Genel doğruların tekrarına dayalı hazır reçetelerle fazla bir yol alamayız
Sol kamuoyunda öncesinde de etkili olan moral bozukluğu ve karamsarlık, 15 Temmuz sonrası katlanarak büyüdü.
Öncesinde de bunun başta gelen nedenini, tek adam diktatörlüğü yolunda ilerleyen rejimin pervasız saldırılarıyla neoliberalizmin yol açtığı ekonomik ve toplumsal yıkımın karşısında etkili bir muhalefetin sergilenemeyişi oluşturuyordu. 15 Temmuz sonrası rejimin Kürtlere ve emeğe yönelik saldırıları azgınlık düzlemine sıçradı, farklı ve muhalif olana tahammülsüzlük, toplumsal çürüme ve kutuplaşma yeni boyutlar kazandı, dinci gericilik gemi azıya aldı. Buna karşı daha derli toplu ve tok bir duruş sergilenmesi beklenirken, kafa karışıklığı, dağınıklık ve tutukluğun derinleşmesi karamsarlık ve umutsuzluğu büyüttü.
Halbuki tersi olmalıydı. Saldırıların çapı ve şiddetindeki artış, refleks olarak bile daha büyük tepkileri harekete geçirmeliydi. Üstelik sadece reflekslerimiz harekete geçmekle kalmamalı, ondan da önce bilincimiz devreye girmeliydi. Çünkü burjuva karşı devrim cephesinin ve Tayyip Erdoğan zorbalığının zayıflıkları da bu süreçte kendini göstermişti.
Örneğin Tayyip Erdoğan kliğiyle ordu arasındaki ittifakta derin bir yarılma ortaya çıkmıştı. Hem birbirlerine duydukları güvensizlik büyümüş hem de kendi içlerinde en yakınlarından bile kuşku duyar hale gelmişlerdi. Nitekim faşist devlet terörü ve saldırganlığın bu denli vites büyütmesinde bu korku ve güvensizliğin payı büyük.
Dolayısıyla bu süreçte sadece sınıf düşmanlarımızın kazandıkları yeni avantaj ve üstünlükleri görmekle kalmamalı; onların zayıflıkları yanında süreçlerin seyrini lehimize etkileme yönünde değerlendirebileceğimiz yeni imkan ve dinamikleri de görebilmeliydik.
Kendimizi kandırmayalım! Ödediğimiz bedellere yenilerinin ekleneceği zor günler var önümüzde.
Ama bu gerçekçilik, birincisi, düşmanımızın sadece güçlü yanlarını, saldırılarındaki artışı ve gidişin pervasızlığını görmekle sınırlı bir tek yanlılık halini almamalı. İkinci olarak da, şu anki koşulların ve gidişin aleyhimize oluşu, umutsuzluk ve karamsarlığa yol açmamalı, edilgenlik ve teslimiyetçilik bahanesi haline gelmemeli!..
Genel doğruların tekrarına dayalı hazır reçetelerle fazla bir yol alamayız. Ancak bazı adımlar var ki, gidişi farklılaştırabilmek için atacağımız ilk adımlar onlar olmalı.
Bunların başında, sınıftan ve süreçlere en azından emekten yana sınıfsal bir bakış açısıyla yaklaşmaktan kaçışa son vermek gelmeli. Belirli bir sınıfın çıkarlarını yansıtan ilkesel esaslara ve tarihsel amaçlara sahip her türlü ideolojiyi “modası geçmiş ayak bağları” olarak küçümsemekte birleşen postmodern yaklaşımların siyasal süreçleri çözümlemekte sadece yetersiz kalmayıp baltayı ne kadar çok taşa vurdukları, “2. Cumhuriyetçi” liberalizmin son 15 yıllık serüveninden de görülebilir. Keza ‘sınıf’ gerçeğine dudak bükerek tarihin dönüştürücü gücünü başka yerlerde ve kuvvetlerde aramanın geldiği noktada da ortada. Buna karşın, o küçümsenen 'ideolojik bakış'ta ısrarlı olanlar daha isabetli yorumladılar gelişmelerin ana doğrultusunu...
Dolayısıyla, biz bugün düpedüz Hitlerci bir tek adam rejimine dönüşerek kendini tahkim etme yönelimi içindeki neoliberal faşizmi geriletip onun çözülüşünü hızlandırmak istiyorsak; birincisi, sorunun ‘kişi’ (Tayyip Erdoğan) sorunu olmayıp ABD’den Filipinler’e kadar her yerde ‘Tayyipler’ üreten, artık onlara ihtiyaç duyar hale gelen bir ‘sistem’ sorunu olduğunu görerek hareket etmeli ve saldırılarımızı bu sistemin kendisine yani kapitalizme yöneltmeliyiz. İkinci olarak ise, bu sistemle uzlaşmaz savaşımın merkez kuvvetini işçi sınıfının oluşturduğu gerçeğini dikkate alarak onun kendiliğinden harekete geçtiği, üstelik haftalarca süren eylemlerini dahi seyreden sınıfa uzaklık ve yabancılığa kesin bir son vermeliyiz.
Faşist karşı devrimin gemi azıya aldığı, sadece devlet terörünün değil devletin örgütlediği, onun koruma ve kışkırtmasıyla hareket eden paramiliter çetelerin, hatta tek tek gerici bireylerin kendilerinden farklı olana karşı pervasız bir saldırganlıkla hareket etmelerinin yarattığı ürküntü ve çaresizlik duygularının boyutlarını dikkate alacak olursak, devrimcilerin de bir ‘güç’ olduğunu hissettirecek militanlığın günümüzde kazandığı önem kendiliğinden ortaya çıkar. Bir yönüyle de kardeşlik müfrezeleri işlevini görecek bu yönelimi pratikleştirmek, bunun birleşik örgütlenme ve eylem biçimlerini bir an önce yaşama geçirmek, mevcut durumu farklılaştırmak için atılması gereken bir diğer ‘başlangıç adımı’ olarak düşünülmelidir.
Ve nihayet, emeğin ve insanlığın kurtuluşunu amaçlayan, bu nedenle de sadece işbaşındaki despotlar ve hükümetlerle değil sınıf olarak burjuvazinin iktidarı ve kapitalizmle meselesi olan bir devrimciliğin güncel ifadesi olarak kendi gündemimizin sahibi ve takipçisi olunmalıdır. Ki bunun somut ifadesi, toplumun bütün emekçi sınıf ve kesimlerine hitap eden, onların sadece yakıcı güncel talep ve beklentilerine yanıt içermekle kalmayıp umutlarına da tercüman olan, bu özelliğiyle de heyecan yaratan, onları motive edecek bütünlüklü somut bir dönemsel programdır. Atılması şart olan adımlardan biri de budur.
Hele bir başlayalım, gerisinin nasıl geldiğini yaşayarak görürüz…
[Alınteri'nin, baskıdaki 4 Ekim 2016 tarihli sayısının başyazısıdır]