Umutsuzlara kıvılcım olmak

“Yeni bir hayatın acemileri”, 15 Temmuz akşamı sosyal medyadan aldılar darbe haberlerini, sonra...

Perşembe, 25 Ağustos 2016 (9 yıl 8 ay önce)

Leyla Sander




“...



Biz yeni bir hayatın acemileriyiz 





Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor 





Şiirimiz, aşkımız yeniden, 





Son kötü günleri yaşıyoruz belki 





İlk güzel günleri de yaşarız belki 





Kekre bir şey var bu havada 





Geçmişle gelecek arasında 





Acıyla sevinç arasında 





Öfkeyle bağış arasında...” (Cemal Süreya)




 



“Yeni bir hayatın acemileri”, 15 Temmuz akşamı sosyal medyadan aldılar darbe haberlerini. 16'sında 'ne oluyoruz' şaşkınlığıyla duraksadılar. Sapla samanın birbirine karıştığı, kaosun, karanlığın ve bilinmezliğin dehşetiyle sarsıldılar.



 



Bu coğrafyanın acıyla, işkenceyle, hapis ve sürgünle karşılaşmış ileri yaştaki insanlarından kısmen farklıydı duyguları. Ne olduğunu araştırmaya, anlamaya, adlandırmaya çalıştılar.



 



Onlar, 3 yıl önce Gezi İsyanı'nı ateşleyen ağabeylerinin, akranlarının, komşularının ardıllarıydı. Aynı zamanda onlar, faşist gericiliğin sopayla terbiye etmeye, havuçla teslim almaya çalıştığı pek ciddiye alınmayan bir kuşaktı. Gençtiler, deneyimsiz ve donanımsızdılar. 'En ileri' olanları bile böylesi dönemleri internetten, romanların satır aralarından, bir biçimde yüz yüze gelmiş “büyüklerinin” doğrudan anlatılmayan, dehşeti alçak sesle beslenen konuşmalarından biliyorlardı. O yüzden “darbenin nasıl bir şey olduğunu” o gece 'büyüklerinden' öğrenmeye çalıştılar.



 



O 'büyükler' ise harekatın sarsaklığına, zamanlamasına, sergilenen saçmalıklara bakarak “bu pek de bir darbeye benzemiyor ama... dur bakalım ne olacak” tereddütü içindeydiler. İlerleyen saatler ve günlerde bu tereddüt yerini koyu bir karamsarlığa bıraktı.



 



Onlarla yolunuz kesiştiğinde o çaresizlik, o çıkışsızlık ve ne yapacağını, ne düşüneceğini bilememe hali çarpıyor insanı. Derin bir umutsuzluk denizinde kulaç atıyorlar, moraller alabildiğine bozuk, ne söylerseniz söyleyin ille de bardağın boş kısmı... Onu doldurmayı hayal etmelerini sağlayamıyorsunuz. Kendi aralarındaki sohbetler gelip gelip bu noktada düğümleniyor.



 



Birbirlerini ve henüz umudunu yitirmemiş olanları da bu ruh haliyle etkileyerek aslında farkında olmadan kendilerini de yanlarındakileri de faşizmin ve AKP kliğinin psikolojik savaşının 'kurbanına' dönüştürüyorlar.



 



Umutsuzluklarının çıkış aldığı noktalardan başta geleni, AKP'nin peşinden sürüklenen kitlenin ruh hali ve yönelimleri... Bunca olumsuzluğa rağmen hala AKP'nin peşinden giden kitleyi “koyun sürüsü” olarak görüyorlar. “Bu ülke yaşanmaz hale geldi”, “Başka ülkelere gidelim” tarzında bireysel kurtuluş projeleri şekilleniyor. Ama o kadar... Çünkü kaçışın sonu yok! Birkaç argüman ortaya atınca bunu şıp diye kavrıyorlar.



 



Kimilerinde umutsuzluk halleri ve sürekli bunun konuşuluyor olması bir tür terapi haline gelmiş durumda. Konuşarak adeta rahatlıyorlar. Bu minvaldeki sohbetlerle iç boşaltmış oluyorlar. Geçici bir süre rahatlıyorlar. Bir süre sonra bu yeniden önüne geçilmez bir ihtiyaç ve alışkanlık haline geliyor. Topluma sinsi bir biçimde yayılıyor.



 



Bu kategori esas olarak orta yaş ve üzerinde olanlardan oluşuyor. Gençlerde durum biraz daha farklı. Aynı ruh hali ortak kesen olsa da tepki birikimi ağır basıyor. Ancak siyasal yönelim ve çıkış konusunda tıkanıyorlar. Ama gençler en azından merak ediyorlar, tartışıyorlar, genel (ortak) bir çıkış yolu arıyorlar.



 



Yığınakta yapılan hatalar çıkıyor önlerine bu kez. Ne yapmak gerektiği reçetevari basitlikte olamıyor çünkü. Bu ortaya atılsa bile birikim ve arkaplan hazinesinden yoksunluk dikiliveriyor hemen karşılarına...



 



Kimileri, her şeyin AKP'nin ve Erdoğan'ın komploları ve planları dahilinde işlediğini düşünüyor. Ne zaman bir “direniş dinamiği”nden, umut verecek toplumsal dinamiklerden sözedilecek olsa, onu bile AKP parmağıyla açıklama eğilimindeler.



