Osman, tümüyle hakedilmiş biçimde “TİKB ruhunun mimarı” olarak bilinir
29 Eylül 1980…
Her tarihsel dönem -özellikle de her sınıf, parti ya da örgüt tarafından- kendisini simgeleyen kimi çarpıcı olayların yanında iz bırakan kimi ünlü bireyleriyle de anılır. Bu bireyler, kendilerine o ünü kazandıran ‘herkesten farklı‘ düşünce ve eylemlerin sahibi olmanın yanında o kesitin insan malzemesinin karakteristik çizgilerini yansıtan “tipik” temsilcileri olmak gibi de bir özelliğe sahiplerdir.
Tarihi tümüyle ünlü bireylerin ya da küçük grupların eylemine indirgeyen idealist tarih anlayışı, bu simgesel durumu abese vardırarak, süreçlerin gelişimini tümüyle -hakiki ya da şişirilmiş- bu bireylerin düşünce ve eylemlerine bağlayarak “anlatır”. Bu tarih anlayışında genellikle sadece “kahramanlar ve hainler”, “olağanüstüler ve sıradanlar”, “cesurlar ve korkaklar” vb. vb.vardır. Bu düz mantık -doğası gereği- bol bol “fetiş” üretir.
Tarihi her şeyden önce her sınıfın ekonomik varlık koşullarından kaynaklanan sınıflararası mücadelenin ürünü olarak gören materyalist tarih anlayışı da tarihte bireylerin rolünü kabul eder etmesine fakat o bunu belirli tarihsel koşullarla bağlantılı olarak, o nesnel çerçeve içinde oynanan rol ve onun sonuçlarına dayalı olarak tanır.
* * *
Osman Yaşar Yoldaşcan, kendisini az çok tanıyan her devrimcinin saygıyla andığı ama biz komünistlerin gözünde çok daha ‘özel‘ bir yeri olan sembol isimlerden biridir.
Osman aslında sadece ‘bize ait‘ değildir. ‘68 Kuşağı olarak adlandırılan ve Türkiye devrimci hareketinin yıllar sonra yeniden doğumuna ebelik etmiş bir kuşağın karakteristik özelliklerinin gerçekten de rafine temsilcilerinden biridir. Sistemin vaat ettiği rahat bir gelecek ve kariyer imkanlarını elinin tersiyle iterek kendisini bütün benliğiyle insanlığın kurtuluşu davasına adayan devrimci idealizm başta olmak üzere o kuşağa has bütün çizgileri Osman’da fazlasıyla bulabilirsiniz. Bunların içinden bilinçli bir adanmışlığın yanında gözükara bir militanlığın, tehlikeler ve zorluklar karşısında yüzgeri etmeyi aklına bile getirmeyen inatçı bir irade gücünün, yorulmak bilmeyen bir çalışkanlık ile hayatı dolu dolu yaşayan ve hep yeni ufuklara yelken açan bir dinamizmin altını biraz daha kalınca çizmek galiba daha doğru olur.
Bu temel üzerinde Osman aynı zamanda ‘biz’dir. Kolektif olarak tabii ki sadece ‘bize has‘ olmayan -bu çok ahmakça bir narsizm olur zaten- fakat bizlerin o kuşağında kendine özgü çizgiler kazanmış biçimde kristalize olan, bu anlamda ‘bizi biz yapan’ özgün özelliklerin de en fazlasını bünyesinde toplamış olan sembol bir figürdür Osman. Devrimciliğin ve militanlık dahil onun bütün temel değerleri ve gereklerinin herhangi bir devrimcilik olarak değil ML ideoloji ve komünizm tarihsel amacı temelinde proletarya devrimciliği olarak anlaşılıp içselleştirilmesi başta olmak üzere tümüyle hak edilmiş biçimde “TİKB ruhunun mimarı” olarak tanımlanıp anılmasının nedeni de budur zaten.
Osman’ı kendi içimizde de gerçekten ‘farklı ve özel‘ kılan nedir?.. Birçokları bunu, onun en gelişkin yönlerinin başında gelen askeri ve teknik zekası ve yetenekleri ile bu alanlarda sergilediği hayranlık verici pratik ile sınırlar. Osman’ı muhtemelen farkına bile varmadan “parça devrimci” konumuna düşüren bu kadar dar bir Osman algılamasının yaygınlığında, devrimci militanlığı belirli biçim ve eylemlere indirgeyen yüzeysel ve biraz da marazi bir militanlık kavrayışının rolü büyüktür.
