Öğretmenlere dönük kapsamlı saldırganlığa karşı silkelenmeli ve stratejik bir mücadele hattı örmeliyiz
'Bu mücadeleye giren insanlar, sonuç ne olursa olsun, bunlara katlanmayı bilmelidir. Biz bileceğiz, bizden sonraki öğretmenler de bilecektir. Çok iyi biliyor ve inanıyoruz, çektiklerimiz boşa gitmeyecektir' Fakir BAYKURT
Ethem Nejat, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt ve mücadeleci öğretmenlerimiz anısına…
***
Türkiye olağandışı bir döneminde. Suriye, Fransa, ABD, İngiltere de öyle.
Canlı yayında darbe izleyeli daha üç ay olmadı. Türkiye darbe bağımlısı bir ülke. Albaylısı, emir komuta zincirlisi, post modernlisi, hatta bilişim çağına uyarlanmış e-muhtıralısı gibi çeşit çeşit darbe yaşamış. Bütün bu darbelerde belirli kalıplar izlenmiş. Ancak son yaşananın, Cuma günü gerçekleşmesi dışında öncekilerden çok farklı yönleri var.
AKP'ye darbeler hep fayda sağladı. 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan sanki AKP'nin şekillenip, gelişmesi için yapılan darbelerdi. 15 Temmuz da bu serinin devamı niteliğinde oldu. Erdoğan'ın 15 Temmuz için “Allah'ın lütfû” demesi bu açıdan bir göstergedir.
OHAL'i kendimize yaptık diyen hükümet üyesinin aksine ekmeğinden olan, suçlanan, tutuklanan, işkence gören emekçiler oldu.
Fetullahçılar darbenin planlayıcısı ilan edildi. Asker, polis, vali, kaymakam, hakim ve savcılardan tutuklananlar, ihraç edilenler oldu. Makbul olmayan vatandaşından hukukunu esirgeyen devlet, kripto ilan ettiği kendi adamlarını kanunlarına aykırı şekilde cezalandırıp medya ile yedi düvele ilan etti.
Evet, ama yetmedi. Sonunu düşünen kahraman olamazdı. Devletin asıl kurumları kesmedi, cadı avı daha da yaygınlaştırıldı. Cemaat öcüsü daha da gözlere sokulmalıydı. Devletin iktidar üzerindeki etkisiz kurumları da darbeci avının hedefine girdi. En çok kelleyi en çok çalışanın olduğu kurumdan istediler. 21 Temmuz'da 21 bin öğretmen açığa alındı. Ardından 1 Eylül'de 28 bin öğretmen ihraç edildi.
Devletin açığa alması, şüphelendiği anlamına geliyordu. Maaşının üçte ikisi yatıyor, okuluna gidemiyor, açılacak soruşturmanın sonucunu bekliyordun. İhraç ise daha ağırdı. İktidarın gözünde “teröristliğin” kesinleştiği gibi maaşın tamamen kesiliyor, resmen kovuluyordun.
Üstelik ihraç edilenler Resmi Gazete'de isim isim, şehir ve kurumuyla yer alıyor, tüm Türkiye'ye ilan ediliyordu. 'Bu kadarı da fazla ama' diyen Müslüman kamuoyu da, 'bölücü olanlar niye hâlâ görevde diyen' milliyetçi kamuoyu da 'canıma minnet, bir 14 bin de bölücü örgüt mensubu öğretmen atarız' diyen iktidar tarafından teskin edildi. 8 Eylül'de iktidar PKK'li olduğunu ilan ettiği 11 bin 285 öğretmeni açığa aldı. Bunlardan 9 bin 843'ü Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) üyesi öğretmenlerdi. Geriye kalanların bir kısmı farklı sendikalardan, büyük çoğunluğu da sendikasızlardan oluşuyordu.
Bu yazı yazılırken, 40 bin memurun PKK'li olduğu iddiasıyla ihraç edileceği haberleri dolaşıma sokulmuştu.
