Önce kafalardaki 'örgütsüzlük' ve 'teslimiyeti' yıkmak gerekiyor
Nəriman Bakı
Panfilov düşündü sonra yineledi. 'Alman milleti... Siz Yoldaş Momiş Uli, Almanlar’a ırk olarak olarak kin duymuyorsunuz değil mi? O kadar alçalmadınız değil mi?'
'Hiçbir zaman' dedim. 'Eğer kırık haçlı esaret bayrağı altına kardeşi Kazah gidip oturursa ondan nefret ederim.' (Moskova Önlerinde)
Darbe girişiminin olduğu 15’i 16 Temmuz’a bağlayan gece, darbeciler kadar Erdoğan şahsında AKP ve onun temsil ettiği kapitalistler egemen sınıf olarak tarihin en büyük alçaklıklarının birisini gerçekleştirdiler.
“Darbeyi enişteden haber aldım” masalının arkasına sığınan Erdoğan, anlaşılan o ki, darbenin ordunun bütünü tarafından desteklenmediğini anladıktan sonra kendi tabanına seslenerek “kitleleri” “demokrasiyi savunma” adına sokağa çağırıp tankların önüne attı.
Sonuç: Elinde silah olup ölen asker-polis sayısı -42'si Polis Özel Harekat Merkezi'nde olmak üzere- 67, sokakta ölen silahsız sivil sayısı ise 173.
Darbe girişimin püskürtülmesi sonrasında OHAL ilan eden AKP, ilk kararnamesi ile sadece cemaatin sermayesine el koymadı, aynı zamanda bu sermayenin gerçek üreticisi olan onbinlerce işçi ve emekçiyi de belirsizliğe mahkum etti.
Darbe girişiminin toz dumanının kalkmasıyla Türkiye sol-sosyalist-devrimcilerinin, aslında darbe girişimin olduğu günlerde kendisini gösteren kafa üstü duruş hali iyice netleşmeye başladı.
Darbe girişiminin sabahında linç edilen askerlerin yanında durma adına Mahir’in Kızıldere’de “Erleri çekin, rütbeliler gelsin” cümlesi sosyal medyada bolca paylaşıldı. Ancak aynı hassasiyet tankların önüne sürülen ve katledilen sıradan insanlar için gösterilmedi.
Daha OHAL ilan edilmeden başlatılan kamudaki cemaat soruşturmalar sırasında araya sıkıştırılan TRT’de çalışan bir KESK yöneticisine yönelen soruşturmanın geri çekilmesi neredeyse “zafer” gibi lanse edilirken, çoğu cemaatin özel okullarında öğretmen olan 25 bin öğretmenin lisansının iptal edilmesine karşı Eğim-Sen tek bir açıklama yapmadı.
OHAL’in ilk genelgesi ile 15 vakıf üniversitesinin akademik-idari tüm çalışanları bir anda sokağa atılırken, cemaate bağlı binlerce anaokulundan lise ve yurtlara kadar öğretmenler, işçiler kapının önüne konurken, cemaate bağlı sendikalar tek bir kalemde kapatılırken, genel bir “aman, cadı avına dönüşüp ağzımızın tadı kaçmasın” minvalinde açıklamalar dışında iş güvencesi ve sendikal örgütlenme özgürlüğünün ilkesel savunusu temelinde bile devrimci-demokrat kurumlardan neredeyse tek bir ses çıkmadı.

Genel olarak Türkiye sol cephesi gericiliğe karşı tavır alırken, gericiliğin sınıfsal eksenini çoğu zaman göz ardı ederek kaba genellemelerle yetinmiş ve bu genellemenin bir yansıması olarak egemen gericiliğin tabanını oluşturan işçi ve emekçilerin, özellikle krizlerle bilinçleneceğini sanarak kendiliğindencilik gözlüğü ile yaklaşmıştır. Genellemenin bir başka yansıması olarak gericiliğin paramiliter güçleri ile gerici işçi-emekçi tabanı neredeyse özdeş kılarak pek yanaşmama biçiminde uzak kalmıştır.
Bu bakış açısı, ülke içinde olduğu kadar uluslararası durumlarda da kendisini göstermiştir. '89’da revizyonist Bulgaristan’da yaşadıkları zulümden kaçan Bulgar göçmenlerine, ezici çoğunluğu işçi olmasına rağmen, uzak durarak bunlar tamamen gericiliğe terk edilmiştir.
'90’ların başında Bosna Savaşı sürecinde Sırp faşizmine karşı direnen Bosnalılar’a, baskın olarak İslamcı gericiliğin destek vermesinden dolayı dergilerde analiz yazıları yazma dışında gündeme bile alınmadı.
Benzer şekilde, '60-70’li yıllarda dünyadaki pek çok devrimci örgüte bağrını açan Filistin’e, Hizbullah'ın etkin olmasından sonra sırt dönülerek 'Filistin davası' gericiliğe terk edildi.
Ve 15 Temmuz gecesi. Erdoğan ve AKP’de temsil edilen egemen sınıf gericiliğine karşı bir başka faşist kliğin darbe girişimini “bekle gör” tavrı takınarak seyrettik.
Ciddi riskler barındırması nedeniyle sokağa çıkamadık diyelim. Hadi Tayyip Erdoğan'ı savunan AKP kitlesiyle aynı hissiyata sahip olmadığımızı öne sürerek ikisi de birbirinden gerici-faşist iktidar kliği için “yesinler birbirlerini” dedik. Bütün bunlara rağmen, darbecilerin TRT’den darbe bildirisini resmen okutmalarından sonra bile, darbecilerin kesemediği tüm iletişim olanakları tamamen açıkken en büyüğünden en küçüğüne en azından bilinen, göz önünde olan devrimci-demokrat kurumlar darbe karşıtı ortak bir deklarasyon yayınlayıp ortak bir cümle bile kuramadık.
Neden peki?.. Bu sorunun tek bir yanıtı yok. Daha doğrusu, bu soruya yanıt kapsamında üzerinde durulması gereken çok şey var. Ancak çok yakında doğrudan bize döneceği kesin olan -hatta şimididen dönmeye başlayan- faşist saldırılar ve yıkıma karşı bugünden mücadeleye başlamanın yolu bu sorunun cevabını eğip bükmeden cevaplamaktan geçiyor.
Bu soruya verilecek ilk cevap örgütsüzlüğümüzdür. Öyle bir örgütsüzlük ki, kendi çeperinde olanı zor bela bir arada tutmak kendini örgütlü sanma illüzyonu yaşatırken, birçoğu 15 Temmuz gecesi sokaklara çıkan ve sonrasında işsiz kalan, baskıya uğrayan işçi ve emekçiler dahil sınıfın ve ezilen emekçi kesimlerin geniş yığınlarından kopukluğu adeta “normal” görüp “benimseyen” bir kayıtsızlık halini almıştır.
Bu örgütsüzlüğü yarabilmek için önce bu öldürücü kayıtsızlıktan kurtulmak gerekir. Yarın bizi sokacağı kesin olan yılana karşı, bugün o yılanın zehrini akıtıp felç ettiği işçi-emekçilerle iletişim kanalları yaratarak sesimizi onlara duyurmanın yol ve yöntemlerini bulmak, faşizme karşı mücadelenin bugün atılması gereken ilk adımıdır.