Ergenekon, Cemaat, SADAT…

Derinleşen rejim krizi, yeni çeteler ve yeni çatışmalar mayalayacak şekilde aşılmaya çalışılıyor

GÜNCEL
Cuma, 29 Temmuz 2016 (9 yıl 9 ay önce)

Serhat Tuna



Geleneksel burjuva devlet yapılanmasının burjuvazinin çeşitli kesimlerini temsil eden klikleri olduğu kadar, Gladyo- kontrgerilla tipi çete yapılanmalarını da barındırdığını, Türkiye gibi ülkelerde bu geleneğin köklü bir geçmişe sahip olduğunu biliyoruz.



 



Bu klikler, çıkar ilişkileri ve güç dengeleri üzerinden ordu, polis, yargı gibi devlet organları içerisinde -birbirlerini günahları kadar sevmeseler bile- zaman zaman ittifaklar kurdukları gibi, karşı karşıya da gelebiliyorlar.



 



Çünkü bunların ilkesel, ahlaki hiçbir değer ve ölçütleri yoktur. Kutsallaştırdıkları her şeyi (din-vatan-millet) sınıfsal konum ve karakterlerinin gereği olarak dürtüleri, beslenme kaynakları (işbirlikçi tekelci ve emperyalist sermaye) ve elde etmek istedikleri sonuç doğrultusunda kullanıyorlar. Çürüme ve kokuşmuşluk her yanlarından dökülüyor.  



 



Bu profesyonel çeteleşmenin yakın tarihi Türkiye’de kapitalistleşmenin ilk atılımını yaptığı ’50’li yıllara dayanıyor.



 





 



Komünizmle Mücadele Derneği, emperyalistlerin “yeşil kuşak projesi”yle iç içe geçen tarihsel bir arka plana sahiptir. Onu, Gladio, Özel Harp Dairesi ya da kontrgerilladan bağımsız düşünmek abes olur. Bu zincir günümüze kadar şimdi gördüğümüz üzere Cemaat’e, SADAT gibi güncel kontra örgütlenmelere kadar uzatılabilir. Tüm bu irili ufaklı resmi-gayri resmi “çeteler”, burjuvazinin egemenlik aygıtı devlet içerisinde yuvalanmıştır.



 



Bunlar emperyalist ve işbirlikçi egemen burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda, devlet tarafından fiili olarak önleri açılıp beslenmiştir. Belli bir süre sonra devletin kendisi de çeteleşmiştir.



 



Bu “derin devlet” yapılanmaları asıl olarak işçi sınıfı, emek hareketi ve ezilen halkların mücadelelerini kirli ve alçakça yöntemlerle bastırmanın araçlarıdır.



 



Gladio yapılanmalarının döl yatağı, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından sosyalizmin dünya düzeyinde kazandığı prestije karşı Truman Doktrini kapsamında emperyalistler tarafından geliştirilen "komünizm tehdidi altındaki devletlere” mali ve askeri yardım politikası olmuştur.



 



NATO’nun kuruluşuyla (1949) eşgüdümlü bir biçimde uluslararası alanda pıtrak gibi büyüyen bu yapılanmaların Türkiye’deki izdüşümlerinden biri de Komünizmle Mücadele Derneği olmuştur.



 



Bu “dernekler” ve bunların gençlik örgütlenmesi gibi çalışan Milli Türk Talebe Birliği nezdinde karşı devrimci milis güçlerini eğitip, örgütlemişlerdir. Emperyalizm destekli, devlet korumasında olan bu gerici-faşist milis merkezleri, antiemperyalist-demokratik mücadeleyi etkisizleştirmek için Kanlı Pazar* gibi birçok kitle katliamına, cinayetlere imza atmışlardır. 