AKP, 2009 yılında yürüttüğü Ergenekon operasyonlarına ulusalcı-milliyetçi çevreler itiraz edince telafi olarak Kürdistan'daki seçilmişleri kelepçeleyip sıraya dizdirmişti. Beraberinde EĞİTİM-SEN ve bağlı bulunduğu Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) 'eşantiyon operasyon' ile karşılaşıp, yöneticiler ve bazı üyeler gözaltına alınmıştı. Dün ETÖ'ydü bugün FETÖ oldu. Bu süreçte de aynı 'eşantiyon operasyonları' yaşıyoruz. Bugünler de geçecek! Önemli olan EĞİTİM-SEN'in gelecekte aynı durumla üçüncü kez karşılaştığında nasıl bir güçle cevap vereceğidir.
Bu sorunun yanıtı biraz da Eğitim-Sen’in dünden bugüne gelişim sürecinde saklıdır.
EĞİTİM-SEN ve KESK'in kuruluş sürecinde sendika hakkının tanınması için emekçi memurlar arasında kararlı bir birliktelik sağlanmış, yasal kuruluş devlet tarafından tanınınca ortaya prestijli bir örgüt çıkmıştır. Sendikanın yasal olarak tanınmasından sonra toplu görüşme ve grev hakkı emek mücadelesinin öne çıkan başlığı, Kürt sorunu da demokrasi mücadelesinin öne çıkan başlıkları olmuştur. Bunun yanında kadın sorununda yoğunlaşma, üniversitelerin özerkliği, paralı eğitim, eğitimin dinselleştirilmesine karşı mücadele konuları hep gündeminde durmuş, bu başlıklar üzerinden mücadele yürütülmüştür.
Ancak sendikanın aktivistleri, yani kadrolar, enerjilerini daha çok siyasal çekişmelere harcamaya başlamıştır. 12 Eylül'den sonra toplumsal bağlarını EĞİTİM-SEN üzerinden vareden bir sol siyaset (tarzı) ortaya çıkmıştır. Kürdistan'daki mücadelenin politikleştirdiği ortamın katkılarıyla Kürt öğretmenlerin önemli bir kısmı EĞİTİM-SEN üyesi olmuştur. Batı’da ise EĞİTİM-SEN örgütlülüğünü mücadeleci ve solcu kimliği üzerinden örmüştür.
Bununla beraber EĞİTİM-SEN, 1995'ten sonra enerjisini yitirmeye başlamıştır. 2001 yılında kabul edilen 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ile sendikal mücadelede bir mevzi daha kazanılmışsa da o tarihten itibaren eylem alanlarındaki mücadele yerini daha fazla adliye koridorlarına bırakmıştır. Sendika eski dinamizmini yitirmeye başlamıştır. Bunun en büyük sebebi, önüne tüm gücünü verdiği bir hedef koyamaması ve tüm üyelerin kendisine güven duyacağı bir kimlik oluşturamamasıdır.
Kuruluş aşamasında örgütün en önemli başlığı yasal olarak kabul edilmek olmuştur. Sendika bir haktı ve devlet tanımalıydı.Bu kazanım elde edilince sırada ne vardı? Tabii ki sendikayı sendika yapan toplu sözleşme idi. Bununla beraber maaşlara yapılacak zamlar, özlük hakları temel talepler arasındaydı.Kürdistan'daki savaş, Kürt sorunu EĞİTİM-SEN'in yüz çeviremeyeceği, dahası üyelerinin yakıcılığını bizzat yaşadığı bir başlıktı. Üyelerinin önemli bir kısmı Kürtlerden oluşuyordu. Savaş ortamında devletin faşizmini her gün yaşayan Kürt öğretmenler için demokrasi ve kimlik mücadelesi daha yakıcı idi.
EĞİTİM-SEN içerisinde farklı siyasi görüşler bulunmakta idi. Bu durum zenginlik olması gerekirken sorun oluşturmaya başlamıştı. Tahammülsüzlük, karşı görüşü dinlememe, kendinden olanı kayırma bu toprakların insanında bulunan özelliklerdi. Solcu öğretmenler bu özelliklerden kendilerini sıyıramamışlardı.EĞİTİM-SEN, borusunu öttürme arenasına dönüşmüştü. Üyeler birbirlerini örgütler üzerinden sınıflandırmış, önyargıların eşliğinde farklı görüşlere sağır olunmuştur. Farklılık zenginlik olması gerekirken, sendika içi ayrışmaların nedeni olmuştur.
