Faşizm, ondan olmadığınız sürece sizi yok etmeden durmayacaktır.
15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin ardından faşist burjuva iktidarı, hayalini kurduğu “Yeni Türkiye” idealini gerçekleştirmek için sağdan sola, liberalinden sosyalistine muhalif eğilim taşıyan kim varsa hepsine karşı bir saldırıya geçti. Giriştiği bu faşist saldırının ilk hedefi, Fettullahçılarken -daha önce tespit ettiğimiz gibi- şimdi sıra TDH ve Kürt hareketi başta olmak üzere diğer muhalif kesimlerdir. İktidarın bu hukuksuz saldırıları kendince meşru bir zemine oturtması, hedef tahtasına koyduğu kesimlerin gayrimeşru olduğunu ispatlayacak nedenler üretmesi ise hiç zor değil. Türkiye ve dünya tarihinde tecrübeyle sabittir. İmal edilen belgeler, devlet teşvikinde gammazcılık, metin ezberleyen şahitlerle süslenecek mahkeme salonları ve yeni KHK’lar; iktidarın kitlelere yönelik saldırganlığında dayandığı sahtekarlıklardır.
Faşist iktidarların yükselişe geçerken kullandığı metodlar tarih kitaplarında, elimizin altındadır. Elbette bu, “tarih tekerrürden ibarettir” batağına saplanacağımız anlamına gelmez. Ancak yaşanmışlardan alabileceğimiz, cılız da olsa kandil niyetine kullanabileceğimiz dersler çok fazla.
İtalya'da Mussolini, “demokratik” seçim sonucunda iktidarı kazanır. Ardından meclisteki sözde muhalif güç olan sosyal demokratlarında yardımıyla yeni yasalar çıkarıp mevcut yasalar üzerinde oynamalar yaparak gerçek tehlike olarak gördüğü komünistlerden başlayarak muhalefeti temizlemeye girişir. İktidarını sağlamlaştırmak için “yasal” yolları ve yasaların koruması altındaki faşist çeteleri harekete geçirir. Sosyal demokratların sesi çıkmaz ve hatta bazı kıyımlara destek bile verirler. Faşizm yükselişe geçmiştir.
Bugünün Türkiye’sinde de benzer bir durum söz konusudur. Fettullahçıların başarısız darbe girişiminin ardından AKP iktidarı faşist rejimi tesis etmek amacıyla atağa geçmiş, darbe ve OHAL’i bahane ederek muhaliflere saldırmaktadır. Doğaldır. Burjuva iktidarı fırsatını bulduğunda elbette daha çoğu için abanacaktır. Her ne kadar devlet krizi sona ermemiş, istikrar sağlanamamış olsa da AKP iktidarı toplumu kendi ideallerine göre şekillendirmek amacıyla kolları sıvamıştır. Eğitimden sağlığa, medyadan kamu kurumlarına “yeni düzen” için çalışmalara başlamış durumda.
Bir yönetim sisteminin hayatta kalabilmesi; o sistemin ideallerinin, ilkelerinin, vizyonunun toplumlara aşılanabilmesine bağlıdır. Bu amaçla elbette her iktidar eğitim sistemini kendi perspektifleri doğrultusunda şekillendirmek ister. İktidara geldiğinden beri kimi zaman küçük adımlarla kimi zaman ses getiren, tepki toplayan adımlarla eğitim sistemini şekillendirmeye çalışan AKP iktidarı, darbe fırsatçılığını bu kez de eğitim sistemine karşı kullanmak için harekete geçti.
Okulların açıldığı ilk gün, AKP ve Tayyip Erdoğan propagandasının tıka basa yedirildiği bildiriler öğrencilere dağıtıldı, bu da yetmezmiş gibi bazı okullarda öğrencilere Tayyip Erdoğan’a methiyeler yazılması dayatıldı. Öğrencilerin zihinlerine faşist burjuva sisteminin yerleştirilmesi için gerekli materyalleri hazır eden iktidar, bir de bu materyalleri öğrencilere aktaracak “doğru” öğretmenlere ihtiyaç duyuyor. O nedenle cemaatle alakalı alakasız, kendi amacına uygun görmediği öğretmenleri okullardan uzaklaştırdı. Şu an Türkiye genelinde hakkında soruşturma açılan, uzaklaştırılan, ihraç edilen 11 bin 400 öğretmen bulunuyor. Sayının daha da artması muhtemel görünüyor.
İktidarın bu saldırısına karşılık öğretmenler de ilk adımda yerellerde tepki niteliğinde birtakım eylemler düzenlediler. Eğitim-Sen’in organize ettiği bu eylemlere sendikanın çağrısına uyan devrimci kurumlar da katıldı. Her şey gayet normal görünüyor…
Çok bilinen bir örnektir; Nazi Almanyası'nda rahip Martin Niemöller yaşadığı süreci şöyle özetler:
Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve bir şey demedim çünkü Yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve bir şey demedim çünkü sendikacı değildim. Sonra katolikler için geldiler ve bir şey demedim çünkü katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde ise çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı.
Devrimci kurumları eylemlere davet eden Eğitim-Sen, devrimci yapılardan “hassasiyet”leri gereği flama ve benzeri kurum simgelerini eylemlere getirmemelerini istemiştir. Peki nedir bu “hassasiyet”leriniz? Adına hassasiyet dedikleri şey düpedüz korkaklıktır. Topyekün faşist bir saldırı altında olduğumuz tespitini yapan Eğitim-Sen, devletin devrimci kurumlar hakkında yıllardır yürüttüğü terörist algısı operasyonuna ortak olmakta ve bu yolla devletin amaçladığı devrimci kurumların kitlelerin görüş alanının dışına çıkartılmasına yardım etmektedir. Bu saldırı altındaki çemberin çeperine yakın bir noktada olduğunu ve “iyi çocuk” olursa bu çemberin dışına çıkabileceğini düşününler yanılmaktadır. Faşizm ondan olmadığınız sürece sizi yok etmeden durmayacaktır. Tarih, rahip Niemöller ve İtalyan sosyal demokratları gibi örneklerle doludur. Faşizm karşısında atılan her geri adım faşizmin yükselişine katkı demektir.
'80′lerden TDH tarihine utanç kaynağı olarak kalan uzlaşmacı ve teslimiyetçi zihniyet o günün devrimcilerini nasıl faşizmin zindanlarında çürüttüyse aynı zihniyet bugün de bizi yokoluşa sürükler.
Alınteri okuru