 



Amerikan emperyalizminin, “komünizmle mücadele” kapsamında birçok ülkede giriştiği bu faaliyet gerici-milliyetçi bir içerik ve karaktere sahiptir. Bu süreç Türkiye’de de Sünni Türk İslam Sentezi’yle yoğrularak yürütüldü. Bu sentez doğrultusunda şekillendirilen süreçler, işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisinin yağma yoluyla palazlanmasının da önünü açtı. Gayri Müslimlerin varlıklarını gaspetme hamlesi olarak örgütlenen 6-7 Eylül ’55 gerici-faşist katliam ve yağmalamalar, askeri faşist darbelerle derinleştirildi. 



 



Türkiye’de gerçekleşen bütün askeri faşist darbeler (’60-’71-’80), ekonomik ve siyasal olarak “yeşil kuşak projesi”nin ürünlerini pekiştirip, toplumsal gözenekler içerisindeki gericileşme dalgasının giderek daha fazla görünür kılınmasının, etki alanını genişletmesinin önünü açtı.



 



İktidar organlarında dönem dönem öne çıkan ve “irtica tehdidiyle mücadele” adı altında efelenen, ulusalcı-Kemalist eğilim ise öz olarak “komünizmle mücadele” konseptine tabii kalarak; işçi sınıfı ve emek hareketi, ezilen halklar içerisindeki ekonomik ve demokratik hakların genişletilmesi mücadelesinin, dolayısıyla demokratik bilinç şekillenmesinin karşısında yer aldı.  



 



Bu güçler, aralarındaki bütün iktidar içi güç ve olanak paylaşımı kavgalarına-çelişkilerine rağmen, sınıfsal konumları gereği, işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisindeki devrimci-demokratik ve nihayetinde sosyalist-komünist aydınlanmanın-bilincin yeşerip gelişmesine karşı birleşik, saldırgan ve de imhacı bir tutum aldılar. 



 



Dolayısıyla bugün bu ulusalcı cenahın, ‘darbe içerisinde darbe’ konseptiyle-koalisyonuyla birlikte hareket etmesinde bir beis görmemek gerekir.



 





 



İşbirlikçi burjuva klikler ve onların etki alanındaki güçler içerisindeki saflaşma, 2000’lerin başlarında AKP-Cemaat Koalisyonu ve bunların yanaşması olan “Yetmez ama evetçi” liberallerle, Kızıl Elmacı-Ergenekoncu ulusalcılar arasındaydı. Bu iki kamp arasındaki kavga, iktidar organlarından Ergenekoncular’ın şutlanmasıyla sonuçlandı.



 



İktidardaki emperyalizm destekli koalisyonda ilk tokadı, “Yetmez ama evetçi” liberal yanaşmalar yedi. Ergenekoncular’ı tasfiye etmenin kalkanı, cephe gücü olarak kullanılan Taraf çizgisindeki liberaller, kullanma süreleri dolunca bertaraf edildiler.



 



Ergenekoncular’dan boşalan alanlarsa, bugün kanlı bıçaklı oldukları ve ilişkileri-kardeşlikleri Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kuruluş sürecine dayanan, fakat kendisini Milli Görüş çizgisi dışında hep ‘özerk’ olarak yapılandırmış, tarihsel gelişim seyri içerisinde yer yer o çizgiyle kavgalı, yer yer ittifak olan Cemaat kadrolarıyla dolduruldu. Bu süreçleri içerden takip eden liberal yazarlardan Ali Bayramoğlu, Gülen Cemaati’nin “altın çağı”nı 2003-2010 yılları arasında yaşadığını vurguluyordu. 



 



Emperyalistler eliyle Milli Görüş çizgisi içerisinden devşirilen AKP, emperyalizmin kucağında “küresel bir güç” haline gelen Gülen Cemaati koalisyonu, 2010’ların başından itibaren, iktidar içerisinde güç-nüfuz kavgasının ayyuka çıkmasıyla birlikte çatladı. Bu çatlama yarılmaya dönüşmeye başlayınca AKP, yeni iktidar blokunu MHP’liler ve Ergenekoncular’la kurdu. Bu yarılma ve saflaşma, arkasında farklı güçlerin mevzilendiği açık olan çapsız ve kanlı bir darbe girişimiyle sonuçlandı.  



