12 Eylül yaşıyor

36 koca yıl geçti faşist darbenin üzerinden. Hala örgütlenmek yasak, hala cop, hala işkence, infaz

Pazartesi, 12 Eylül 2016 (9 yıl 7 ay önce)

Gece yarısını çoktan geçmişti. Ablamın başımı okşayan elleriyle uyandım. Acı ve korkuyla yüzüme bakıp bir şeyler söylüyordu. “Kalk canım, polis geldi!...



 



7 yaşındaydım, 1980 Eylül’üydü ve çocuk gözlerimle evi talan etmeye koyulmuş yüzleri asık, ellerinde kocaman silahlar olan adamlara bakıyordum, telsiz sesleri bilmediğim bir acıyla tanıştırdı o gece beni. Yatağımın sağını solunu kurcalamaya başladıklarında yumruk yaptığım ellerimle gözlerimi oğuşturarak çıktım yorganın altından. Abimi soruyorlardı; o hep güleç, herkesi güldüren, tüm mahallelinin sevdiği abimi… Salona girdiğimde gecekondumuzu nasıl bir felaketin vurduğunu daha iyi anladım. Kitaplar darmadağın yerlere atılmıştı; yorganlar, döşekler yırtılmış, didik didik edilmişti. Ama hiçbirisi annemin gözlerinden dökülen yaşlar kadar anlatamıyordu 12 Eylül’ü. Beni alıp göğsüne bastırdı, yanağından süzülen yaşlar yüzüme düşüyordu. Annemin güçten kesilmiş kollarından kurtulup bahçeye çıktım, evin etrafını askerler çevirmişti. Bir yanıp bir sönen mavi ışıkların arasından yükselen sert bir ses azarlayarak içeri gönderdi beni.



 



Gün ışıdığında bambaşka bir mahalleyle karşılaştım; tenekelerle trampet çalıp küçük adımlarımızla yürüyüş yaptığımız sokakların rengi değişmişti o gece. Köşebaşlarında bekleyen parkalı ağabeyler yoktu bugün. Daha önce yollarımızdan hiç geçmeyen içi asker dolu cemselerin gürültüsü esir almıştı mahalleyi. Kimse gülmüyordu, postal sesleri alıp götürmüştü insanların yüzlerindeki gülümsemeyi. Sanki her evden, sanki her sokaktan bir cenaze kaldırılmıştı. Alican abiyi gördüm giden cemselerden birinin içinde, yüzünde kan, ellerinde kelepçe vardı. Sonra Newroz ablanın, Metin abinin, sonra Elvan’ın götürüldüğünü duyduk. Demiryolcu Hasan abinin kafasını dipçikle yarmışlar biraz diklenince; ‘bu işyerinde grev var’ önlüğünü neredeyse hiç çıkarmazdı üzerinden. Sonra Ayşe abla… Pos bıyıklı abiler, sert bakışlı ama alabildiğine şefkatli ablalar evimizde her toplandığında bana mutlaka bir şeker getiren Ayşe ablam da yoktu artık. Birkaç gün sonra sanki unutmuşlar gibi ablamı almaya geldiler, başımı okşayan ellerinin sıcaklığı kaldı bende.



 





 



Artık kimse toplanmıyordu evimizde, sanki yer yarılmıştı da içine girmişti herkes. Babam işe gitmez olmuştu, fabrikasını kapatmışlar diye anlatıyordu anneme. Oysa madenci Arif abi her sabah aynı inatla tırmanıyordu dik yokuşu. Her sabah gülümseyerek evden çıkıyor, ‘Ne haber kılçık!..’ diyerek bana göz kırpıyor ve yola düşüyordu, seviyordum kömür karası bulaşmış yüzündeki gülümsemeyi. Bir akşam gözünden akan iki damla yaşla döndü mahalleye, grev önlüğünü çıkarıp çöpe attı eli titreyerek, “Gelmeyecekler kılçık, gelmeyecekler” dedi boğazında yumru olmuş sesiyle. Tam 80 bin arkadaşıyla, sabırla bekledi Arif abi, tıpkı benim küçük gecekondumuzun tekrar dolmasını beklediğim gibi. Gelmediler…En uyanığı Salih çıktı diyordu mahalleli, hangi vakit geçti sınırı, ne zaman vardı Almanya‘ya aklım ermedi hiç, uzaktı Almanya çok uzak.Telsiz sesleri bölüyordu uykumuzu artık, postallar çiğniyordu çocuk gülüşlerimizi…



