“Darbeyi anlamak” için görünenlerin arkasındaki temel dinamiklere yoğunlaşmak gerekir
Cihan Çetin
Öz ve biçim arasındaki diyalektik ilişki kaçırılırsa veya bunlardan birisi mutlaklaştırılırsa, bunlardan birine uymayan şey uydurulmaya başlanır.
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında pıtrak gibi cemaat ve darbe analistleri türedi. Bunların bir kısmı cemaat-AKP işbirliğiyle bir dönem tasfiye edilenlerden oluşmakla birlikte sol veya sağ adına konuşan nice darbe görmüş kimi aksaçlılar da var... Bu analistler daha çok biçimi mutlaklaştırarak her şeyin merkezine cemaati veya darbeyi yerleştirerek açıklıyorlar.
Cemaat ile AKP’nin el ele yürüttüğü Ergenekon, Balyoz gibi süreçlerin mağdurları, ağaçta sallanan yaprağın sorumlusu olarak cemaati görecek kadar paranoya içindeler. Aksaçlılar ise 60’tan günümüze olan darbeler arasındaki benzerlikler ve farklıklarla süreci anladıklarını (ve “açıkladıklarını”) iddia ediyorlar.
Darbe sürecine daha öz ilişkisi içinde ele alanlar devrimci-demokrat cenahtan. Bu cenahta ise ya genel bir darbe sınıf ilişkisine vurgu ya da aynı genellikte Cemaat-AKP’nin ittifak dönemleri öne çıkarılıyor.
Darbeyi anlamaya çalışan bu analizler, içlerinde doğru bilgiler barındırmakla birlikte başta öz ve biçim diyalektiğinin kullanılmamasından dolayı çıkarımları ciddi yanlış ve tehlikeleri barındırıyor. Çünkü biçime odaklananlar günceli didik didik ederken tarihselliği; öze odaklananlar ise tarihsel yığın içinde güncelliği gözden kaçırıyorlar.
Marksizm için karşıt sınıfların savaşımı esastır. Ancak bu savaş, aralarındaki çelişki uzlaşmaz bir karaktere sahip işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki savaştan ibaret olmayıp burjuvazinin kendi iç çelişkilerinin ürettiği savaşları/barışları da barındırır.
Bu nedenle, sermaye klikleri arasındaki güncel kanlı kapışma ne AKP’nin cemaati kullanıp atması ne de dini bir grubun devleti yıllar içinde ele geçirmesi gibi sabun köpüğü ilişkilerle açıklanabilir.
Cemaatin özellikle devlet içindeki kadrolarına yönelik tasfiye sürecine bakarak onun sadece kadrosal bir güçle burjuva devlet içinde yuvalanmış bir yapılanma olduğunu düşünülemez. Cemaat, Türk tekelci ve orta burjuvazisinin Afrika'dan Orta Asya'ya “açılım” süreçlerinin başını çeken sermaye gruplarından Bank Asya'ya kadar ekonomiden Gülen’in ABD’de oturma izni için CIA’nin kefil olmasına kadar hayatın hemen her alanında sermayenin yerel ve emperyalist ilişki ağları içinde var olmuştur. Cemaat, özellikle '80 darbesinden sonra sadece devlet içinde yuvalanmakla kalmamış, hükümetlerin yanı sıra emperyalizmin açık desteğiyle 120’ye yakın ülkede “okullar” temelinde örgütlenmiş bir yapılanmadır.
Darbeye dair yapılacak bir analizde de hem cemaat'in rolüne hem de süreçlerin genel seyrine yerel-uluslarası sermaye ve yerel-bölgesel devlet ilişkileri eksenine bakmak zorunluluktur. Aksi halde, Ergenekon, Balyoz sürecindeki tasfiyede Erdoğan’ın neden savcılık rolü üstlendiği; darbe gecesi kimin kazandığı belli oluncaya kadar ABD ve AB emperyalizminin neden sessizliğe büründüğü ve benzeri diğer bir dizi nokta anlaşılamaz.
Darbenin anlaşılmasındaki ikinci ve olmazsa olmaz eksen faşizmdir. Hemen belirtelim, faşizmi emperyalizmden, sermaye, sınıf ve devletten ayrı ele almak mümkün değildir. Ancak Marx’ın ifadesiyle nasıl kapitalist kriz kendisini her zaman para krizi olarak gösterirse, siyaset de benzer biçimde kendini sermaye, sınıf ve devlet ilişkisi içinde gösterir. Bu nedenle, emperyalizm döneminde burjuvazinin öne çıkıp baskın hale gelen devlet ve siyaset biçimi olarak faşizm, kendisini var eden genel maddi koşullarla bağlantısı içinde daha özel biçimde ele alınmalıdır.
