Geniş kitleleri kucaklayan serhildanlar perspektifi esas alınmalıdır!..
Kürtlerin elindeki belediyelere polis zoruyla el konulması, inkar ve ilhak politikasının en çiğ biçimlerde tazelendiği görüntülere sahne oldu. Polisin binalara dalış biçimi, ardından yaptığı açıklamalar, “ele geçirilen” binalara devasa boyutlarda Türk bayrakları asılması, çalışanlara ve binaların önünde toplanan halka dönük saldırgan tutum, devlet erkanından ardı ardına yapılan pervasız açıklamalar… halkın inisiyatif ve öz iradesini kırmak için bu dalganın sonuna kadar götürülmek istendiğinin göstergeleri.
Tayyip Erdoğan’ın “daha önce yapılmalıydı”, Kürt düşmanlığı konusunda oldukça aktif bir başbakanlık profili sergileyen Binali Yıldırım’ın “arkası gelecek” dediği bu saldırının basına yansıyan fotoğrafları her şeyi özetliyor: Cunta dönemlerindeki haki üniformalı silahlıların yerine lacivert üniformalıların geçtiği bir darbe halidir bu.
Vali yardımcıları ya da kaymakamların kayyum olarak atandığı belediyelerden Van/Erciş ile Erzurum/Hınıs’a ilişkin haberler, faşist zorbalığın ifadesi olan kayyum saldırısının ulaşabileceği noktaları olduğu kadar amacını da açıkça gösteriyor:
Van'da kayyum atanan Erciş Belediyesi'nde Kürtçe tabelanın üzerinin Türk bayrağı ile kapatılmasının ardından bugün de belediyenin yanından geçen halk polisin hakaretlerine uğradı. Kayyum atandığı gün belediyenin önünden geçerken polislere, "Alın size demokrasi" dediği gerekçesiyle gözaltına alınan Şiyar Demir ile HDP ve DBP'li yöneticiler İbrahim Talay, Şaban Elbir ile Esat Savcı isimli kişi de İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde tutulmaya devam ediyor.
Erzurum'un Hınıs Belediyesi de polis karakoluna çevrildi. Önü bariyerlerle kapatılan belediyenin camlarına Türk bayrakları asıldı. Kayyum olarak atanan Bülent Ay'ın talimatıyla abluka altına alınan belediyenin önüne çok sayıda polis ve zırhlı araç getirildi.
Rejimin Kürt halkına dönük kapsamlı saldırganlığının kendi içinde sıçramalı bir nitelik kazandığı bu konsept, onlarca yıllık betonlaşmış Kürt düşmanlığı politikalarının postmodernizme has bir bulamaçla güncellenmesinden başka bir şey değil.
Diyadin’de indirilen Kürtçe tabelanın tepkiler üzerine yeniden asılması bunun somut ifadesidir. Sadece bu örnek bile konseptin bir çeşit TRT6 pratiğiyle içiçe yürüyeceğini gösteriyor.
Kürt ulusal mücadelesinin, burjuvasından-küçük burjuvasına, dindarından-milliyetçisine kadar geniş bir Kürtlük bilinci yarattığı biliniyor. Güncellenen “politika” da bu gerçeğin dikkate alınması üzerinden yürütülmeye çalışılıyor.
Bu bilincin dikkate alındığı ama içeriğin boşaltıldığı bir konsepttir bu...
Kürde, direnme dinamiklerinden, yaratılmış değer ve kültürden arınmış, Barzanici bir milliyetçilik sunuluyor. Kürt halkı, dinle-kabuk haline gelmiş burjuva milliyetçiliğin içiçe geçtiği bu posayı “kabul edenler”-“etmeyenler” gibi bir ayrışmaya zorlanıyor.
O nedenle de Kürt siyasi hareketinin Abdullah Öcalan’ın son mesajı üzerinden yeni bir beklenti-beklentisizlik kıskacı içine sıkışma olasılığı bile dün olduğundan daha tehlikeli sonuçlara gebedir.
Çünkü bu saldırı artık bir halkın zorlu mücadelelerle kazandığı ama aynı zamanda örgütlü gücünün korunmasının garantisi haline getirdiği mevzilerine dönük bir taarruzdur. Halkı içten çözme taarruzu…
Silahın-zulmün-dehşetin-gaspın; çürümüş havuçla içiçe geçtiği ve halkın bu konseptle sisteme bağlanmasının esas alındığı bir saldırı…
Dolayısıyla, hangi başka niyet ve amaçla olursa olsun bunu kolaylaştıracak her dar görüşlü tutum ve politikanın, yanlış eylem biçimleriyla oyalanma ya da altı boş beklentilere kapılmanın sonuçları ağır olacaktır.
