Tarihin diyalektik yöntemle ele alınışı keyfiliğe izin vermez
A. Can
15 Temmuz’daki darbe denemesini hala “Tayyip Erdoğan’ın düzenlediği bir oyun” olarak yorumlayanlar var. Bu komplo teorisinin en büyük dayanağını, girişimi “Allahın bir lûtfu” olarak yorumlayan Tayyip Erdoğan ve çetesinin bu bahaneyle giriştiği karşı saldırının büyüklüğü ve yıkıcılığı oluşturuyor.
Erdoğan’ın yıllardır zorladığı halde kapıdan geçiremediği ‘başkanlık rejimi’ni -“Yenikapı mutabakatı”ndan da yararlanarak- bacadan sokup fiilen hayata geçirdiği bir gerçek. Bunu kendisi de itiraf ediyor zaten: ‘Darbe sonrası koşullar ve OHAL ilanı olmasaydı, bu yaptıklarımızın çoğunu hayata geçiremezdik’.
Yukardaki teze kaynaklık eden mekanik düz mantık da bunun üzerinde yükseliyor zaten: “Cinayetten en büyük yararı kim sağlıyorsa, katil muhtemelen odur”.
Bu basit kural, cinayet romanı yazarlığı ya da cinayet masası detektifliği sırasında işe yarar belki ama birden çok öznenin -üstelik silahlı olarak- işin içine girdiği toplumsal-tarihsel bir olay bu kadar düz ve mekanik bir yaklaşımla açıklanabilir mi?.. Sonrasında bunu kendisi için bir ‘fırsata’ çevirdiği ortadaki gerçek olmakla birlikte bu durum o maceracı darbe girişiminin önceden planlanmış bir oyun olduğu anlamına gelir mi?..
Seçilen argümanlar ve kullanılan yöntemin çarpıklıklarına dair uzun boylu teorik açıklamalara girmeksizin sorulacak birkaç farklı soru, ilk anda çok “mantıklı” ve “ikna edici” görünen bu tezin çürüklüğünü görmeye yeter. Örneğin, o gece bir sürü aptalca (ve çılgınca) iş yapan darbecilerden biri ya da birileri, gerçek nedenleri henüz aydınlığa kavuşmamış şapşallıkları yapmak yerine daha farklı davransalardı işin seyri -ve tabii sonuçları da- ne olurdu?..
Bir dizi farklı öznenin hareket halinde olduğu, olayların, hamlelerin ve karşı hamlelerin –üstelik bazen dakikalarla ölçülen kısa süreler içinde- birbirini izlediği ve sonucun bu hızlı süreç içinde şekillendiği bir olay yığını içinden istediğiniz parçaları seçerek istediğiniz kadar çok senaryo üretebilirsiniz. Bunlardan bazıları iyice uçuk-kaçık olurken bazıları ilk bakışta bayağı “akılcı” ve “ikna edici” görünebilir. Ama bunların hiçbiri, tarihsel gerçeğin kendisini vermez bize. En ‘ideal’ ve ‘akılcı’ durumda bile onun sadece belli yönleri -ya da henüz netleşmemiş kimi olasılıklar- anlatılmış olur.
Olaylar yığını içinden seçtiği parçalar ve onları kullanarak kafasına göre oluşturduğu bütünlük kendi içinde ne kadar “tutarlı” ve “ikna edici” görünürse görünsün burada asıl sorun, mantık yürütmenin kendisinde yani yöntemdedir. Bu yöntem, idealizmin yöntemidir.
Ve bu yöntemle genellikle ‘komplo teorileri’ yazılır. Ya da herşeye kadir “üst akıl” efsaneleri üretilir. Herşeyi organize edip adeta eline bağlı ipleri oynatarak bütün süreçleri yöneten bu “üst akıl”, kimilerinin dilinde “emperyalizm” ya da “tekelci burjuvazi” olur, kimileri onu “uluslararası finans kapital” ya da “Davos baronları” olarak niteler; olup biten herşeyi tezgahlayıp yöneten bu ‘olağanüstü güç’ kimilerinin literatüründe de “faiz lobisi”, “siyonizm”, “Yahudi sermayesi” , “Türkiye’nin düşmanları” vb. vb. adını alır.