 



AKP ve Erdoğan'a indirgenmiş tepki biriktikçe onları olduğundan güçlü görme eğilimi de bunun peşinden geliyor. Bu da umutsuzluğun bir başka kaynağı.



 



Meşhur “demokrasi nöbetleri”ndeki kitlenin duruşuna dair kimi çizgiler gündeme getirildiğinde, hele bu durum inatçı bir militanlıkla sokakları evleri haline getiren Gezi isyancılarının tutumuyla kıyaslandığında düşünmeye başlıyorlar. İstanbul'un, Ankara'nın kimliğinden soyundurulmaya çalışılan meydanlarında, sokaklarında sırf oraya bedavadan gelsinler diye ulaşım ücreti kaldırılan, bedava akşam yemeği 'olanağı'yla evlerinden çıkarılan, oturduğu yerde çekirdek çitleyip etrafı seyreden, arada bir ellerindeki bayrağı hatırlayıp bezgin bezgin birkaç kez salladığı bir topluluk oysa onlar. Sıkı laikçilerin “Şeriat geliyor!” diye paçalarını tutuşturanlar en iyi bildikleri sloganı atıyorlar arada bir: “Ya Allah bismillah allah-u ekber!” Kendileri gibilerini tek bir ideolojik çerçevede birleştiriyor bu slogan. Ezberlemesi kolay, atması kolay...



 



“Umutsuzlar”ın genç kesimi bardağın dolu yanına ilişkin göstergeler ve dinamikler anlatılmaya çalışıldığında ilgiyle dinliyor ve anlamaya çalışıyor. Ama orta yaş üzerinde olanlarda bu yan oldukça zayıf, ne kadar anlatırsan anlat mutlaka gerekçeler getiriyorlar. AKP'nin peşinde sürüklediği kitlenin asla değişmeyeceğine dair -kendi dar günlük yaşamlarından tekil örneklere dayanarak- umutsuzluğu büyütüyorlar. En geri kitlelerin dahi yeni tarihsel koşullar oluştuğunda nasıl dönüşebildiklerine dair örnekler onlara oldukça soyut ya da geçici, istisnai, tesadüfi şeyler gibi geliyor.



 



Gezi örneği üzerinden konuştuğumuzda kendilerinin de bir biçimde içinde yer aldıkları o günleri büyük bir coşkuyla resmediyorlar. Ne var ki, çok uzak bir geçmişte kalmış nostaljik bir anıdan söz eder gibi hüzünlüler. Bu, birincisi Gezi'yi doğru okuyamamaktan kaynaklanıyor. Bir zamanların “Gezi fetişizmi”, yerini Geziye ilişkin “hafıza kaybı”na bırakmış durumda. “Gezi yaşandı, tüketildi ve bitti” havasındalar adeta. Oysa Gezi'yi oluşturan ve ortaya çıkaran dinamikler yok olmadı, bir yerlere gitmedi, dünya yüzünden silinmedi. Öte yandan aynı Gezi, yine benzer koyu bir karamsarlık ortamında patlak vermişti. Toplumu ve süreçleri diyalektik materyalist yöntemle ve tarihsel bir perspektifle okuyan devrimci Marksistler dışında o günün koşullarında onu da kimse 'beklemiyor', “bu ülkede böyle şeylerin olabileceğine” ihtimal bile vermiyordu. Ama alttan alta biriken tepki ve öfke Gezi'de patladı, dipte mayalanan ve çıplak gözle görünemeyen görkemli bir biçimde yüzeye vurdu.



 



Burjuvazinin ve AKP Hükümeti'nin yüreğini ağzına getiren kitlesel ayağa kalkışın yarattığı özgüven ve başarma iradesi elle tutulabilecek kadar berrak ve somuttu. Katılan herkesin deneyim hazinesini asla unutamayacağı/silemeyeceği derslerle doldurdu, misyonunu oynadı ve daha ileri noktalara götürülemediği, ortak bir program ve hedefler bütününe ulaşılamadığı için önce kent ve mahalle forumları şeklinde sürdü daha sonra da sönümlendi. Toplumsal-siyasal tarih de zaten böyle oluşmaz mı? “Geçmişle gelecek arasında/Acıyla sevinç arasında”...



 



Elbette “aynı suda ikinci kez yıkanılamaz”. Gezi'yi aynı biçimde tekrarlamaya çalışmak ya da bu hayalle kolları kavuşturup beklemek sadece yararsız değil zararlıdır. Bugün yapılması gerekenler için emek ve çaba harcamayı engeller. Ondan da önce gözlerde perde oluşturur, günün görev ve sorumluluklarının görülmesini perdeler. Tabii ki şimdi geride kalmış olan Gezi'nin kazandırdığı deneyimlerle de donanmış durumdayız. Ama köprünün altından çok su aktığını da görmek gerekiyor. Yeni Gezi'leri özlüyor, o günlerin ruh halini yeniden yaşamak istiyorsak eğer her şeyden önce rüzgara göre yelken açmayı bırakmalıyız. Tıpkı tarihin oluşumunu tribünlerde oturarak seyretmekten vazgeçmemiz gerektiği gibi...