Bizler bu gerçeği hızla dönüştüremezsek umutsuzluk dipsiz bir kuyu gibi toplumu da insanı da yutacak
Lenin’in, “Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar” sözü bugünün Türkiye’sini anlatır sanki … Nereden bakarsanız bakın bir devrim için gerekli tüm nesnel koşulların olgunlaştığı fakat bu koşulları bir devrimle taçlandıracak örgütlü bir toplumsal gücün yıllardır yaratılamadığı bu ülkede; nasıl bir toplumsal çürüme içinde yaşadığımızı ve bunun her geçen gün fazla derinleştiğini hep birlikte görüyor, yaşıyoruz.
Bu toplum, bu çürümüş sistemin çelişkilerini kendi sınıfsal çıkarları temelinde aşmaya yönelmedikçe siyaseten de ruhsal-kültürel olarak da onunla birlikte çürüyor, ufalanıyor.
Krizi, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirecek söylem ve mutlak denetim-zor yöntemleriyle kontrol etmeye çalışan rejimin yapıp ettikleri ortada. Saldırıların giderek tırmandığı, aklımıza gelebilecek en küçük direniş dinamiğinin bile hizaya çekilmeye, olmuyorsa ezilmeye çalışıldığı şu günlerde bunları ayrıca sayıp dökmeye gerek yok.
Burjuva iktidar 15 Temmuz darbe girişiminden sonra tüm pislikleriyle ortalığa saçılan krizini şimdi OHAL’le, sopa ve zindanla, çalışma hakkının gaspıyla, yasaklarla içiçe geçecek şekilde toparlamaya çalışıyor. Bunu yapamayacağı açık, oluşturulan yeni ittifakların kısa sürede çatlayacağı ve belki de daha büyük darbelere ebelik edeceği belli…
Damat Berat’ın Moodys’in not düşürmesi karşısında “vız gelir tırıs gider” dediğine bakmayın siz. Türkiye ekonomisi ciddi bir krizle debeleniyor ve çöküş korkusuyla karşı karşıya. Son zamanlarda tırmanan saldırganlığın esas nedenlerinden biri de bu gerçektir. Böyle bir çöküş 2001 krizini mumla aratacak sonuçlara gebedir.
Özellikle inşaat sektöründe hissedilmeye başlanan tıkanma hali ve taşıma suyla döndürmek için yapılıp edilenler giderek daha kötü kokular yayıyor. Rejimin siyasi krizinin üzerine binecek böylesi bir kriz ve patlamanın nasıl bir toplumsal yıkımla sonuçlanacağını kestirmek güç değil. Binlerce işyerinin kapatılacağını, milyonlarca insanın bir anda işsiz kalacağını, çalışma koşullarının ve ücretlerin daha bir rezilleşeceği koşulları düşünmek bile bunun için yeterlidir.
İşçi ve emekçilerden yapılan kesintilerle oluşturulan Varlık Fonu, emekçileri zorla “tasarrufa yönlendirmenin” (sanki varmış gibi) ve orada oluşacak birikimi de sermayeye peşkeş çekmenin adı olan bireysel emeklilik fonu, kiralık işçilik, kamuda sözleşmeli çalışmayı temel istihdam biçimi haline getirmek… sinyalleri daha da artan bir ekonomik krizi yastıklama çabasının ifadesidir.
“FETÖ” ya da “terör örgütü bağlantılı” denilerek tasfiye edilen, açığa alınan on binlerce kamu çalışanı elbette ki asıl olarak siyasal bir stratejinin, rejimin kendisini kadrosal anlamda yeniden reorganize etme ve devleti daha katı bir şekilde ideolojikleştirme yaklaşımının ifadesidir.
Ama bunun bile beklenen ekonomik krizle şu ya da bu şekilde bir ilişkisi vardır. Düşünsenize devlet bir anda on binlerce kişinin sosyal haklarını-emekliliğini-ücretlerini gasp ediyor ve yerine aldığı yenileri de sözleşmeli olarak-daha düşük ücretlerle istihdam ediyor. Ya da kayyumlar eliyle devasa bir sermaye transferine girişiyor. Bunların aynı zamanda tıkanan sermaye döngüsüyle de doğrudan ilişkili olduğu, devletin el koyduklarıyla sermayeye kan taşımak için daha da aktif müdahalelerde bulunduğu anlamına geldiği açık. Nitekim Ortadoğu gericiliklerinden, Avrupa ve ABD’den akan sıcak para muslukları giderek kapanıyor.
Beklenen krize karşı bir taraftan bu hazırlıklar yapılırken diğer taraftan da toplumsal dinamiklerin daha şimdiden hem de en kapsamlı biçimlerde ezilmesiyle siyasal-toplumsal hazırlık yapılıyor.

