AB rüyasının geldiği nokta

Ultra emperyalizm rüyası görenlere tarih hatırlatmada bulundu

DÜNYA
Cumartesi, 25 Haziran 2016 (9 yıl 11 ay önce)

Hejar Baran



 



Emperyalist kapitalizmi iç çelişkilerinden, yapısal sorun ve handikaplarından, iç engellerinden yalıtarak yeni bir emperyalizm tanımı yapanlar, ulus devletleri bir hokus pokusla yok edip ultra-emperyalist hayaller, bölge ve dünya devletleri kuranlar için tarih, bir hatırlatmada daha bulundu:



 



Ne emperyalizm emperyalizm olmaktan çıkmıştır ne her şey en büyük emperyalistlerin yayılmacı hayal ve planlarına göre işlemektedir ne de emekle sermaye arasındaki çelişkiler ortadan kalkmıştır!..



 



Başka şeylerin yanısıra emperyalist AB projesinden de yola çıkıp bu yaklaşımlarını pekiştirmekte hayli cevval ve aceleci davranarak emperyalizme methiyeler düzenler, özellikle 2008 krizinden sonra hayli hayal kırıklıkları yaşadılar. Hayat onlara, ‘emperyalizm koşullarında Avrupa Birleşik Devletleri'nin ya imkansız bir hayal ya da gerici bir birleşme olacağını’ (Lenin) bir kez daha gösterdi.



 



Bu gerçek –tabii ki görmek isteyene- kendini defalarca göstermişti. İngiltere'deki Brexit oylaması sonucu AB'den çıkma kararı bunun altını bir kez daha çizmiş oldu. 



 



Neoliberal birikim politikalarının sistemin yapısal sınır ve handikaplarına çarparak yaşadığı bütünsel kriz, tam da o politikalar nedeniyle yıllar içinde derinleşen toplumsal krizle birleşerek içinden çıkılmaz hale geldi. Gelinen noktada emperyalist kapitalizm, tarihsel bakımdan sınırlarına çoktan dayandığını bir kez daha hatırlatırcasına bütünsel bir kaosa sürüklendi.



 



O kadar ki, klasik devrevi krizlerinde yaşadığı bocalama-yıkım-yeniden tahkim süreçlerini bile işletemiyor. Tek başına Ortadoğu’da olup bitenler bile bu açıdan manidardır.



 



Emperyalist kapitalizm bu tıkanma, dahası kaosu dünya genelinde örgütlü sınıf hareketinin oldukça zayıf olduğu koşullarda yaşıyor. Buna rağmen, neoliberal asalaklığın tipik temsilcisi uluslararası para sermayenin-spekülasyonun başkentlerinden biri olan ve bu açıdan da ABD ile Avrupa arasında köprü işlevini gören İngiltere’nin son referandumla (Brexit) AB’den çıkmaya karar vermesi, yaşanan krizin derinliğini bir kez daha gösterdi.



 



İngiltere’nin AB kurallarına göre 2 yıl içinde emperyalist birlikten çıkacak olması, emperyalistler arası rekabet ve çekişmenin keskinliği kadar, esas olarak toplumsal öfke birikiminin, dayatılan sömürü/soygun politikalarına duyulan hıncın yeni bir yansıması oldu. Referandum sonuçlarını tek başına sağın yükselişi ya da göç politikalarının yarattığı tepki ya da güvenlik arayışına vs. bağlayan yorumlar en başta bu gerçeği görmekten uzaktır. Şu ara büyük bir şaşkınlık yaşayan bazı liberaller hayatı kendi şablonlarına sığdırmak için işi o kadar karikatürize edip ciddiyetten uzak öyle yorumlar yapmaktalar ki, bu sığlık ve şartlanmışlık karşısında insan ne diyeceğini şaşırıyor. Bunlardan biri mesela, referandum sonuçlarını bütünüyle Birleşik Krallık'taki yaşlı nüfusa ve onların tutuculuğuna bağlayabilmekte?!!



 





 



Oysaki neoliberal birikim politikalarının laboratuvarı olan İngiltere, bu on yıllar boyunca işçi ve emekçilerin tüm tarihsel kazanımlarını gaspetmenin yanısıra yine o politikalar nedeniyle sermaye-meta ve giderek fabrika ihracıyla ülke ekonomisini hizmet-spekülasyon ve bankalar cumhuriyetine çevirdi. AB emperyalistleri içinde Almanya'yla birlikte en büyükleri oluşturan İngiltere ekonomisi, gerek bu çekirdeğin ekonomik çıkarlarınca belirlenmiş AB kuralları, gerekse kemer sıkma politikalarıyla işçi ve emekçilerin kanını emerken, diğer taraftan da cari açığı en büyük AB ülkelerinden biri durumuna düştü.



