Hal ve gidiş...

Darbecilerin yapıp-edecekleri her şey, şimdi kendilerini bastıran iktidar bloku tarafından gerçekleşiyor

GÜNCEL
Cumartesi, 23 Temmuz 2016 (9 yıl 9 ay önce)

Darbelere varacak kadar ağırlaşan rejim krizinin yeni ve daha ağır kriz dinamikleri üretmek pahasına da olsa başkanlık sistemi tipinde bir faşist merkezileşme biçiminde aşılmaya çalışılması, kendi mantığına uygun biçimlerle devam ediyor. 



 



15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişiminin bastırılmasından sonra darbecilerin yapıp-edecekleri her şey, şimdi kendilerini bastıran iktidar bloğu tarafından gerçekleşiyor. Bir askerler “koalisyonu” olduğu anlaşılan (Fetullahçılar-Kemalist subayların bazı kesimleri-kariyer peşinde koşan subaylar-Tayyip karşıtlığıyla hareket edenler…) darbe teşebbüsü tam da bu karmaşık iç denge-dengesizlikleri, satışlar, ihanetler, koordinasyon karmaşası ve kimi öngörülerin yarattığı kof güven nedeniyle hızla hezimete uğradı. 



 



Başkanlık sisteminin militan çekirdeği bu gerçeği, fiilen uygulanan başkanlık sistemine yasal bir çerçeve ve dinamik bir toplumsal dayanak oluşturmaya tahvil etmekte acele ve saldırgan hamlelere girişti. Türkiye’de daha önce yaşanmış darbeler sürecinde bile eşine az rastlanır tasfiyeler, el koymalar, hızlandırılan kadrolaşmalar devreye sokuldu. Azımsanmayacak bir sermaye birikiminin gaspını düzenleyen yasalar çıkarıldı. Binlerce asker, kamu ve yargı çalışanı, öğretmen … kısacası devlet mekanizmasının hemen tüm kurumları eşi benzeri görülmemiş bir tasfiye ve kadrolaşma sürecine sokuldu. 



 



Rejimin yıllardır dikiş tutmayan krizi giderek ağırlaşan diğer krizlerle (ekonomi başta olmak üzere, siyasal-kültürel-bölgesel…) birleşerek dikiş tutmaz hale geldi. Gelinen noktada bu, radikal bir değişikliğe gidilerek aşılmaya çalışılıyor. Sadece son 14 yılda yani 2001 krizinden sonra AKP’nin yüksek bir oy oranıyla tek başına hükümet olduğu dönemden bu yana rejim krizinin aşılması için yapılıp edilenler ortada. 



 



Bu yıllar içinde kısmi istikrar dönemleri dışında (ki o dönemler de esasında geçiş dönemlerine mahsus özellikler taşıyordu. Doğaları gereği ittifak güçlerinin geniş tutulduğu bir nitelikteydi. Liberaller hatta komünistliği kimselere bırakmayan kimi budalalar bu gerçeğin üzerinden atlayarak durumdan istikrar teorileri çıkarsa ve rejimin demokratikleştiğini iddia etse de bunun böyle olduğunu hayat gösterdi) rejim sürekli bir iç sıkışmalar-krizler sarmalı içinden yolunu düzleyerek kendisini yeni bir biçimde tahkim etmeye çalıştı. En son Haziran (Gezi) İsyanı-Rojava gerçeği ve bölgesel kaos, Kürt halkının daha önce sunduğu kısmi desteği çekmesi gerçeğiyle Cemaat-AKP bloğunun yarılması birleşerek bu kriz devasa bir derinlik kazandı. 



 



Sonuçta ortaya çıkan tablo, toplumsal bir gücü de ifade eden (elbette kendi sermaye gücünü de temsil eden) AKP şahsında ve Tayyip Erdoğan liderliğinde bir başkanlık sistemine geçiş hayallerinin hızlanmasına yansıdı. Son 1 yıldır olup bitenlerse hem bu yönelim için nelerin göze alındığını gösterdi hem de bu yönelimin önünde hangi engellerin olduğunu… 



 



Neleri göze aldıklarını, Haziran seçimleri sonrasında olup bitenlere bakarak anlamamız mümkün. Engeller bahsinde de sadece uluslararası denge ve yönelimler başta olmak üzere devleti oluşturan asker-sivil bürokrasideki rahatsızlık, yaratılan toplumsal kutuplaşma ve bunun derinliğine bakmak yeterli sanırız. 