Savaş politikaları durumu daha da ağırlaştırıyor
Ekonomi cephesindeki bu tıkanma haline siz bir de Suriye’ye yapılan bodoslama dalışı ekleyin, bunun arkasının daha da çılgın hamlelerle getirilme hesabını… Rejimin son zamanlarda gemi azıya almışçasına yapıp ettikleri bununla doğrudan ilişkilidir. Ekonomik sıkışma, siyasal ve toplumsal kriz koşullarında girişilecek böylesine çılgınca hameleler öncesinde içeriyi düzleme çabasının ifadesidir.
Türk tekelci buruvazisine Suriye’de yeni soluk boruları açmak ve Rojava gerçeğinin ayaklandırdığı tarihsel Kürt korkusunu hem de “karlı çıkacağı” hesaplarıyla baskılamaya çalışmak gibi nedenlerle girişilen/girişilecek böylesi bir hamle daha fazla ekonomik-toplumsal yıkım ve içeriyi baskılamak için daha fazla saldırganlık gerektiriyor.
Rejim kendi iç krizi, beklenen ekonomik çöküş, burnuyla girdiği Suriye’de yaptığı çılgınca hesaplarla işçi ve emekçileri de cehennemi bir kısakaca alarak denetim kurmaya çalışıyor.
Gerçekleşen saldırılar ve önümüzdeki dönem daha da ağırlaşacak tüm kriz dinamikleri sadece stratejik bir mücadele perspektifiyle kırılabilir. Bu koşulların daha da ağırlaşacağını görmek için müneccim olmaya gerek yok. Yarın binlerce işçinin işsiz kaldığı, çalışanların ücretlerini daha da zor aldıkları ya da alamayacakları, küçük burjuvazinin çeşitli katmanlarının da kitlesel olarak mülksüzleşeceği koşullara hazır mıyız?

Kürdistan’da bile kayyumlar karşısında elle tutulur bir toplumsal tepkinin örgütlenemediği koşulları göz önüne getirecek olursak (elbette bunun kendisine özgü pekçok nedeni var) örgütsüzlüğün daha sancılı bir sorun olduğu Türkiye cephesinde bu saldırıların nasıl karşılanacağını kestirmek zor değil. Ki zaten yaşayıp görüyoruz…
Bu noktada bazı şeylerin altının çizilmesinin zorunlu olduğu, gücün nerelere-hangi dinamiklere yönelmesi gerektiği konusunda en azından temel çizgileriyle bir kafa açıklığına ulaşmak gerektiği açık. Bize göre dikkatler özellikle şu noktalar üzerinde yoğunlaşmalı:
- Yarınlar, 2001 krizinde olduğu gibi emek ve kriz bağlantılı toplumsal patlamalara açıktır. Öncü güçlerin bu açıdan da özellikle işçi sınıfı içindeki dalgalanmalara müdahil olması, oralarda gelişecek iradenin güçlenmesi için tüm güçleriyle seferber olması kaçınılmazdır. Devletin bu patlamalara karşı son derece saldırgan bir tutum izleyeceği açıktır. Tayyip Erdoğan’ın son “muhtarlar toplantısında” OHAL’e güzellemeler düzerken laf arasına sıkıştırdığı “bakın grevler, boykotlar oluyor mu?” cümlesi bile kitlesel ya da lokal işçi direnişleri karşısında nasıl bir tutum sergileneceğini açıkça ortaya koyuyor.

Bu açıdan da sınıfın nispeten ulaşılan kesimlerine ve halen diriliğini koruyan örgütlü güçlerine büyük görevler düşüyor. Sınıfın bütününün devlet terörü ve saldırganlığı karşısında alacağı tutumu, bu güçlerin yaratacağı öncü örnekler belirleyecektir. En azından öncü dinamiklere bunlar pojeksiyon olacaktır. İnşaat-İş’in kayyumlara karşı geliştirdiği direnişler ya da OHAL karşısında ısrarla sürdürülen direnişler bu açıdan önem taşımakta fakat bu direnişlerin tüm ilerici dinamiklerce sahiplenilip daha görünür hale getirilmesi konusundaki uzaklık halen ciddi bir sorun olarak durmaktadır.
- Devlet terörünün sadece polis zorbalığı, işkence, cezaeviyle sınırlı kalmayacağı, paramiliter güçlerin de devreye sokulacağı açıktır. Dahası her direnişin kutuplaştırılan toplumun bir tarafına “terör bağlantılı”, “bizi zayıf düşürme komploları” şeklinde damgalanarak hedef haline getirileceği de görülüyor. Bunun kırılması, kaba baskı ve zorun net bir iradeyle kırılmasından daha zordur. Sınıfın öncü güçlerinin şimdiden her şeyden önce buna kafaca hazırlık yapması ve sınıfın özellikle “muhafazakar” olarak addedilen gövdesiyle iletişim kanalları açması, açık olanları daha güçlü bir tarzda değerlendirmesi gerekiyor.
- Karşımıza çıkarılacak paramiliter güçlere, grev kırıcılara karşı da emeğin yumruğuyla konuşmaya hazırlık yapılması şarttır. Bu hazırlık, çoğu kez polis tarafından örgütlenip sokağa salınan gerici-faşist kudurganlıkla anlayacağı dilden konuşulması, sadece bir güvenlik sorunu olarak algılanmamalıdır. Bu aynı zamanda devrimin ve emeğin gücünün gösterilmesi yönüyle güçlü bir moral motivasyon ve örgütlenme aracı olarak görülmelidir.

