İsmail abim, yoldaşım…

İşçiydin, sapına kadar komünisttin ve öylece ölümsüzleştin…

GÜNCEL
Cuma, 7 Ekim 2016 (9 yıl 6 ay önce)

İsmail Abi seni ilk gençlik yıllarımdan tanırım. O zamanlar ben tıfıl bir yeraltı devrimcisi, sense Türk ordusundan “paçayı kurtarırken” ruhunda açtığı yaraları onarmaya çalışan “emekli” bir asker… Aklım çok ermese de senin o ışıltılı gözlerindeki gölgeleri görmüştüm, hüznün gölgesini… Üzülmüştüm… Bir Kürt çocuğu olarak, neler yaşadığını, neler hissedip, bu karara nasıl ulaştığını merak ederken, senin gözlerine inmiş hüznün gölgesi gençliğe mahsus bu kıpır kıpır merakı bile öteleyecek kadar etkilemişti beni.



 



Paylaştığımız çok fazla an-kesit-diyalog olmamıştı. Dediğim gibi sen o zamanlar askeri hayattan sonraki sivil yaşamını kurmaya çalışıyor, mizacına hiç uymayan askerliği sadece elbisesi-lojmanı-rütbesi-talimleri-operasyonlarıyla değil, ruhuna sinmiş tüm ince ayrıntılarıyla silmeye çalışıyordun. Fakat kendi içindeki o yeniden inşa sürecini titizlikle yürütürken bile benim gibi toy devrimcilerin o paytak yürüyüşlerine ilgisiz kalamayacak kadar yakın bir yüreğin vardı devrime. Sıcak-samimi gülüşünle konuşur, anlatırdın bunu ve ben o samimi gözleri, gülüşü hayatım boyunca yanımda taşıdım. Mücadele içinde yaşanan kimi süreçlerin beleğimde yarattığı “silinmelere” rağmen sen, gözlerin ve o halk gülüşünle hiç silinmedin. Yıllar sonra gördüğümde de aynı gülüşü, bakışları görmek, aynı ruhla buluştuğunu hissetmek ne kadar tarifsiz bir sevinçtir sen de bilirsin İsmail Abi…



 



Senin devrimle ilişkinin Aslan Tel yoldaştan ve ailenden gelen bir süreklilikle açıklanamayacak, sadece duygusal bir bağlılık sınırlarında ele alınamayacak nitelikler taşıdığını o genç sezgilerimle hissedebilmiştim. Askerlik kurumundan ayrılışının bile aslında düşünsel-ruhsal bir duruşla ilişkisi vardı. Karakterindeki derin hümanizm bunun bir nedeniydi. Fakat asıl olarak kendince oluşturduğun bir hayat duruşunun ifadesiydi bu… Zulme, yoksulluğa, sömürüye, ayrımcılık ve her türlü eşitsizliğe karşı tiksinti duyan bir insanın, tüm bunları en billur halleriyle temsil eden bir kurumun parçası olmayı reddedişiydi…Bu açıdan da sendeki hümanizm öyle sınıflar üstü bir hümanizm değil, komünistlere mahsus bir hümanizmdi. Omurgası vardı ve bunu sen kendin damıtmıştın. 



 



Zaten o nedenle Alevi olmadığın, Kürt olmadığın, Ermeni olmadığın halde hem de öyle derin teorik bir bilinç ve birikime sahip olmadan doğal bir halk adamı, doğal bir komünist refleksle hep kardeş oldun onlarla. Acılarını acın, sevinçlerini sevinç bildin tüm içtenliğinle… Öyle kütüphaneler dolusu kitap okumakla, yıllarca mahpus yatmakla, her türlü zulmü yaşamak ve tanık olmakla edinilmeyecek kadar rafine bir komünistlikti bu bence. O nedenle de bu kolektifle ilişkilerin her daim sürdü, kesintili oldu, belki dalgalandı; ama hiç kopmadı, kopamazdı da… Senin için o sökülüp atılmayacak bir özdeşleşme halini ifade ediyordu.



 



Hayatın gailesinin seni bir burgaç gibi içine çekip sıkıştırdığı anlarda bile bir yanın hep komünizm davasındaydı. Seni hem hırpalayan hem de sana umut ve çıkış duygusu kazandıran bir ilişkiydi bu… Hırpalardı… Oradaki başarısızlıklar, beceriksizlikler, dağınıklık ve iç sorunlar sana temas ettiğinde bazen “küserdin”, bazen anlam veremediğin şeylere refleks tepkiler verirdin… Bu küslük halinde bile garip bir vefa vardı. Tepkilerinde de öyle. Oturup konuştuğumuzda “anlardık” birbirimizi…



 





 



Kendini hiçbir zaman bu davanın asli yürütücüsü olarak görmedin, böyle bir iddian da olmadı. Daha çok cesaretin, çevrende yarattığın güven, varlığınla yaydığın enerjiyle vardın. Bu da kesintisizce sürdürülen bir tutarlılık taşıyordu. Hiç kopmayan, hep umut olarak kodlanan o davanın bir yerinde kalmakta ısrar eden, gündelik hayatın tüm zorluklarına rağmen ruhunu asla onlara teslim etmeyen, deyim yerindeyse “dünya nimetlerine” yan gözle bile dönüp bakmayan dervişçe bir “temizlikti” seninkisi. 



 



Ethem yoldaş ölümsüzleştiğinde kafana isabet eden gaz kapsülünün yarattığı kanamayla o akrebin önündeki duruşun, ille de elindeki Ethem portresini bırakmayışın cesaret ve bağlılığının olduğu kadar, vefa duygularının da derinliğinin işaretiydi. Bulunduğun yerdeki kurumun çeşitli ihtiyaçları sözkonusu olduğunda ilk akla gelen isimlerden biri olman da yaydığın güven ve çözüm duygusunun bir işaretiydi. Gençlerin abisi, “yaşlıların” İsmail’iydin. Ama hepsi nezdinde senin bile kendine yüklemediğin oranda bir ağırlık, bir güven ve çözüm beklentisinin adıydın.



 



İsmail yoldaş, abim benim,

Seninle yıllar sonra karşılaştığımızda bile sen ilk gençlik yıllarımdan belleğime kazınmış bir halk adamı olarak karşımdaydın. Çok hırpalanmış, çok acılar çekmiş, çok badirelerden geçip gelmiştik her ikimiz de. Gözlerine bakmıştım önce. O ifadeyi aramıştım. İçim kaynamış, sevinmiş, coşmuştum… Benim İsmail Abimdi karşımdaki. Aydınlık gözleri, vefa ve sıcacık bir sahiplenmeyle bana bakıyordu, sımsıkı-sımsıcak kucaklıyordu. 



 



İşçiydin, sapına kadar komünisttin ve öylece ölümsüzleştin… Haberini aldığımda kafamdan sadece bunlar aktı, sadece bunlar… Şimdi Ankara’ya her gittiğimde baktığım yerlerde seni görememek canımı(mızı) acıtsa da o rafine halinle içimizde olduğunu, yüreğimizde yeniden doğduğunu bilmeni isterim.