Emeğe saldırılar kapıda. Güçlü grevlere şimdiden hazırlanılmalı!
Nəriman Bakı
15 Temmuz darbe girişiminin atlatıldığı ortaya çıkar çıkmaz, MGK’nın toplanmasına iki gün varken, Erdoğan’ın başkanlık hayaline uygun olarak, daha toplanmamış kurul adına “güzel” kararlar alındığını müjdeledi. 21 Temmuz’da OHAL ilan edildi.
OHAL ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi askıya alındı, gözaltı süresi 30 güne çıkarıldı, KHK (Kanun Hükmünde Kararnameler) ve uygulamalarına karşı yargı yolları kapatıldı, OHAL uygulayıcılarına da cezadan muafiyet getirildi.
OHAL ilan edildiğinde “barınma dokunulmazlığına” özel vurgu yapılırken 27 Temmuz'da yayınlanan bir KHK ile savcılara, evlerden avukat bürolarına kadar bütün konut ve işyerlerinde “mahkeme kararı aranmaksızın aramaya karar verme” yetkisi tanındı. Basına yansıyan bir Başbakanlık genelgesine göre de devlet personeli cep telefonlarını sürekli açık tutmak zorunda, kendilerine ulaşılmaması durumunda herhangi bir mazeret kabul edilmeyecek.
Binali Yıldırım’ın “biz halka değil devlete OHAL ilan ettik” diyerek allayıp pullamasına rağmen, 12 Eylül’ün 'mirası' OHAL kanunnuna dayalı sivil görünümlü sıkıyönetim koşullarına hoşgeldiniz!..
OHAL ilan edildikten sonra hükümet uzun bir listeyle binlerce anaokul, ilkokul, lise, üniversite, gazete, dergi, radyo, TV kanalı ve Bank Asya’yı bir kalemde kapattı. Buralarda çalışan onbinlerce işçi ve emekçinin kaderi belirsizliğe büründü.
Darbe girişimi öncesi cemaat sermayesine kayyumlar aracılığıyla saldıran AKP, darbenin başarısız olmasıyla OHAL’i devreye sokarak cemaat sermayesinin üzerine çökmenin önündeki tüm pürüzleri kaldırdı.
Bir dizi holdingten bankalara kadar yayılmış cemaat sermayesi elbette ortada kalmayacak. AKP'ye tam destek karşılığı cemaate “bulaşmamış” büyüklü-küçüklü sermaye gruplarıyla başka cemaatlere peşkeş çekilecek. Bu süreç başladı bile.
Bu süreç elbette yoğun bir emek sömürüsü süreci olarak işleyecek. Bu yöndeki belirtiler de ortaya çıkmaya başladı. Henüz kesin olmamakla birlikte kapatılan vakıf üniversitelerindeki akademik personelin, garantör üniversitelerde ders saati ücreti karşılığında veya vakıfta olduğu kadro güvencesi olmadan sözleşmeli olarak çalıştırılması düşünülüyor. Ancak vakıf üniversitelerindeki akademik personele güvencesiz de olsa iş sunulurken işçi-memur personelin geleceği hala belirsiz.
Görüleceği gibi OHAL ile sadece sermaye el değiştirmekle kalmıyor, devlet elindeki tüm olanakları kullanarak azgın bir sömürü dalgasını da ortaya çıkarıyor. Ki bu da bizi 3. dalgaya götürüyor.
Sermayenin, AKP ağzıyla, “OHAL, halka değil sadece cemaate ve devlete ilan edildi” demesine bakmayın. İşçi ve emekçilere yönelecek olan saldırının küçük dalgaları da kıyıya vurmaya başladı bile. Erdoğan’ın zamanında “devleti özel sektör gibi yöneteceğim” hayalinin önündeki engeller de birer birer kaldırılıyor.
27 Temmuz KHK’sı ile YÖK personeli ve 657’ye bağlı devlet memurlarının iş güvencesi tamamen ortadan kalktı. KHK’ya göre YÖK ve devlette (kanunda özel olarak parantez içine eklemiş “işçi dahil”) bir personel hakkında en üst amirin önerisiyle alınacak bir kurul kararı o personelin işten atılması için yeterli olacak. Böylece örneğin barış imzacısı akademisyenleri kapı önüne koyamamanın yarattığı karın ağrısı KHK’deki bu hükümle giderilmiş oldu.
