Oya Baydar ve Aydın Engin'den söz ediyorum. Bu akıldanelerden illallah ettim
Ferda Çetin
Gerçeği görmemekte inat, Türk ve Kürt küçük burjuva aydınlarının en büyük “meziyeti”. Hayat kendilerini ne kadar yanlışlarsa yanlışlasın, on yıllardır halka ve devrimcilere güvensizlikle damgalı bir siyaset aralığını bulmakta ve “cansiperane” savunmakta pek mahirler. Kendilerinin her zaman doğru noktada durduklarından da pek eminler.
Bu küçük burjuva aydınlarının liberal grubu uzun bir süredir sola ve Kürt hareketine musallat oldu. ÖDP uzunca bir dönem liberallerin truva atı gibiydi. Kürt hareketi de bu liberallere, Türkiye cephesindeki aydın dostları olarak itibar sağlıyor. Onlar da Kürt hareketinin ya da Türkiye solunun o dönemde güçlü olan bir yapısının kanadının altına girip Türkiye devrimcilerine “ayar vermeyi” sürdürüyorlar.
Bunlardan ikisi üzerinde durmak istiyorum. Çünkü artık bu akıldanelerden illallah ettim. Oya Baydar ve Aydın Engin'den söz ediyorum. Birisi T24'te, diğeri Cumhuriyet'te yazıyorlar. Vicdan, ılımlılık ve sağduyu ile kaleme aldıkları yazıları sosyalistlerin ve Kürt hareketinin okur yazar kesimlerinin zihnine etki ediyor. Genç okuyucular, Baydar ve Engin'in 1980 öncesinde TKP'nin günlük gazetesi olan Politika'nın baş yazarları olduklarını bilmezler. Bizler ise bu ikiliyi “faşo=goşo” edebiyatları nedeniyle pek iyi hatırlarız ve hayırla yad etmeyiz.
Geçtiğimiz hafta Engin Cumhuriyet'te “Büyük koalisyon kime karşı?”, Baydar da T24'te “Tepeden gelen büyük provokasyona hazır olalım” başlığıyla iki yazı yayınladılar. Yazılar, ilerici güçler ve Kürtler olarak üzerimize gelmekte olan büyük saldırı dalgasını “anlamamız” ve kendimizi gerçekliğimize denk düşen araçlarla savunmamız kaygısıyla yazılmış. Bu kaygı, insanı duygudaşlığa itiyor. Ama “kaygıda birlik” aynı veya yakın sonuçlara varmak için yeterli değil. Hele de sözkonusu olan Baydar ve Engin ise.
Aydın Engin, AKP merkezli bir “Büyük Koalisyon”un kurulduğu belirlemesi yapıyor ve ('Kürt çoğunluklu iller'de olup bitenleri sessizce ve tepkisizce izleyen 'Türk çoğunluklu iller' gerçeğinin altını çizerek) Kürt düşmanlığı temelinde kurulan bu koalisyonun sadece Kürtleri değil, ilerici güçleri de hedef haline getirdiğine dikkat çekiyor.
“Yanlış olan ne var ki bunda” değil mi? Yanlış tabii ki bu belirlemelerde değil. Yanlış Engin'in “Büyük Koalisyon”u tasvirinde. AKP, MHP ve Vatan Partisi ile bir araya gelmiş, ordu da “güvenlikçi politikalar” aracılığıyla koalisyona “yedeklenmiş”. Engin'in büyük koalisyonunu AKP kurmuş, ordu “ilişmiş”. Ne ABD var Engin'in “büyük koalisyonunda” ne AB, ne oligarşi. CHP'nin bu “büyük koalisyon”un yanında mı, karşısında mı durduğu da belli değil.
Engin'in “Büyük Koalisyonu”nda yer verilmeyenler, Engin'in hala ümit besledikleri de ondan mı üzerlerinden atlıyor? Ee tabii, düşmanı çoğaltmamak lazım. Ama boş umutlarla halkı oyalamaya ne dersiniz?
Bir “Büyük Koalisyon” var doğru. Bu koalisyon, Kürt barış süreci koşullarında patlak veren Haziran İsyanı'ndan duyulan kaygıyla kuruldu. Kürtlerle barış, Türkiye'de devrim tehlikesi yaratıyordu. Koalisyonun çekirdeğinde AKP ve TSK var. ABD ve AB bu çekirdeğin, Kürt hareketine ve ilerici-demokratik güçlere duyduğu nefret dolu düşmanlığı bir “Türkiye gerçeği” olarak Ortadoğu politikasına entegre etti. Büyük sermaye ise Fethullah-CHP-MHP üzerinden bir iktidar tezgah edemeyince AKP-TSK koalisyonuna fit oldu. CHP, TSK'nın AKP ile koalisyon kurduğunu gördüğü anda sütre gerisine çekildi. Gerçek budur. Bu gerçek, Kürtlerin ve Türk ilerici güçlerinin, emperyalistlerden, büyük sermayeden, devlet içerisindeki fay hatlarından bir himmet beklememeleri gerektiğini gösteriyor.
Baydar ise Erdoğan'ın açılmakta olduğu “iç savaş suları”na dikkat çekiyor ve “provokasyona gelmeme” çağrısı yapıyor. Baydar'a göre Kürt hareketi 7 Haziran sonrasında Erdoğan'ın provokasyonuna gelmiş. Bu yüzden de Kürt illerinde katliam, Türkiye'de askeri darbe günlerinde görülmeyen bir siyasi baskı dönemi başlamış.
Silahlı anti-faşist direnişin “provokasyona gelmek” olduğunu ileri süren ve 1980 öncesindeki sıkıyönetimi de 12 Eylül darbesini de “goşistlerin suçu” sayan Baydar 40 yıl önceki yerinde duruyor. “Hırsızın suçu var” elbette ama eve hırsız girince direnmeye kalkışan ev sahibi de niye provokasyona gelip kendini öldürtüyor ki. (Bu noktada Baydar'a Hanecke'nin “Ölümcül Oyunlar” filmini bir kez daha izlemesini önereceğim ama fayda etmeyeceğini de biliyorum.)
Baydar, “tezgahlanan provokasyona gelmemek için ne yapmalıyız, nasıl, hangi yöntemlerle direnmeliyiz” diye soruyor. Ve “İlk adımda ... bizleri zorlamaya çalıştıkları çatışmacılık yerine, kaba kuvvete, şiddete prim tanımayan ... direniş biçimlerini deneyebiliriz” diyerek varıyor muradına.
“Durun, provokasyona gelmeyin, faşizm gelir”. Ben bu masalı 40 yıldır dinliyorum; artık baygınlık geldi. Keşke edilebilseydi ama faşist terörle “provokasyona gelmeyerek” mücadele edilemiyor ne yazık ki. Üzerinde düşünmemiz gereken şey, faşist terörün “sökmeyeceği” bir “aktif direniş” hattını nasıl kurabileceğimiz.