 



2023’leri hatta 2071’leri hedefleyen AKP (elbetteki arkasındaki burjuva kesimler), Kürt sorunu, bölgesel politikalar, içerde kışkırttığı toplumsal kutuplaşma, doğanın-kentlerin talanı başta olmak üzere izlediği sermaye birikim politikaları yüzünden yarattığı toplumsal tepkinin bileşkesi içinde nobranca-faşistçe yöntemlerle yolunu düzlemeye çalışıyordu. Şimdi bu karmaşa ve kriz içinde gerçekleşen darbe teşebbüsü “çelmesini” tam bir fırsat haline getirmeye çalışıyor. 



 



Uzun yıllardır cemaatler-tarikatlar-diyanet-dağıttığı “yardımlar”-saçtığı paralar üzerinden sivil toplumda bir derinlik kurmaya ve hegemonik güç tesis etmeye çalışan AKP, darbe sonrasında bu gidişte gemi azıya almış durumda. Camiler şimdi bu hegemonyanın doğrudan aracı. Sermaye gruplarının örgütleri militan yandaşları. Sendikalar (Öz Gıda-İş’in DİSK Gıda-İş’i hedefleyen dünkü açıklaması dikkate alınacak olursa) bu yönelimin aktif parçası yapılmak isteniyor. CHP üzerinden onun tabanı bile konsolide edilmeye çalışılıyor (Taksim’e çıkış duyurusu AKP’nin katılım hamlesiyle birleşti mesela)… vs.



 



Fakat asıl olarak sokaklarda tutulmaya çalışılan “yandaşlar” üzerinden kemik-militan bir vurucu güç oluşturuluyor. AKP, dayandığı işçi-emekçi tabanın tümünü aktive edememenin rahatsızlığını yaşarken, bunu sağlamak için elinden geleni yaptığı açık. Fakat bunu tümüyle gerçekleştiremese bile en azından sokakları hoyratça tepen MHP-cihatçı karışımı saldırgan kesimi aktif bir vurucu güç olarak diri tutmak için elinden geleni yapacağı malum. 



 



Bu güruhların, tasfiye edilen on binlerce kadro yerine istihdam edilerek doğrudan devlet örgütü içine alınacağı da anlaşılıyor. Zaten kimi tarikat ve cemaatlerin daha şimdiden bu kadrolaşmanın kavgasına düştükleri yer yer haberlere de yansıyor. Yapıp ettiklerini de “demokrasi” parantezi içine alarak dünya aleme yutturmaya çalışıyor. 



 



Tüm bunları yaparken elini serbestleştirmek için hızla OHAL kararı alması bile hem nasıl bir korku içinde olduğunun hem de nasıl bir saldırganlık ve iktidar hırsıyla hareket ettiğinin altını bir kez daha çizdi. Bugüne kadar Meclis aritmetiğine dayanarak daha çok Torba Yasalarla iş gören AKP artık bunun yarattığı kimi sarkma ve gecikmeleri bile göze alamayacağı bir tezcanlılıkla hareket etmek için Kanun Hükmünde Kararname (KHK) dönemine geçiş yapıyor. Bu aslında aynı zamanda fiili başkanlık sistemine geçiş anlamına geliyor. 



 



Neoliberal birikim politikalarının siyasal tercümelerinden biri olan KHK’lı, yani aktif ve hızlı karar süreçleri yeni bir olgu değil. Bu ülkede –öncesi bir yana- Özal döneminden başlayarak burjuva devletin yasama ayağı olan Meclis zaten fiilen diskalifiye edildi. 



