Dar alanda bu kadar oynanabilir

Binali Yıldırım'ın Bakanlar Kurulu sonrasındaki açıklamaları tüm anlaşılmaz cümlelerine rağmen "anlaşılır"!

GÜNCEL
Pazartesi, 4 Temmuz 2016 (9 yıl 11 ay önce)

Hejar Baran



 



Kürt düşmanlığı ve yayılmacı hayaller üzerinden kurulan dış politikanın iflas etmesi ve rejimin deyim yerindeyse burnuna kadar batağa saplanmasından sonra geldiğimiz nokta 180 derecelik keskin dönüş oldu. "Düşük profilli Başbakan" Binali Yıldırım'ın deyimiyle, artık “İlişkileri(ni) Karadeniz ve Akdeniz çevresindeki tüm ülkelerle geliştirmeyi hedefliyor(lar)". Bu uğurda dün "yedi düvel bir araya gelse el sıkışmayız" ya da "diktatör", "katil"... gibi sıfatlarla tanımladıkları tüm adreslerin kapısında ağlamaklı serenatlar çekerek, özür diliyorlar. 



 



İsrail ve Rusya'yla bu fasıl geçildi. Şimdi sırada Mısır var. Hemen arkasından Suriye'nin gelmesine de şaşırmamak lazım. Keza Erdoğan her ne kadar "Suriye konusunda aynı noktadayız" dese de o noktadanın "Emevi Camisi'nde namaz kılmak" ve bu uğurda IŞİD dahil tüm ikiz kardeşlerini el altından ya da açıktan desteklemek olduğu düşünülecek olursa, tarif ettiği şeyin ne olduğunu kimse "anlamadı". 



 



Rusya'yla anlaşma yapan birinin böyle bir noktayı kastetmesi ne kadar gerçekçi olabilirdi ki? Bu olsa olsa kendisine basınç uygulayan "kızgın gençlerine" yani IŞİD gibi odaklara ya da bizzat kendi tabanına verilmiş bir mesaj olabilirdi. Keza bu dönüşün başka "krizleri" tetiklememesi düşünülemez. Bu böyleyken, gerçekse, Suriye konusunda Rusya ve ABD'nin gerilimli de olsa "anlaştıkları" bir iklimde eline ayağına dolanan kirli işlerinin artık para etmeyeceğini görmesi ve buna uygun konum alma çabasına girmesidir. 



 



Nitekim mırıldanmalar şeklindeki açıklamalar giderek net bir sese dönüşüyor. En son Erdoğan bugünkü bayram mesajında "Suriye meselesinin, terörün, suni gerilimlerin sebep olduğu krizleri; aşınıp kopan ilişkileri yeniden tamir ediyoruz" diyerek bunu sürdürdü. Hatta daha dün "Suriye'de siviller vuruluyor" diye kıyameti kopardıkları Rusya'ya bugün -NATO konseptini de unutacak kadar kendilerini kaybederek- İncirlik'in bile açılabileceğini söylediler. Gerçi bundan da hızla çarkettiler ama... Sadece bu çıkışlarıyla bile sıkışmışlıklarını bir kez daha teyid etmiş oldular. Bu sıkışmanın ekonomik-siyasi-askeri pekçok boyut taşıdığı da aşikar. 



 



Baklanın tümü Binali Yıldırım'ın ağzından döküldü



 



Bakanlar Kurulu'ndan sonra açıklama yapan Binali Yıldırım ise bunu,



 




Rusya’dan İsrail’e, Mısır’dan Suriye’ye, AB ülkelerinden ABD’ye herkesle barışçıl, dostane ilişkilerimizi geliştirme azmindeyiz. Özellikle Suriye’deki durum sürdürülebilir değil ama bunun değişmesi mümkündür. Herkes sorumluluk almak zorundadır. Kalıcı barış için görüşmeler devam ediyor. Tek sınırımız var, adil, eşit iki taraflı bir devletin oluşması. En büyük müjde barış, güven ve huzurdur




 



 sözleriyle ('2 taraflı bir devlet'ten neyi kastettiği anlaşılamasa da!) bir adım daha ileri götürdü. 



 



Kısacası Suriye'yle de ilişkilerin olduğu ve bazı pazarlıkların sürdüğünü o her zamanki pişkinlikleriyle açıklayıverdi. 



 



Anlaşılacağı gibi yaşanan sıkışma ve aslında hezimet, şimdi Kürt düşmanlığı ve içerdeki saldırganlığın sürdürülebilmesi kayıtları korunarak vites değiştiriyor. Bu "değişiklikte" işin esasını oluşturan parametreler değişmediği için dün daha pervasızca yapılanın bugün daha ince biçimlerle sürdürüleceği anlaşılıyor. 



 



Yeni iktidar bloku içinde ordu



 



Bu vites değişikliğinin diğer tarihsel anlamı da orduyla kurulan iktidar blokunun (ki doğrudan NATO ve ABD politikaları demektir bu) en somut sonuçlarından birini ifade etmesidir. Bu aynı zamanda yeni iktidar blokunda AKP cenahının dış politika cephesinde giderek iradesizleştirilmesi anlamına geliyor. 



 



Fakat işler göründüğü gibi gider mi göreceğiz.