Belediyelerin işgal edilmesinden hemen sonra yayınladığı bayram mesajında PKK ve YPG’ye dönük saldırgan açıklamaları sürdüren Tayyip Erdoğan’ın “Artık bölge halkının da açıktan tavır aldığı bu örgüt, her geçen gün daha fazla köşeye sıkışmaktadır. Güvenlik güçlerimizle ve bölgedeki kardeşlerimizle el ele vererek Türkiye’yi PKK belasından kurtarmakta kararlıyız” sözleri hangi hesaplarla yola çıktıklarının açık ifadesidir.
Yıllardır tarifsiz acı ve kayıplar yaşayan Kürt halkının anlaşılır yorgunluklarına, özellikle de orta sınıfların bu yorgunluklar üzerinden yaşadığı ciddi ruhsal kırılmalara oynama üzerine inşa edilen bu saldırganlığın, bölge halkının baskı ve zorbalıkla bunaltılmaya devam edilmesi dışında cemaatler-tarikatlar-aş-iş üzerinden örgütlenme çabasıyla içiçe geçirilerek yürütüleceği anlaşılıyor. Daha diri dinamiklerin pervasızca ezilmesi, daha geniş kesimlerin ise çürümüş havuçlarla sisteme bağlanması biçiminde…

Kürt halkının bu zokayı yutmayacağı bir kez daha görülecektir. Keza aynı yorgunluk hesapları üzerinden sayısız sefer düzenlendi bugüne kadar. Her defasında geri tepen sayısız “işgal” ...Fakat…
Fakat son 1 yılda yaşanan dizginsiz saldırıların burjuva sınıfların çeşitli katmanlarını nasıl etkilediği az çok bilinmektedir. Süreçlere herşeyden önce mülkiyet ilişkileri ve ticari çıkarlar içinden bakan, “barış” siyaseti yıllarında yeni bir yaşam tarzı ve buna uygun beklentiler içine giren azımsanmayacak bir kesimin sözkonusu olduğunu biliyoruz. Sistem şimdi hem bu kesimleri hem de geçmişten beri süregelen tarikat-cemaat-Hizbullah-aşiret gibi ilişkilerini sözünü ettiğimiz o postmodern lapayla “örgütleyerek”, Kürt hareketi karşısında kendi cephesini oluşturmak istiyor.
Bunun tutup tutmayacağını, niyetlerden de bağımsız olarak, hızla üretilecek karşı konsept ve mücadele hattı belirleyecektir. Bu da sadece askeri eylemleri, gerilla gücünü değil, toplumun hemen tüm katmanlarını içine almayı esas alan bir serhildan programı ve perspektifine dönüştürülmelidir.
Yarattığı manevi gücün nasıl bir tarihsel anlam taşıdığını bilmekle birlikte, ulusal direnişin en net kesimleriyle sınırlı kalması başta olmak üzere ciddi bir toplumsal ön hazırlıktan ve olası sonuçları önden görüp etkisizleştirme perspektifinden yoksun olduğu anlaşılan özyönetim direnişi, bu açılardan yeniden irdelenip, çıkarılan dersler ve yeni taarruzun kapsamı-içeriğine uygun politikalarla geliştirilmelidir.
Fakat bu sadece Kürt hareketinin sorunu değil, tüm toplumsal direniş dinamiklerinin sorunudur. Türkiye cephesindeki sessizlik, özyönetim direnişi döneminde olduğu gibi kırılamadığı sürece bu fütursuz saldırganlık püskürtülemez! Hızla ortak bir akıl ve tutum geliştiremezlerse de bu gidişat telafisi güç sonuçlara doğru ilerliyor.
Kürt halkına yalnız olmadığı duygusunu yaşatacak ve direnme azmini bileyecek bir destek ve dayanışma gücüne ihtiyaç var! Bu açıdan da işçi sınıfı başta olmak üzere Türkiye’deki tüm toplumsal dinamiklerin hızla tutum alması ve birleşik bir mücadele hattını örmesi dün olduğundan daha fazla yakıcıdır.