Durum o hale gelmiştir ki EĞİTİM-SEN üyesi farklı siyasetten iki öğretmen birbirleriyle selamlaşmayı dahi kesip başka bir sendikaya mensup öğretmenle daha iyi anlaşır olmuştur. Sendika içi dayanışma azalmış, siyasetlerin birbirlerine üstünlük sağlama, yönetimde fazla koltuk kapma mücadelesi daha önemli hale gelmiştir. Farklı siyasetlerin birbirlerini mücadele arkadaşı değil mücadele hedefi olarak görmesi sendika içi dayanışmayı ortadan kaldırmış, grupçuluk had safhaya çıkmıştır. Sendika genel kurulları, geçmiş dönem değerlendirmesi, gelecek hedeflerin belirlenmesi yerine delege hesapları ve ittifaklarla sandalye kazanma sahasına dönüşmüştür. Her kongre daha fazla taraflaşma daha fazla gruplaşma yaratmış, mücadele yoldaşlığı en alt seviyeye inmiştir. Bu durum alınan kararların uygulanamaz hale gelmesine sebep olmuştur.
Yaşanan bu olumsuzluklar da devletin adımlarına karşılık verememeye, emeğe yönelik saldırıları yeterince göğüsleyememeye sebep olmuştur. Mesleğe yeni başlayan öğretmenleri etki alanına alacak bir yaklaşım geliştirilemediği gibi, sözleşmeli öğretmenlik, ücretli öğretmenlik gibi yeni iş tanımlarına tepki geliştirip engellenmede başarılı olunamamıştır. Üye sayısında gerileme, diğer sendikaların gerisinde kalma, buna paralel yetki kayıpları oluşmuştur. Son olarak da devletin bizi, EĞİTİM-SEN'li olmayan öğretmenlerden yalıtma planın bir parçası olarak sürekli olumsuz propagandaya maruz kalıp, kendi dünyamıza çekilme eğilimine girmiş bulunmaktayız.
Artık kendimize gelme zamanı! Farklı siyasetleri zenginliğimiz olarak görmeliyiz. Bir birimize bilediğimiz dişlerimizi düzene yöneltmeliyiz! Kendimize bir kimlik ve bir hedef bulmalıyız!
Biz öğretmenler işçiyiz! Bunun farkında olalım. Emek gücümüzü satmadan yaşayamayız. Kafa emeği kullanmamız bizi işçi olmaktan çıkarmıyor. Kimliğimiz işçi olmaktır. Hedefimiz 657'nin kaldırılmasını engellemek olmalı. Elbette ki mevcut haliyle 657 değil, bize nispi iş güvencesi sağlayan boyutlarıyla 657… Bütün gövdemizi bu mücadeleye yatırmalıyız. Anadilde eğitim, barış, Kürt sorunu, laik eğitim, parasız eğitim, bilimsel eğitim , üniversitelerin özgürlüğü önemli mücadele başlıklarımız olmaya devam etmeli.
Eğitim grupları oluşturmalıyız. İşyeri gezilerimiz yapılmalı. Okullarda üyelerimiz işyeri örgütü toplantıları yapmalı. Bazı okullarımızda üye arkadaşlarımız birbirlerinin sendikalı olduğunu bilmiyor.
Son üç grevimiz sırasıyla şöyle: 8-9 Ekim 2014 Kobanê direnişine dair, 12-13 Ekim 2015 Ankara Katliamına dair, 29 Aralık 2015 Kürdistan'daki şehirlerin yıkımına dair. Bu tabloya bakan biri Türkiye'deki öğretmenlerin çok politik olduğunu düşünür. Gel gör ki 120 bin üyesi bulunan EĞİTİM-SEN'in bu grevlere katılan üye sayısı 14 - 15 bini geçmez. Demek ki grev için hem başlığı hem de örgütlenmesi yeterli değil.