 



Keza giderek hizmet sektörüne ve para sermayeye dayanır hale gelen bu emperyalist metropol, tam da bu nedenle ithalat oranlarının ihracat oranlarını katladığı açıklar vermeye, bu açıkların kapatılması için daha fazla sömürü ve talana yönelmeye çalıştı.



 



Bu noktada attığı her adım, işçi ve emekçiler cephesinden ciddi öfke patlamaları, kitlesel-militan gösterilerle, grevlerle karşılandı. Birleşik Krallığın işçi ve emekçileri, Thatcher döneminden bu yana maruz kaldıkları saldırılar karşısında yaşadıkları tüm örgütsüzleşme haline rağmen bu saldırıların daha sonra AB politkalarıyla birleşerek katmerlenmesine daha fazla dayanamadı. Referandum bu açıdan da bir emperyalist birlik olan AB'nin bu temel gerçeğine uygun olarak belirlenen politikalarına karşı gösterilmiş bir karttır. Bu noktada işin içine elbette milliyetçilik, göçmenlere ve yabancılara yönelik ırkçılık da  girmiştir.



 



Bu sonuç aynı zamanda emperyalist kapitalizmin çekirdek ülkelerinin, bu krizi daha büyük saldırılarla, deyim yerindeyse “ultra-neoliberal” politikalarla aşma çabasının bir kez daha işlevsiz kalmasıdır. Bundan sonra ne olacağına dair kesin ön belirlemelerde bulunmak mümkün değildir.



 



İşçi sınıfı, emekçiler ve küçük işletme sahiplerinin birikmiş öfkesinin tercümesi olan Brexit, AB çapında emperyalist birliğin saldırı politikalarına karşı gelişen ve kopuşa kadar varan öfkeyi açığa çıkardı. Şimdi bu öfkenin emilmesi, sistemin kendisini stabilize edebilmesi için sayısız atraksiyon geliştirilecek, bunların her biri de “ulusal” söylemlerle paketlenerek işçi sınıfına bir de bu zehir içirilmeye çalışılacak.



 



Fakat bu da tutmayacak! Çünkü emperyalist kapitalizmin o öfkeyi emip uzun süreli yatıştırabilmek için kimi esnemelere gidebilme şansı neredeyse yok gibi. Özellikle ekonomik-sosyal haklar konusunda hayli sıkışmış ve kızışan rekabet koşullarında esnemeye gidemeyecek bir katılaşma içine girmiş durumda. 



 



Uluslararası mali oligarşinin bu açıdan da “ulusal” jargonu öne çıkararak  sınıfın örgütsüzlüğünü  sömürüp dümeni daha da sağa kıracağı olasılığını yabana atmamak gerekir. Siyaseten de ekonomik olarak da… Keza emperyalistler arasındaki çelişkilerin de daha fazla kızışacağını düşünecek olursak, ciddi bir tarihsel krize dayanan bu "kopuş"un en başta ulus devletlerin yapısında belirgin değişiklikler yaratacağını öngörmek çok da isabetsiz olmayacaktır. 



 



Bugüne kadar neoliberal birikim politikalarını, sermaye dolaşımının özgürce gerçekleşmesinin bekçiliğini yapan ulus devletlerin gelinen noktada neo Keynesyen-neoliberal bir melezleşmeyle karşımıza çıkabilecekleri ihtimali de yabana atılamaz. Kaldı ki bu devletler (en "demokratik" olanları bile) uzun süredir "güvenllik, "istikrar" odaklı bir yaklaşımla faşist çizgiler kazanmaya başlamışlardı bile. Burjuva liberalizminin varolan çelişkilerin yönetilmesinde yetmez hale geldiği oranda bu çizgiler giderek kolektif bir eğilime dönüşmüştü. Şimdi bu eğilimin daha belirgin bir hatta dönüşmesiyle karşı karşıya kalmamız şaşırtıcı olmamalıdır.



 



Bu elbette işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bu politikalara yedeklenip içerilebilmesiyle mümkündür. Buna karşın, devrimci proletarya ve onun öncüleri, arayış halindeki yığınların önüne güven verici sosyalist bir alternatif model önerisi ortaya koyamadıkları sürece, burjuvazinin kolektif krizi, arayış ve yetmezlikleri, istikrarsızlıkları, dalgalanmaları bu şekliyle devam edecektir.