Bu kavramlara yükledikleri anlam ve ideolojik-siyasi pozisyonları birbirine ne kadar zıt olursa olsun, tarihi ve tarihsel süreçlerin oluşumunu sonuç olarak herşeyi ‘belirleyen’ karşı konulmaz bir gücün tasavvuru ve planlarıyla açıklamakta birleşen herkes, aynı idealizm zemininde sadece farklı noktalarda bulunuyor demektir.
Tarihin diyalektik yöntemle ele alınışı ise herşeyden önce keyfiliğe izin vermez. Bu devrimci yöntem, tarihsel bir olayı (sonucu) yaratan koşullar ve güçlerin tam bir nesnellikle ve bütün olarak görülmesini şart koşar. Ayrıca onların düz bir çizgide, basit bir etki-tepki ilişkisi içinde değil, karşılıklı etki ve tepkilerin içiçe geçtiği bir sarmal halinde ele alınmasını ister. Bu yaklaşımla hareket edilirken özellikle gözden kaçırılmaması gereken iki nokta daha vardır: Bunlardan birincisi, tarihsel bir olayın oluşumu sırasında ‘rastlantılar’ dahi ortaya çıkan sonuç üzerinde etkili olur. Bunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir. İkinci olarak da, her tarihsel olay, birçok iradenin çatışmasından doğar, “…bu iradelerden her biri de hayatın bir sürü özel koşullarınca oluşturulmuştur. Böylece, birbiriyle kesişen sayısız güçler, tek bir sonucu –tarihi olayı- oluşturan sonsuz paralelkenarlar dizisi vardır…”, dolayısıyla sonuç bunların bir bileşkesi olarak karşımıza çıkar. Ve bu ‘kazanan’ın bile gerçekte istediğinden farklı –çoğu kez onun da birşeyleri yitirdiği- bir sonuçtur.
15 Temmuz, sonuçları bakımından da aslında burada yaptığımız ‘kaba’ özete denk düşen bir özelliğe sahiptir.
O herşeyden önce, farklı çıkar ve amaçlara sahip, bu anlamda da birbirlerine düşmanlaşmış gerici güçler arasındaki bir kapışmadan doğmuştur. Sadece Cemaatçilerden ibaret olmadığı çok açık görülen taraflardan birinin (darbeye kalkışanlar) aptalca amatörlükler sergilemesiyle diğerinin (Tayyip Erdoğan kliği) başta kapıldığı paniği çabuk atlatıp hem o gece hem de sonrasında inisiyatifi ele geçirerek atak üstüne atak geliştirmesi bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Ayrıca özellikle o gün harekete geçenlerin bileşimi ve sonrasında nelerin yaşandığına dair birçok şey hala karanlıktadır. Diğer yandan, ortaya çıkan sonuç itibarıyla da Tayyip Erdoğan bir taraftan daha fazla ‘güç kazanmış’ olarak çıkmıştır o geceden fakat aynı zamanda bastığı zeminin zayıflıkları da ortaya çıkmıştır. Arkasından attığı adımlar da -özellikle ABD ve Rusya’yla ilişkilerinde verdiği bariz tavizler başta olmak üzere- bunun bir yansımasıdır, vb, vb.
Uzun sözün kısası, Türkiye ve Kürdistan’daki sınıf mücadelesinin önümüzdeki günlerdeki seyrini de etkileyecek yeni bir düzlemin ortaya çıktığı 15 Temmuz ve sonrası irdelenip mücadelemize yol gösterecek sonuçlar çıkarılmaya çalışılırken düşünce tembelliği ya da fantezi merakından kaynaklanan ucuz ve basit açıklamalardan uzak durulmalıdır.
[Alınteri'nin, baskıdaki 4 Ekim 2016 tarihli sayısından alınmıştır]