 



Yayılma hayalleri ve Kürt fobisi hepsini kesiyor



 



Burjuvazinin tefecisini, müteahhidini, spekülatörünü temsil eden, tam da bu nedenle en fütursuz-karanlık işlere yelken açmaya açık bir nitelik taşıyan AKP'nin o "Neo Osmanlıcı hayallerden kolay kolay vazgeçmeyeceğini" söylemek isabetsiz olmayacaktır. Bu da IŞİD ve diğer ikizlerinin başka maskeler altında daha inceltilmiş biçimlerle desteklenmesinin devam etmesi anlamına gelmektedir. 



 



İsrail ya da Rusya'yla ilişkiler de, Suriye'de alacağı pozisyon da, Mısır'da Sisi'yle oturulacak masa da; 2071'lerin hayalini kuran faşist rejimin, kartlarını (ki daha çok karanlık kartlar bunlar), o ezeli-ebedi hayallerinden kolay kolay vazgeçmeyerek kullanacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Elbette ki bu hayallerle bitişik duran Kürt korkusunu da bir tarafa bırakmadan...  



 



Saldırılar için alanı biraz genişletmek



 



Bu gerçeğin yanısıra bu "ani" çark edişe, içerde en son yargının da yürütmenin organik bir parçası haline getirildiği faşist merkezileşme tam gaz sürerken, Kürt halkına dönük özel savaş en kirli yöntemlerle devam ederken, olup biteni sorgulayan hemen herkes zindanlara atılıp, sayısız soruşturmayla susturulmaya çalışılırken, "dışarda biraz daha rahat hareket edebilmek için" de ihtiyaç vardı anlaşıldığı kadarıyla. 



 



Fakat belirttiğimiz gibi bunun onların o yayılmacı hayallerden ve Kürt düşmanlığı başta olmak üzere giriştikleri faşist merkezileşmeden vazgeçtikleri anlamına gelmediği açık.



 



Fiili olanı yasalaştırma hazırlığı 



 



Zaten bu "açılımların" bir yanını da başkanlık sistemi için olası bir seçime hazırlanmak oluşturmuyor mu? En azından uluslararası camiada kendisine alan açmak, ekonomik krizin etkileriyle tıkanmış burjuvazinin çeşitli kesimlerine soluk boruları açarak daha net destekler almak, halka da "değişiyorum" imajı çizmek bir seçim konsepti açısından kaçınılmaz değil mi? 



 



Nitekim Rusya'yla ya da İsrail'le anlaşma yapılırken, Kürdistan'da neler yaşandığını hepimiz biliyoruz. Bu açıdan da şimdilerde "AKP ve yeni bir Tayyip Erdoğan" portresi çizerek; bu ceberrutluğun, faşist saldırganlığın hız keseceğinin propagandasını yapanlar yanılıyorlar. Dış politikada da içerde de işin felsefesinde, tarihsel koşulların dayattığı zorunlulukların ortaya çıkardığı kirli-karanlık işlerden vazgeçemeyecekleri ortada. 



 



Temel taşlar yerinde duruyor



 



Özellikle Kürt halkının Rojava'da kazandığı tarihsel mevzi ve bunun üzerinden elde ettiği uluslararası konum burjuva iktidar blokunun tüm bileşenleri için halen kabul edilmezdir. Bu mevzinin Kuzey Kürdistan açısından nasıl bir anlam taşıdığını bilerek hareket etmektedirler. O nedenle yakıp yıkmakta, Kürt halkını sindirip, bugün açıkladıkları "yatırım planlarıyla" "avlamaktan" asla vazgeçmeyecekler. 



 



Bir 'teşvik paketi' daha



 



Nitekim Binali Yıldırım'ın Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklama da nasıl bir yaklaşıma sahip olduklarının açık ilanıdır: "Teşvik paketi!". Kürt sorununun defalarca inkarına eklenmiş yeni bir halka yani... "Ya benim Kürdüm olacaksın ya da Hurşit Külter gibi 'kaybederim', Lice'deki gibi herkesin gözü önünde işkenceyle öldürürüm. Cizre-Sur-Nusaybin-Gever- Silopi-Cizre ... gibi yakıp yıkarım, sonra da oralarda yeni kentler kurarım. Sermayeme de alan açmış olurum. Benim çizgime gelmeyenleri de en hafifinden zindana tıkarım" demektir bu. Yani "Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşımının sorunu vardır" yaklaşımının yinelenmesi...



 



Bu "değişimi" sıkışma yarattı, soluğu belli... 



 



O nedenle de bu tür çark etmelerden yola çıkılarak rejimin genel bir yumuşamaya gittiğini varsayanlar, kendilerini kandırdıkları gibi başkalarını da kandırmaya çalışıyorlar. Bu tür yaklaşımlar yayanlar dün liberallerin AKP'ye verdiği destekle oynadıkları rolü bugüne güncelemiş olmanın ötesine geçemezler. En hafif ifadeyle "siyasi saflık" olarak tanımlanabilecek bu yaklaşımlara prim vermemek, giderek saldırganlaşan faşist rejim karşısında buna uygun bir konumlanışa geçmek kaçınılmazdır. Başka da yolu yoktur...