Bu sınırlı militanlık anlayışı, Osman’ın militanlığının ‘göze hitap eden’ yani zaten çıplak gözle de görülebilen pratik yönünü görmesine görür fakat onun bu pratik militanlığının ya da pratikteki militanlığının da temelinde yatan -ayrıca onu başkalarınınkinden içeriksel olarak farklı kılan- teorideki militanlığını, ideolojik militanlığını, hayat karşısındaki duruşunun militanlığını, kısacası devrimcilik anlayışı ve tarzının bütününde cisimleşen militanlığı, bunun anlam ve önemini, diğerleri üzerindeki belirleyici etkisini çoğu kez gözden kaçırır.
Burada anlatmak istediğimizi birkaç somut çizgiyle kafalarda canlandırmaya çalışacak olursak, Osman eğer ML’yi ve proletarya sosyalizmini esas alan bir dünya görüşü ve devrimcilik anlayışı temelinde hareket etmemiş olsaydı, onun militanlık pratiği de en başta düzey, kapsam ve dayanıklılık bakımlarından açıktır ki çok farklı bir grafik çizerdi. Aynı şekilde, teorik ve ideolojik olarak Üç Dünya Teorisi ve Maoculuktan, siyasal ve örgütsel olarak HK oportünizminden kopma iradesini gösterememiş olsaydı, sadece militanlığı da değil bir bütün olarak devrimciliği kimbilir nasıl bir seyir izlerdi?..
* * *
“Gelişmede bütünsellik ve sürekliliğin sağlanamaması” gibi bir sorunumuz var bizim. Kolektif olarak tarihsel gelişim seyrimize de damgasını vuran yapısal zaaflarımızdan biri de bu ne yazık ki! Bazı yönlerden TDH için de “ölçü koyan” öncü tutum ve özelliklerin sahibi olduğumuz halde, aynı kesitlerde hemen bunlara bitişik konu ve alanlarda en gerilerde kalan bir yetersizlik ve zayıflık sergilemekten kurtulamadık; bu ‘bütünlük‘ zaafiyetinin yanında tarihsel bakımdan herkesten önce ‘bizimle anılan‘, ‘bizi çağrıştıran‘ çizgi ve özelliklerimizin dahi silikleşip adeta ‘anılarda kaldığı‘ bir ‘süreklilik’ sorunu yaşamaktan da maalesef uzak kalamadık. Bu ‘parçalılık‘ ve ‘kesiklilik‘ hali elbetteki her dönem -ve herkeste- aynı ölçü ve yoğunluklarda yaşanmadı, makasın görece daraldığı ya da daha da açıldığı kesitler oldu, ihmal edilen ya da geride kalan yönler farklılaştı, vs. vs. Fakat biz bu çemberi kadrosal özellikler ve kadroların bireysel gelişim süreçleri açısından da bir türlü kıramadık.
Bugün Osman’ı bu gerçeğin ışığında düşününce, hem kolektifin gelişim düzeyi hem de kadrosal özellikler bakımından onun ve o dönemin farkı -acı verecek bir biçimde- daha çıplak ve net olarak gösteriyor kendisini. Aynı zaaf gerçi o dönemde ve o dönemin kadrolarında da vardı. “Olağanüstü” sıfatını hak edecek ölçüde gelişmiş yönlerine karşın bariz bir zayıflık gösteren yönlerinin de varlığı ile bizzat Osman gerçeği bunun somut bir örneğidir. Fakat o dönemin yine Osman gerçeğinden görebileceğimiz farkı şuradadır: Bütünlük yoksunluğundan kaynaklanan dengesizlik, gelişkin yönler ile gelişmemiş yanlar arasındaki makas, kolektif düzeyinde olduğu gibi bireysel düzlemlerde de bugün olduğu kadar büyük değildir.