8 Eylülde EĞİTİM-SEN'in 9853 üyesi açığa alındı. Cevabımızda grev var mı? Yok! Neden? Sanırım en büyük sebep, bir grev kararı alınırsa, katılabileceklerin çoğunluğunun açığa alınmış olduğunun düşünülmesi. O zaman grevi ele ayağa neden düşürüyoruz? Ya grev kararını çok kolay almışız ya da örgütlenmesini boş bırakmışız.
Yalnız grevler böyle olsa eylem biçimimiz uygun olmamış diyebiliriz. Ancak kokart takma gibi son derece rahat bir eyleme dahi üyelerin katılımı çok düşük. Bunun en büyük sebebi kendi içimize kapanmamız. İktidarın bizi 'bölücü, terörist, PKK'li, Kürtçü, tehlikeli' olarak göstermeye çalışmasına kendi cevabımızı yeterince veremeyişimiz.
Okulumuzda işyeri toplantısı yapmaktan çekinmemeliyiz. EĞİTİM-SEN'lilerin bir araya gelip örgütsel bir kimlik oluşturması önemli bir etkidir. İşyeri gezileri yapmak çok önemli. Bir okulun idaresine kendimizi gösterip, biz geldik dememiz, öğretmenler odasına girip arkadaşlar biz EĞİTİM-SEN'den geliyoruz dememiz bile üzerimizde iktidarın yaratmaya çalıştığı kuşatmayı, daraltmayı kırmak için bir alan açmaktır.
Eğitim çalışmaları yapmalıyız. Eski üyeler kendilerini yenilemeli, yeni üyeler bilgilerini artırmalı. Üye sayımızı artırmaya çalışmalıyız. EĞİTİM-SEN'e üye herkesin gözü örgütleyebileceği öğretmen arkadaş aramalı. Kapitalizmde yaşıyoruz. Büyümeyen çöküyor.
Aralık 2015'te sol kamuoyuna bir haber yansıdı. Devletin 2014'te kurguladığı, adını 'çöktürme' olarak koyduğu plana göre KESK diz çöktürülecek örgütler arasına konulmuş. Bu planın ne kadarını başarıyla uygulayabilecekleri meçhul. Ancak yaşadığımız süreç bize direnmekten başka yolumuzun olmadığını gösteriyor. KESK'in,EĞİTİM-SEN'in çöktürülmesi, 657'nin kaldırılması yolunda devletin elini çok rahatlatacak bir gelişme. Devletin 657'nin kaldırılması için başka hazırlıkları yok mu? Olmaz olur mu? Su uyur devlet uyur mu?
AKP'nin sendikal örgütü MEMUR-SEN 2016 yılında 2,5 milyon memur içinde 950 bin üyeye ulaştı. 2002'de AKP iktidarından önce 42 bin üyesi vardı. MEMUR-SEN'e bağlı EĞİTİM-BİR-SEN 1,2milyon eğitim çalışanı içinde 400 bin üyeye ulaştı. İktidara bağlı sendikanın mücadelesi, üyesini iktidara bağlamak için vardır. Böylece 657 kalkarken oluşabilecek tepkileri kontrollü patlatmayla aşabilmeye hesap etmektedirler.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, kabul edildiği tarih 1965'ten bu yana memurların işten kolayca atılmasını engelleyen bir kanun. Bu kanunla memurlar iş güvencesine sahip. Memurlar arasında sendikalılaşma oranının yüksek olmasında bu kanunun payı var. Bu yasa kalkarsa memur amirine karşı daha el pençe, devlete daha bağımlı, en önemlisi maaşına daha kanaatkar olacak. Bir adım sonrası devlet çalışanı değil, özel sektör çalışanı olacak. Medyumluk yapmıyorum. 1994'te TC, Dünya Ticaret Örgütü(DTÖ) ile imzaladığı Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) gereği bunu yapacağını taahhüt etmiş. Eğitim, sağlık ve diğer devlet sektörlerinin özelleştirileceği, tamamen paralı hale getirileceği orada yazılı. Üzerinden 20 sene gibi bir zaman geçmiş. Çok mu uzun?..
“Demir tavında dövülür” diyen halk sözü var. Tavındaki demir dövüldükçe sertleşir. Yediğimiz darbelerin de bizi sertleştirmesi, çelikleştirmesi dileğiyle.
Alınteri okuru bir eğitim emekçisi