Sol, bu özgüven yıkımını aşamadığı sürece başkalarının kuyruğunda sürüklenmekten kurtulamaz
Recep Tayyip Erdoğan, Taksim'de "Cumhuriyet ve Demokrasi" mitingi yaparak klasik devlet reflekslerini sergileyen ve bununla hem "yanınızdayız", "darbecilerle alakamız yok" mesajı veren hem de adeta yıkılan devlete kendi Kemalist-ulusalcı kadrolarını yerleştirme pazarlığında elini güçlendirmeyi hedefleyen CHP ve çoktan yuttuğu MHP liderleriyle Kaçak Saray'da bir araya geldi.
Kadrolaşma temelinde dönen pazarlıklar işin sadece bir yanı... Bu buluşmanın esasını ise, sayısız kriz, iç didişme ve çalkantılarla birlikte çürüdükçe dökülen burjuva devletin hızla yamanması, onarılması, tahkim edilmesi oluşturuyor.
Bu açıdan bu görüşme bir çeşit 'Milli Cephe' mutabakatıdır. Kılıçdaroğlu'nun Taksim'de büyük bir törensellikle açıkladığı ve özünde burjuva devletin yeniden kurulması, ulusalcı kadrolar ve Ergenekoncuların bu sürecin öznesi yapılması muradının dillendirildiği 10 maddelik deklarasyon (reformist cenahın da eller havada onayladığı o deklarasyon!), bu uzlaşmanın sınırlarını ve niteliğini zaten ele veriyordu.
Orada (sanki varmış gibi) döne döne "parlamenter demokrasiden" bahseden Kılıçdaroğlu, dün Kaçak Saray'da Erdoğan'ın huzuruna çıkarak aslında başkanlık sistemi denilen yeni tipte faşist merkezileşmeye destek sunacağının mesajını verdi. Yeter ki burjuva devlet şu ya da bu şekilde hal yoluna girsin, kendisini yamalayarak da olsa iş görür hale gelsin. Hem de Ergenekoncu-ulusalcı kadroların emeği ve hüneriyle...
Nitekim toplantıdan hemen sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın AA'ya yaptığı açıklama da bu görüşmenin hedefi, yönelimi ve içeriği konusunda bilgilendirici bir özet oldu. Görüşmeyi allayıp pullayan Kalın, Erdoğan'ın CHP'nin Taksim mitingi için teşekkür ettiğini (ki buna gerçekten ihtiyaçları var), OHAL'in titizlikle uygulanması, FETÖ, PKK ve diğer güvenlik tehditlerine karşı mücadele etmekte uzlaştıklarını açıklıyordu.
Toplantıdan önce CHP cenahından yapılan, "Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan'dan özeleştiri isteyecek" şeklindeki efelenmelerin kıymeti harbiyesinin olmadığı hızla anlaşıldı. Bu cenahtan yapılan açıklamalarda, “görüşmenin önümüzdeki süreçte siyasetin normalleşmesi adına olumlu olduğu ve sürece ilişkin atılacak adımları kolaylaştıracağı” vurgusu dışında kelam edilmedi. Bahçeli de "her şey iyi hoş da askerlere kıymayın efendiler, ordumuzu bu kadar düşkün göstermeyin" manasına gelen sözler sarfetti.
Kısacası, düne kadar "o saraya ölsem de gitmem" diyenler Tayyip Erdoğan'ın deyimiyle "o saraya tıpış tıpış gitmiş" hem darbecilerle bir alakalarının olmadığını kanıtlamak istemiş hem kadro pazarlığına tutuşmuş hem de bilinen devlet refleksleriyle çürümüş bir ağaç gibi boylu boyunca yerde uzanan rejimi-devleti elbirliğiyle nasıl ayağa dikeriz hesapları yapmışlardır.
Sözün kısası, rejim kendisini yeni tipte bir faşist merkezileşmeyle örgütlemeye çalışırken, burjuva siyasetinin tüm aktörleri bu "ulvi amacın" birer parçası olmak için sıraya girmiş durumdalar.
Fakat şunu belirtmekte fayda var. Bir önceki burjuva iktidar blokunun içinde yer alan Fethullahçılar, Ergenekon-Balyoz-Kumpas bilmem ne operasyonlarıyla birlikte nasıl devasa bir kadrolaşmaya gittiler ve bu sonra nasıl büyük bir kapışmaya dönüştüyse, şimdi de aynı şey "yeni rejimin inşası” sürecinde yapılıyor. Daha ciddi kriz ve iç sürtünme unsurları, Kürtlere, emeğe ve tüm ilerici toplumsal dinamiklere düşmanlık temelinde gelişeceği ilan edilen bu rejimin temellerine tohum olarak bırakılıyor. Önümüzdeki günlerde daha ciddi krizler-patlamalar bu sürecin içinden mayalanıp çıkacak. Hiçbir şey dikiş tutmayacak vesselam!..