Dünyada özellikle son 60 yılda yaşanan gelişmeler, 1930'ların başında Komitern’de kabul edilen “en”li faşizm tanımını artık 'eksik' ve 'yetersiz' hale getirmiştir. Nasıl ki Komitern o faşizm tanımını Marksizm’in diyalektik yöntemine uygun olarak maddi yaşamdan ortaya çıkarmışsa, faşizmin bugünkü hallerini formüle etmek için de maddi yaşamın güncel seyri ve şekillenişine bakmak gerekir.
Faşizm, emperyalizm (“çürüyen-can çekişen kapitalizm”) çağında finans kapitalin olmazsa olmaz egemenlik (ve siyaset) biçimi haline gelmiştir. Fakat bu tarihsel bağlantıyı, her durum ve yerde geçerli mekanik bir kalıp haline getirip 'maymuncuğa' çevirmekten de kaçınmak gerekir. Onun öze ait özellikleriyle biçimleri arasındaki ilişkinin her durumda güncellenmesi şarttır. Faşizmin genel tanımı onun güncel hallerinin görülmesinde önemli bir çerçeve sunmasına rağmen,bu çerçeve mutlaklaştırıldığında faşizmde ortaya çıkan dönüşümlerin ve bu temelde yaşanan gelişmelerin gözden kaçırılma tehlikesi vardır.
Örneğin, 'burjuvazinin kendisini hiçbir yasa ve kurala bağlı görmeyen terör rejimi' olarak faşizmin bu 'terörist' özelliğinin sadece uzlaşmaz karşıtı olan işçi sınıfı ve emekçilere yönelik olduğu düşünülür. Halbuki emperyalizmde sermayenin tekelleşme zorunluluğundan dolayı (“azami kar- azami egemenlik” ilişkisi çerçevesinde) o bu özelliğini semaye cephesi içindeki karşıtlıkların tasfiyesi süreçlerinde de kullanır.
Bu aslında yeni bir durum da değildir. Örneğin Hitler’in, Nazi Partisi’nin kimi kurucularını ve faşizmin iktidara gelişinde tayin edici bir rol oynayan paramiliter SA birliklerini “Uzun Bıçaklar Gecesi” adı verilen bir katliamla tasfiye etmesi buna örnektir.
Ancak dün faşizmde bir istisna gibi gözüken bu özellik bugün faşizmin olağan bir özelliği durumuna gelmiştir.
Sermayenin tekelleşme zorunluluğu ile sermaye içi savaşta da faşist terörün 'zorunluluğu' özellikle sermayenin ve siyasetin güncel siyasal iç dinamiklerini ortaya çıkarır.
Faşizmin sermaye içi savaştaki hallerinin doğru kavranması asıl olarak işçi ve emekçilerin sınıf savaşımından doğru politikalara ve araçların üretilmesi için esastır.
Faşizm sermaye içi savaşı da sadece tarafların belli başlı aktörlerine karşı yürütmez. Çelişkilerin şiddetine bağlı olarak zaman zaman işçi ve emekçileri de kapsayacak, daha doğrusu onları kendi yanına çekmeyi hasımlarını yalnızlaştırmayı hedefleyen tarzda çok yönlü bir savaş yürütür. Çünkü faşizm de işçi ve emekçi sınıfların ideolojik desteğini mutlak biçimde kazanmak zorundadır. Çünkü işçi sınıfını ve emekçi yığınları bir biçimde peşine takıp en azından nötralize edemediği ne kapitalizm varlığını sürdürebilir ne de burjuvazi sınıf egemenliğini koruyabilir. Kapitalizmin emekçi sınıflara ve insanlığa belirsizliklerle dolu karanlık bir geleceksizlikten başka bir şey sunamaz hale geldiği geldiği çürüme aşamasında burjuvazi bu desteği sadece rızaya bel bağlamadan, zor'un değişik biçimlerini de devreye sokarak almaya bakar.
Faşizmin işçi ve emekçilerden rızadan daha çok son tahlilde zora dayalı elde ettiği ideolojik destek gözardı edilirse AKP’nin tüm çürümüşlüğüne rağmen hem hala yüzde 49 oy alması hem de 15 Temmuz gecesi AKP tabanının tankların karşısına silahsız çıkma cüreti anlaşılamaz.
Onun için, 15 Temmuz darbe girişiminde hem tankların üzerine çıkan ve çoğu başka cemaatlere bağlı AKP destekçisi işçi ve emekçiler hem de cemaate bağlı sermayeye yönelik operasyonlar sonucu bir gecede işsiz kalarak kendilerini sokakta bulan işçi ve emekçilerle sosyalizm adına bağ kurulmak isteniyorsa, faşizm ve kitle ilişkisi üzerine yeniden düşünmek ve buna uygun harekete geçmek şarttır.
Bu bağlamda gerçek bir darbe analizi ancak tarihsel ve güncel diyalektik gelişmeler ışığında işçi ve emekçileri merkeze alan bir bakış açışıyla yapılabilir ve yapılmak zorundadır.