bu yol, bu gidiş olağan değildi elbet. Bu bir savaş ortamı… Şırnak ilinin İdil ilçesindeyim. 24 binden fazla nüfusu olan bu güzel ilçede sokağa çıkma yasağı kısmen kaldırılmış durumda. Halk yıkıntılar içindeki harap evlerine geri dönmüş, hasarları kendi kıt imkanlarıyla onarmaya çalışıyor.
Çocuklar her yerde ve her zaman çocukluğunu yaşamaya çalışıyor yıkıntıların arasında. Koşuyor, oynuyorlar. Sokak aralarında devletin operasyon için gönderdiği “akrep” adlı -gerçek bir akrebi andıran- korku salan araçları dolaşıyor… Hendeklerin olduğu mahalle olan Turgut Özal Mahallesi’nde evler yıkılmış ya da yakılmış. Onların sahipleri doğal olarak evlerine dönememiş. Mardin ya da Midyat’ta ya da başka yerlerde kendi imkanlarıyla kirada yaşıyorlar. İşi olanlar işlerini kaybetmiş, herhangi bir geliri olmadan geçen günler nasıl yaşanırsa öyle yaşıyorlar anlaşılan.

Duvarlarında, kapılarında kurşun izi olmayan ev yok. Hatta bazılarında geniş yarıklar açılmış, ağır silah izleri taşıyan evlerde insanlar yaşamlarını sürdürmeye, evlerini imkanları ölçüsünde onarmaya çalışıyorlar. Çoğu bu oyukları kum ve çimentoyla doldurmuş, badanasını yapmış. Tüm beyaz eşyaları kurşunlanmış evler var. Küfürlü yazılarla bahçe duvarları adeta kin kusuyor.
Kadınlar tedirgin, üzgün, mutsuz ve kederli… Evlerini ziyaret ettiğim, hatırlarını sorduğum için çok mutlu oluyorlar; bir o kadar da şaşkınlar, bunu hiç beklemediklerini söylüyorlar. Batı’nın, özellikle bir Türk’ün dost ziyaretine hiç alışkın değiller. Romanlarda okuduğum, filmlerde izlediğim “Anadolu misafirperverliği”ni yaşıyorum. Mutfakta ne varsa geniş bir tepside ikram ediliyor eğer yemek vaktiyse; günün diğer vakitlerinde ise soğuk bir kapuz kesiliyor, kahve pişiyor, çay demleniyor o yokluğun, o sıkıntının içinde… Güleryüz ifadesi düşmüyor yüzlerinden ta ki “nasılsınız?” diye soruncaya dek. “Nasıl olalım, siz görüyorsunuz…” diyorlar sadece. “İhtiyaçlarımız çok, hasarımız, kayıplarımız çok, mağduriyet yaşıyoruz ama bizim tek bir isteğimiz var ‘HUZUR’” diyorlar. Bir değil, iki değil tüm insanların sanki sözleşmişçesine dilekleri aynı. Bunu, çok istiyorlar ama yıllardır yaşadıkları, bitmeyen savaştan kurtulup barışı yaşayabileceklerine de pek inanamıyorlar. Umutları yitmeye başlamışlar yitirdikleri canlarıyla… Mal mülk gözlerinde yok. Tek dilekleri insanca, huzur ve barış içinde yaşamak. Bu dilek, kayboluyordu sanki kapkara akreplerin dolaştığı ıssız sokaklarda yıkıntıların arasında kayboluyordu sanki…

Geniş bir odaya buyur ediliyorum. Pencerenin kırılan camları henüz takılamamış. Odaya, kurşun izleri sıvanmış duvarlara sürülen boyanın taze kokusu sinmiş. Yerde boydan boya halı, duvarlara dayanarak dizilmiş, içi sıkıca pamuk doldurulmuş tertemiz, geniş yastıklar. Bacaklarımızı kıvırıp, sırtımızı yastıklara dayıyor, derin bir nefes alıyor ve yine sormaktan utandığım soruyu soruyorum. “Nasılsınız?”. Bu evde bir arada yaşayan geniş bir aile var. Evin erkeği genç adam anlatıyor: “Evin dibine bomba döşeyen gerillayı uyardım, ev hasar görür uzağa gömün dedim. Sonrasında gelen polislere ise bahçede bomba döşeli olduğunu söyledim. Ev hasar görmesin diye tedbirli bir biçimde çıkaracaklarını umuyordum. Onlar ise bombayı bahçede patlattılar ve evimiz hasar gördü”. Büyük siyasetlerin çözümsüzlüğünü gösteren küçük bir evde yaşanan bu tirajikomik diyebileceğim vaka, gerçeğin tanıdık ama acılı yüzünü gösteriyor…

Bahçesinde ekmek yaparken rastgeldiğimiz genç kadın evini açtığı polislerin evini mezbeleliğe çevirdiklerini anlattı. Yuvasına döndüğünde gördükleri onu şaşırtmaktan öte hırslandırmış, üzmüş… “Evimde, dolaplarımda tek bir çarşaf, tek bir özel eşyam kalmamış, ortaya saçılmış. Çamurlu ayaklarıyla girilen evim bir ahırdan farksızdı. İçinde yemek pişirilip, dibi tutmuş tencerelerim bahçeye atılmış. Bazı eşyalarım kaybolmuş, bazıları ise komşularımın evlerine taşınmış. Evimi günlerce temizledim. Hala içime sinmiyor, eşyalarımı kullanamıyorum”.
Burada geçirdiğim beş gün yıllardır yaşanan bu trajediyi, beş cilt kitap okusam bu kadar iyi anlatamazdı.
Kendi ülkemin sokaklarında dolaşmaktan, insanlarıyla konuşmaktan korkmak, ne kadar yabancılaştığımızı, birbirimizden ayrıştığımızı, düşmanlaştığımızı göstermişti.

Şimdi görüyorum ve anlıyorum ki bizzat görmek, konuşmak, dokunmak gerek. Çünkü izlemek insana daha büyük bir acı veriyor. Yaşamak, orada olmak demektir…
Alınteri okuru