Şu an OHAL’e rağmen sınıf kendi sınırlarını da hissettirerek lokal de kalsa kimi direnişleri sürdürüyor. Fakat bu direnişler, sınırlarına dayanmış, sınıf hareketinin genel zayıflıklarına çarpan direnişler… Bu tür yerel direnişlerin bile yarın daha şiddetli saldırılar karşısında çözülmeden yoluna devam etmesi ve yolunu açabilmesi yer yer öncü güçlerle birlikte işçi şiddetinin de devreye sokulmasını kaçınılmaz kılacaktır. Hatta kimi zaman direnişlerin dinamizmlerini korumaları ve daha ileriye çekilebilmelerinin en önemli unsurunu emeğin yumruğunun konuşturulduğu bu pratikler oluşturacaktır.
Paramiliter güçlerin de devreye sokulacağı ve kirli bir manipülasyonla sınıf içinde de karşıt cephelerin oluşturulacağı düşünülecek olursa, bu politikanın dün olduğundan daha yaşamsal bir önem kazanacağı açıktır.
- Tasfiye edilen on binlerce emekçinin varlığı aslında önemli bir toplumsal dinamiğe işaret etmektedir. Bu dinamiğin daha güçlü ve birleşik bir cephede örgütlenmesi ve sinmişliğin kırılması, bu karanlık tablo içinde önemli bir gedik yaratacaktır. Sendikaların yönetimlerinin bu konuda harekete geçirilemeyecekleri açık. Asıl olarak daha diri güçlerin bu dinamikleri çeşitli modellerle bir araya getirmesi gerekir.
- Kadınlara dönük saldırganlığın giderek tırmanacağı, bunun artık şort giyindiği için tekmelenen kadın örneğinde olduğu gibi sokağa daha kapsamlı ve saldırgan biçimlerle çıkarılacağı anlaşılıyor. Bu nokta, önemli bir toplumsal patlama dinamiğini oluşturmaktadır.
Öncü güçlerin iradi müdahalesiyle toplumsal bir silkinişin çok da mümkün olmadığı bu koşullarda birikip çeşitli biçimlerle patlayacağı anlaşılan tepkilere ulaşmak, onları içinden dönüştürmeye, hedef kazanmış hale getirmek için özel bir duyarlılık gerekir. Bu da kadın kitleleri başta olmak üzere geniş toplumsal kesimlere umut verecek özsavunma biçimlerinin bu alanda da yaratılması, öncülerce bu örneklerin çoğaltılmasıyla birleşik düşünülmelidir.
- Gençlik kitlelerinin büyüyen geleceksizlik duygusu, emekçi memurlara dayatılan güvencesizlik ve bunlara karşı gelişecek tepkiler de bu karamsar tablonun değiştirilmesi için önemli dinamiklerdir.

- Savaşa daha fazla mehmetçik, daha fazla ekonomik olanağın seferber edileceği bu koşullarda devrimci faaliyetin nerelerde derinleşeceği açık değil midir? Bizim sorunumuz, klasik sol tabanı da işin içine katan ama bunu sistemin stabilize ettiği güçlerle buluşturmayı hedefleyen bir yaklaşım geliştirmek ve bunun için ortaya çıkacak dinamiklere ısrarla asılmaktır. Faşist demagojinin bu kesimler üzerindeki etkisini kırabileceğimiz esas noktaysa emek-sermaye çelişkisinin berraklaştığı konulardır.
Lenin’in de dediği gibi tüm koşullar aslında bir devrimi çağırıyor. Fakat bunu örgütleyecek öncü güçler yok. Bizler bu gerçeği hızla dönüştüremezsek, yaşanan toplumsal çürüme daha bir derinleşecek, umutsuzluk dipsiz bir kuyu gibi toplumu da insanı da içine çekip yutacak, çürüme bir bataklığa dönüşecek…