 



Faşist rejimin daha önceki günahlarını Ergenekon’a yıkıp, bugüne kadarki günahlarını Cemaat-FETÖ ile yıkayıp, bundan sonraki günahları için SADAT-Ergenekon ittifakını geliştiren AKP, ‘führer rejimi'nin inşası doğrultusunda vites büyütmüş oldu.



 





 



Fakat Tayyip Erdoğan’ın da sezdiği ve gördüğü üzere önceki o güç, konum ve vizyon artık gerilemiş durumda. Erdoğan ve dayandığı kesimler, bu güç kaybıyla birlikte Batılı emperyalistler nezdinde kullanma tarihlerinin dolduğunun ve bu yüzden kendilerini gözden çıkarmakta beis görmeyeceklerinin farkındalar. “Batı”nın bu yaklaşımının o güç kaybını daha da derinleştirdiğinin de…



 



Bu farkındalıkla -çok gerçekçi olmadığını kendileri de bilmelerine rağmen-, vagonu dışarıda emperyalist bloklar içerisinde Rusya’nın başını çektiği Avrasya’ya bağlama tehdidini sıcak tutacaklar. İçerdeyse yaşadıkları paranoyayla birleşik, ‘darbe içerisinde darbe’yi derinleştirip, mutlak hakimiyet ve denetimi içeren, hiçbir muhalif ses ve dinamiğe göz açtırmayan süreklileştirilmiş bir OHAL uygulamasıyla ‘führer rejimi’ni fiili olarak hayata geçirmiş olacaklar.



 



Fakat rejim krizinin derinliğiyle birleşik düşünüldüğünde işleri çok kolay olmayacaktır. İttifaka giriştikleri milliyetçi-ulusalcı cenah, sadece bugüne kadar kaybettikleri itibar ve konumlarını geri istemekle yetinmeyerek, iktidardan daha fazla pay isteyecektir. Kuşatılmışlık sendromundan kurtulamayan AKP cenahıysa, yaşadıkları sıkışmaya rağmen köşe başlarını tutmayı esas alarak bunların etki alanını sınırlı tutmaya çalışacaktır.



 



Dereyi geçene kadar…’ anlayışıyla, ellerindekini ulusalcılarla paylaşmak durumunda kalırken,  sadece iktidar organlarında köşe başlarını tutmakla yetinmeyip, “darbe karşıtlığı” zırhıyla dinamize ettikleri Cami-sokak dinamiğini örgütlü bir güç haline getirip, SADAT gibi kontra yapılanmalar üzerinden kendi SS’lerini büyütmeye girişeceklerdir.      



 



Bu gerçekliğe gözünü kapatan, tehlikenin büyüklüğünün farkına varmadan hareket eden bir solculuk, demokratlık, devrimcilik olmaz. CHP üzerinden, yeni iktidar blokunun payandası olan sol cenah, yakın tarihin “yetmez ama evet”çilerinden daha ağır bir vebalin altına giriyor. Yeni iktidar blokunun etrafında yuvalanan ulusalcı-gerici-milliyetçi cepheye karşı, asgari demokratik taleplerden oluşan devrimci-demokratik-sosyalist bir cephede buluşmaktan başka çıkış yolu yok!..    



 



*Kanlı Pazar; 16 Şubat 1969’da Taksim Meydanı'nda ABD'nin 6. Filo'sunu protesto etmek için devrimci-ilerici gençlik örgütlerinin çağrısıyla toplanan kitleye, günler öncesinden camilerde ve sokaklarda Milli Türk Talebe Birliği’nin çağrısıyla örgütlenen satırlı-bıçaklı saldırının gerçekleşmesiyle ortaya çıkan manzaranın adıdır.