 



AKP döneminde genellikle sayısal çoğunluğun sağladığı avantajlar da değerlendirilerek pekçok karar Torba Yasalar biçiminde alındı. Çok kritik durumlarda Bakanlar Kurulu’nun aldığı KHK’lerle hayata geçirildi. Fakat şimdi sayısal çoğunluğuyla pekçok kararı (torbayı demek daha doğru olur) geçirebildiği halde, komisyonlar vs. nedeniyle yaşanan “gecikmeleri” bile by pass etme yöntemine geçildi. Başarısız darbe girişiminin sunduğu iklim, neoliberal tipte faşist merkezileşmenin hızlandırılmasının altlığı yapıldı. Yürütme erkine sınırsız yetkiler veren OHAL ve bu yetkilerin somutlaştığı KHK’li döneme geçiş oldu. 



 



Bir taraftan “FTÖ’cü kadroları tasfiye ediyoruz, devleti onlardan temizliyoruz” denilerek, öncesinden özellikle Yargı’da başlayan ve ordu da adım atmaya hazırlanılan tasfiye ve kadrolaşmanın adımları atılıyor, bir taraftan da bu kesimin elindeki tüm birikim gasbedilerek yeni bir sermaye birikimi havuzu oluşturuluyor.



 



Bu arada OHAL’den sonra yapılan ilk açıklamalardan da anlaşılacağı gibi doğanın ve kentlerin talanı tam gaz sürecek. Zaten açıklama yapan ilk bakanlardan biri Çevre ve Tabi Kaynaklar Bakanı oldu. Bir de ekonomi cephesinden ardı ardına açıklamalar gelerek sermayeye sömürü mekanizmalarının tıkır tıkır işleyeceği yönünde güven verildi. 



 



Bu açıdan da OHAL’e sadece devlet içinde FTÖ’cü yapılanmayı tasfiye etmek için ilan edilmiş kisvesi giydirilmiş olsa da (bu AKP için elbette önemli, keza başkanlık sistemine geçiş başta olmak üzere rejim krizini derinleştiren çeşitli iç dinamiklerin tasfiyesini hızlandırmak anlamına geliyor) bunun sadece böyle bir amaçla sınırlı olmadığını bizzat kendi açıklamalarından görmemiz mümkün. 



 



Rejim, bu iklimi, emeğe yönelik saldırıların daha da yoğunlaşıp konsolide edilmesi için kullanacaktır. Patronlar cephesinin ve uluslararası sermayenin desteğinin kazanılıp stabilize edebilmesi biraz da buna bağlıdır. O da bunu bilmektedir. 



 



Alınacağı açıklanan KHK kararlarına bakılacak olursa OHAL’in diğer ayağını da, yine “FTÖ’yü tasfiye” demagojisi eşliğinde varolan kısmi demokratik kazanımların da kökünden kazınması oluşturuyor. Zaten ilk açıklamalardan birinin “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bazı maddelerini askıya alacağız”, “gözaltı süresi 7-8 güne çıkarılacak, gerekirse daha fazla uzatılacak” olması bunun açık ilanıdır. Bu “askıya” alma işleminin kimlere karşı nasıl kullanılacağını hep birlikte göreceğiz. 



 



 “Gezi’ye Topçu Kışlası yapacağız”, “AKM’yi yıkıp operaya dönüştüreceğiz”, “Taksim’e cami kuracağız” denilmesi bile OHAL’de somutlaşan halin kapsamını olduğu kadar Gezi korkusunun derinliğini de göstermektedir. Bu açıdan baktığımızda bile OHAL’le yapılan düzenlemelerin ucunun bir süre sonra nereye değeceğini görebiliriz.  



 



OHAL’in fırsat penceresine itibarı iyice zedelenen ordunun küçültülüp yürütme erkine bağlanması oluşturuyor. Daha şimdiden pekçok kritik devlet kurumunun güvenliği ordudan alınarak (hatta Genelkurmay’ın bile) PÖH’e devredileceğinin söylenmesi bunun açık işaretidir. 