Bireysel yetenek ve özellikler bakımından Osman, özellikle askeri ve teknolojik yetenekleri ile yaratıcı zeka ve yeni olanı deneme cesareti bakımlarından içimizde ‘en ileri‘nin temsilcisiydi. Fakat bunların yanında örneğin teorik yönden ya da kitle örgütçülüğü bakımlarından vb. aynı şey söylenemezdi. Yalnız aradaki açının büyük ve derin olmamasının yanında, kolektifin o dönemki ilişki sistematiği ve organ bileşimi içerisinde bu zayıflıkların tayin edici bir rol oynaması da söz konusu değildi. Aradaki güçlü yoldaşlık bağlarının hem bir sonucu ama ondan da önce o bağlara da o sıkılık ve gücü kazandıran temel etken olarak herkes, kendinde eksik ya da gelişmemiş olanı karşısındakilerin “fazlalıkları” sayesinde kapatma olanağı bulmakla kalmıyor; zayıf kaldığı yönlerde dengeleyici, hata ve savrulmalarını önleyici bu dinamiklerin varlığını bilmekten kaynaklanan bir güven ve rahatlıkla hareket etme olanağını bulabiliyordu. Ayrıca bu ilişki aritmetik bir toplama ilişkisi şeklinde değildi, birbirini tamamlamakla kalmayıp zayıf kalınan yönlerde gelişmeye de zorlayan geometrik bir sinerji ilişkisi olarak şekillenen devrimci bir ilişkiydi. Herkesin birbirinde sadece zayıf yönlerini değil güçlü yönlerini de gördüğü, bu anlamda herkesin birbirini hem tamamladığı hem altını çizdiği bir bütünlük ilişkisiydi. Örgüt olmanın, devrimci anlamda örgütlü olmanın, kolektif bir birey olmanın temelini de bu oluşturmaz mı zaten? Komünistler arasındaki gerçek anlamda yoldaşlık ilişkileriyle gerçek ya da hayali göreli üstünlüklere dayalı hırs ve iddiaların konuşturulduğu burjuva bireyci ilişkiler arasındaki fark burada yatmaz mı? Dolayısıyla bu kolektif bütünlük/bütünleme ilişkisinin bizzat kendisi hem kolektifin gelişimi hem de bireylerin komünist gelişme ve mükemmelleşme süreçlerini sürekli ileriye doğru iten çok güçlü bir gelişim dinamiği işlevini gördü. Bu gerçeği kolektifin gelişme tarihindeki dönem farklılıklarından da görebiliriz. Bu sistematiğin işlediği, bu kolektif bütünleme ilişkisinin güçlü olduğu dönemler, kolektifin de bireylerin gelişme süreçlerinin de hızlı, çarpıcı ve en önemlisi devrimci bir hatta geliştiği dönemlerdir. Tersiyse hep tersi sonuçlar doğurmuştur.
Osman’ın rolü burada da ‘özel‘di. O ‘en ileriyi’ temsil ettiği alan ve yönlerde kolektifi de ileriye doğru çeken zaten öncü bir konumun sahibiydi fakat onların dışında kalan konu ve alanlarda da siyaset bilimcilerin “yumuşak güç” olarak tanımladıkları tarzda bir ‘otorite’ ağırlığına sahipti. Örneğin teorik konularda yazı yazanlarımız, fikirlerini önce onunla paylaşıp onun görüşlerini almayı önemserlerdi. Osman zaten az konuşur, uzun ve ayrıntılı değerlendirmeler yapmazdı belki ama bazen tek bir kelime hatta sevimli bir mimikle ortaya koyduğu tepkileriyle muhatabına her zaman çok şey anlatmayı başarırdı. Bu, Osman’ın devrimci mantığına, ölçülerine ve sezgilerine duyulan güvenin bir ifadesi ve bu ilişki de zaten bu güvenin ortaya çıkardığı bir ilişkiydi. Aynı şeyi örgütçülerin Osman’la ilişkilerinde de görebilirdiniz. Osman’ın kendisi de iyi bir örgütçüydü ama onun örgütçülüğü yeni alan açılımları yaratıp yeni ilişkiler kurmakta başarılı bir ‘kitle örgütçülüğü’nden çok, ilişkilere derinlik kazandırmakta başarılı bir ‘kadro örgütçülüğü’ydü. Ama kitle örgütçülerimiz bile yaptıklarını ve projelerini Osman’la paylaşıp onun onayından geçirmeyi gözetirlerdi. Kısacası, kolektif adına yeni teorik ve politik açılımlardan tayin edici sonuçlar doğurabilecek pratik adımlar ve eylem kararlarına kadar her konuda Osman faktörünün özel bir rolü ve ağırlığı vardı. Çünkü o, hepimizden farklı olarak, edinilmesi kolay olmayan nitelik ve yeteneklerin sahibi olmanın yanında asıl göreli olarak gelişkin bir devrimci bütünlüğe en yakın olanımızdı, yani ‘en bütün’ümüzdü.
Onun boşluğunu hep hissetmemizin ve Osman’ı her geçen yıl biraz daha fazla aramamızın nedeni bu olsa gerek!..
(*) Bu yazı daha önce "Osman'ı düşünürken..." başlığıyla yayınlanmıştır
Osman Yaşar Yoldaşcan'a dair sitemizde daha önce yayınlanan yazılara şu linklerden ulaşabilirsiniz:
http://alinteri.org/osman-i-yasamak-i.html
http://alinteri.org/osman-i-yasamak-ii.html