Darbe girişimin başarısızlığı sayesinde OHAL yetkisini kuşanan AKP eliyle işçi ve emekçilere saldırı kapsamı genişleyecek. Bu dalganın neleri içereceğini kesin biçimde söylemek şu an zor. Ancak yakın zamana kadar sermayenin sızlanma konusu yaptığı bütün haklara bir biçimde saldıracakları kesin. Bunların başında da kıdem tazminatının geldiğini söyleyebiliriz.
İşçi sınıfının son dönemde en duyarlı olduğu kıdem tazminatı konusunda bireysel emeklilik gibi bin takla atan hükümet, bugün kıdem tazminatına doğrudan saldırmanın koşullarına sahiptir.
Devletteki personel kıyımında iş güvenliği bakımından da önemli sinyaller bulunmakta. Atılan bir devlet personelinin bir daha kamuda çalışmasının yasaklanması bunlardan biri. Bunun yanında, darbeye katılmış pilotlara ve öğretmenlere bir ceza gibi gözükmesine rağmen, atılan pilotların pilotluk lisanslarını elinden alınması, öğretmenlerin öğretmenlik lisanslarının iptal edilmesi gibi uygulamalar, güvencesiz çalıştırmayı derinleştirmenin yanında emeğin baskı ve denetim altına alınmasının yeni biçimlerine dönüşebilir. Öyle ki, öncü işçi ve emekçileri siyasi tercih ve faaliyetlerinden dolayı cezaevine tıkmak yerine geçim araçlarının ellerinden alınarak açlığa terkedilmesi gibi cezalandırmalara gidilebilir.
İşçi ve emekçilerin ellerindeki tek geçim aracı olan emeğe yapılacak bu saldırının yanına örgütlenmeye yönelik bir saldırı eklenebilir. Bugün onlarca sendikanın “cemaatin sendikaları” diye bir kalemde kapatılması, örgütlenmeye yönelik saldırının ilk görünümüdür.
Bundan sonra -özellikle geniş bir terör tanımıyla- sendikasından derneğine kadar pekçok örgütlenme üzerinde denetim ve baskının daha da ağırlaşacağını söyleyebiliriz. Şu an uçuk gelebilir ama, bir gün bir hakkın korunması için yapılan gösteriyi düzenleyen sendikalar terör eylemi icra ettikleri gerekçesiyle bir gecede kapanabilir.
Örgütlenmeye yönelik saldırının bir başka cephesi de sermayenin vahşetini bir nebze durdurmaya çalışan meslek odalarına hatta kimi barolara açılacaktır. Başta Erdoğan olmak üzere iktidar, odaların önlerine nasıl engel çıkardıklarını her fırsatta dile getirdiler. Örneğin odaların dava açma yetkisine saldırı veya baroların yargı içinde -tartışmalı da olsa- sahip oldukları gücün budanması uzun süredir dillendirilen bir istekti. OHAL sayesinde meslek odaları ve barolara karşı yeni düzenlemelerin olacağını söylemek falcılık olmayacaktır.
Hükümet teknik olarak 3 aylığına OHAL ilan etmesine rağmen “bu iş 40-45 günde biter” diyerek aslında saldırı takvimini de ilan etti. Tüm dezavantajlara rağmen bugünün mevcut örgütlü işçi ve emek güçleri, özellikle işçi ve emekçilere yöneleceği açık ve kesin olan -hatta başlamış olan- saldırılara karşı OHAL’in yasakçı faşist işleyişine, tehditlerine, ödenmesi gereken tüm bedelleri göze alarak tüm gövdesiyle karşı çıkmak zorundadır.
Bunun yolu da saldırıların gelişini ve gelişimini beklemeden şimdiden çok güçlü grevlere ve genel grev hazırlıklarına girişmekten geçer. 15 Temmuz gecesi düşülen durumdan da ders alınarak hiç olmazsa bu konuda “yumurta kapıya gelmeden” yoğun ve ısrarlı bir çaba içine girilmelidir...