 



Darbeden 17 gün sonra küçücük bir gülümseme gördüm geride kalan insanların yüzünde. “İlk kurşun!..” diye fısıldaşıyordu komşular. “Osman saatlerce çatışmış, son kurşununa kadar” “Bağcılar’da… inşaat… bomba…” Ne Bağcılar’ın yerini biliyordum, ne Osman’ın kim olduğunu. Ama anladım ki o gece anneme gözyaşı döktürenlere, Ayşe ablamın şekerlerinden beni mahrum bırakanlara, sokaklarımızdaki gülüşleri alıp götürenlere sıkılmış ilk kurşundu Osman. O günden sonra ne zaman silah sesleri yarsa gecenin karanlığını Ayşe abla kapıdan girip kucak dolusu şeker getirecekmiş gibi bekledim hep.



 



Türkiyem Türkiyem cennetim…” çığlıkları dolduruyordu televizyon ekranını. O ‘cennetin’ ortasına kurdukları darağacında astılar Adalı’yı Ekim’in 7’sinde. 25 Ekim’de Serdar Soyergin aynı urganla aslıdı cennetin bahçelerinde. Ben çocuktum, ama çocuk olmana aldırmıyordu cennetin sahipleri. Benden 10 yaş büyüktü Erdal Eren asıldığında. Sonra Kadir Tandoğan, sonra Mustafa Özenç, İlyas Has, sonra Hıdır Aslan çekildi ipe… Sanki asarak, sanki vurarak bitireceklerdi o zaman adını bile söyleyemediğim sosyalizm umudunu. Korkusuydu Mamak çocukluğumun, umudu Diyarbakır, Metris. Bitiremediler çocuk ruhumuzdaki umudu…



 



12 Eylül 1980… Tam 650 bin Elvan abiyi, Ayşe ablayı, umudu, direnci yeşil kamyonlara doldurup götürdüler o yıl.



 



366 kişi kuşkulu şekilde öldü dediler o yıl, oysa kimsenin kuşkusu yoktu nasıl öldürüldüklerinden. Zeki Yumurtacı sokak ortasında infaz edildi tıpkı bugün Alaattin Karadağ’ı vurdukları gibi, Adil Can‘ı demir parmaklıkların ardında öldürdüler, tıpkı direncin mirasçısı Engin Ceber gibi…



 



171 devrimci demokrat işkence edilerek öldürüldü, öldürerek bitireceklerini sandılar analarımızın Remzi’lere gebe olduğuna aldırmadan…



 



39 ton gazete ve dergiyi imha ettiler, tarih boyunca hep korktular yazdıklarımızdan.



 



23 bin derneği kapattı darbeciler, 937 film sakıncalıydı 12 Eylül 1980’de, üç kişinin bir araya gelmesi suç…



 



36 yıl geçti aradan… Hala grevleri yasaklıyorlar keyiflerince, sendikalaşmak için hala direniyor işçiler. Hala kapitalizmin korkusu büyüyor metalde, camda, Amasya madenlerinde… 35 koca yıl geçti faşist darbenin üzerinden. Hala örgütlenmek yasak, hala cop, hala işkence, infaz… Belki bütün mahalleyi ezdi geçti 12 Eylül faşist darbesi, ama çocuk gözlerimizdeki gülüşü bitiremedi…



 



Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek/ Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…