 



Yürütme erkinin merkezde olduğu faşist tipte başkanlık sisteminin altı bu tür kararlarla daha kalın çizilmek isteniyor. Bu arada eski düşman Balyozcular, Ergenekoncular, Kumpasçılar… boşaltılan kademelere yerleştirilerek henüz vazgeçilemeyen ittifak (ordu) sürdürülmeye çalışılıyor. Keza ordu merkeziyle ne tür pazarlıklar döndüğü, darbe gecesi başlangıçta kimin nerede, ne yaptığınını, hangi tutumu aldığını, sonrasında kimlerle hangi pazarlıkların yapıldığını bütün yönleriyle henüz bilemesek de bu sallantılı ittifaka halen gerek duyulduğu aşikar (bölgesel dengeler, ABD’nin talep ve beklentileri, Kürt sorunu gibi ‘kritik’ mevzular bunu gerektiriyor).



 



FTÖ’ye ait olduğu söylenen okullara el konuluyor, kadrolar tasfiye ediliyor, onların birikimleri de gasp edilerek başkanlık sistemi için hazır kıt’a haline getirilen çeşitli çevrelere peşkeş çekilmek isteniyor. Bununla başkanlık sistemiyle hedeflenen faşist merkezileşmeye daha kemikleşmiş bir toplumsal taban ve bu güçlerin devlet içine alınmasıyla pekiştirilmiş bir iktidar gerçeği yaratılmak isteniyor diyebiliriz. 



 



Hedeflerin ve atılan adımların herbiri krizi büyütüp derinleştirmek, yeni kriz dinamikleri oluşturmak veya varolanları harekete geçirmek dışında bir anlam taşımıyor. Bu açıdan  rejim krizi artık dikiş tutmaz bir nitelik kazanmıştır diyebiliriz. Fakat işçi-emekçi cephesinin sınıf siyaseti temelinde alabildiğine örgütsüz olması, bırakalım sınıfın gövdesini öncü güçlerin bile tarihin en güçsüz dönemini yaşıyor olmaları, darbeler-krizlerle ilerleyecek bu sürecin şu ya da bu şekilde yönetileceği anlamına geliyor. Onlar birbirlerini yiyip bitirse bile bu gerçek değişmez. 



 



İşçi sınıfının gövdesini oluşturan muhafazakâr milliyetçilik, bu süreçte kapsamlı bir manipülasyon aracılığıyla daha da pekiştirilmeye çalışılıyor. Ücretsiz toplu taşıma, bol keseden yollanan telefon kontörleri ve internet paketleri, dağıtılan erzaklar, her akşam hemen tüm mahallelere kurulan “demokrasi kürsüleri”, camiler ve Diyanet  örgütlenmesi üzerinden işçi ve emekçiler bu sürecin aktif parçası haline getirilmek isteniyor. Şimdilik o gövdenin tümünü harekete geçiremiyorlar. Fakat asıl muratları bu. Sokaklara çıkan radikal kesimleri SA türü bir örgütlenme içinde kemikleştirmek, geri kalan gövdeyi de kendi sınıf gündeminden tamamen koparıp olup bitene en azından seyirci haline getirmek… 



 



Sırf bu gerçek bile, başta sınıf devrimcileri olmak üzere tüm öncü güçlerin, sınıfın gövdesinin emek sermaye çelişkisi temelinde örgütlenmesi için üzerindeki ölü toprağını atmasını, sınıftan kopukluğun üzerine gidilmesini tarihsel bir zorunluluk haline getiriyor. 



 



İkincisi, “silahlarınızla sokağa çıkın”, “sokakları terketmeyin” gibi çağrılarla sokak hakimiyetini korumaya, gerekirse terör yöntemlerini de devreye sokarak elden bırakmamaya endekslenmiş bir güç var karşımızda. Bu gücü, “istedikleri sayıda insan çıkaramıyorlar, sol yine abartıyor” gibi ciddiyetsiz bir yaklaşımla ele alıp kendi sağcılıklarını perdelemeye çalışanların zaten mücadele gibi bir dertleri de yoktur. Fakat böyle bir derdi olanlar, bu gücün tetikleyeceği gerici bir iç savaş da dahil tüm seçeneklere hazır olmalıdırlar. 



 



Bu seçeneklerin başında da öz savunma yöntemleri başta olmak üzere faşist teröre karşı geliştirilecek tüm yöntemlerin devreye sokulması, bu yöndeki hazırlığın hızlandırılması geliyor.