Burjuvazi bu denli ciddi bir sıkışma ve aslında can havli içinde. Hiçbirinin birbirine güveninin kalmadığı (MİT'inden Genelkurmayı'na; yargısından devletin diğer bürokratik kademelerine kadar), kimsenin birbirine iç rahatlığıyla sırtını dönemediği, o nedenle de yandaşları sokakta tutmak için yapılmayanın kalmadığı böyle bir zeminde yeni ve daha güçlü bir devletin örgütlenemeyeceği açık!
Mesele, bu denli derin bir krizin işçi ve emekçiler, onların öncüsü olduğu iddiasını taşıyan güçler açısından tarihin en zayıf haliyle karşılanması. O kadar ki, sol parantezi içinde tanımlanan pekçok demokratik-ilerici kurum-parti tam da bu güçsüzlüğü içselleştirmenin, çaresizce kabullenmenin ve aslında onunla yaşamaya alışmış olmanın mecalsizliğiyle CHP'nin mitinginden medet umup, onun arkasında saf tutabildiler. Ona güç taşıdılar. Onun dönen pazarlıklarda Ergenekoncu kadroları devlet kademelerine yerleştirmesi için elini güçlendirmekte beis görmediler. Dahası, dünkü toplantıdan da anlaşılacağı gibi kurulacak bir Milli Cephe'nin fiilen payandası oldular.
Bu eleştiriler karşısında bu kesimlerin söylediği tek şey "siz ne diyorsunuz?" ya da "var mı gücümüz?" ya da "orada kitleler vardı biz o nedenle oradaydık, onlara sloganlarımızı ve taleplerimizi taşıdık" oluyor. Sanki diğer sokağa çıkanlar kitle değil ya da CHP sanki diğer adreslerden farklı bir sistem dışı alternatifmiş gibi... Ya da slogan ve taleplerini CHP'nin açtığı zemin dışında kanallar açarak dillendiremeyeceklermiş gibi...
Bu gerekçelere dayanarak CHP mitinginde boy göstermeyi meşrulaştıranlar, o mitingi naklen yayınlayanlar, CHP'lilerle özel görüntüler verenler, milletvekilleriyle ardı ardına röportajlar yapanlar, Kılıçdaroğlu'nun aslında klasik devlet refleksinin ifadesi olan 10 maddelik deklarasyonunu bile alkışlayacak kadar kendilerini kaybedenler, içlerini AKP'lilerin miting alanına alınmamasıyla rahatlatmaya çalışanlar, en başta bu kanalların açılmasının tarihsel zorluklarından kaçmaktadırlar. İşçi ve emekçileri de kendi çapsız, ufuksuz ve iktidarsız politikalarına (politikasızlıklarına) alet ederek “Yetmez ama evet”çiliği tekrarlamaktadırlar.
Darbeye karşı çıkmak, tüm devrimciler ve komünistler açısından refleks haline gelmiş ilkesel bir tutum olmak zorundadır. O gece sokaklara çıkmak da içinde olmak üzere bu konuda gerek politik gerekse pratik net bir duruş sergilenmesi tarihsel önemdedir. Bu konuda aksi bir yaklaşım ve tartışma düşünülemez!..
Fakat bu karşı çıkışın hangi içerikte, kimlerle ve nasıl olduğu da bir o kadar önemli ve ilkeseldir. Sol, bu ölü toprağını, bu özgüven yıkımını, tatlı su solculuğu alışkanlıklarını böylesi bir süreçte de aşamayıp sistemin farklı biçimdeki can simitleriyle kendisini oyalamayı sürdürürse bu fasit çemberde dönüp durmaya devam edeceğiz
Bütün bunlara, kimi pişkinler tarafından "siz kendi gerçeğinizi görmüyorsunuz" yanıtının verileceğini tahmin ediyoruz. Sorunun bamteli de bizce bu zaten: Kendimiz de dahil herkesin "artık kendi gerçeğini görerek hızla silkelenmesi"... Başka yolu yok!.. Kendi gerçeğimizi görerek ama sistemin yedek botu olma tuzaklarına da düşmeksizin kendi yolumuzda yürüyerek bu çemberi kırabiliriz. Bu da işçi sınıfından kaçıştan vazgeçmek başta olmak üzere önümüzdeki kapsamlı kriz ve patlamalara uygun bir donanım ve biçimlere hazır olmak anlamına geliyor. Tüm gücümüz ve güçsüzlüğümüzle buna yüklenmek...