Kimse inanmaz belki ama hala kabullenemedik gidişini, hala alışamadık yokluğuna…
Çiçek Özgen
Tam 1 yıl oldu, oysa daha dün gibi her şey.. Dün tam 10’u 4 geçe sanki seni yeni kaybetmiş gibi ağırlaştı yüreğim. 1 yıl önce yaşadığım tüm acılar yeniden tüm heybetiyle dikiliverdi karşıma. Bir yıl önce bugün hastane hastane, seni arıyorduk. Onlarca yanmış, parçalanmış ölü bedenler görmüştü yoldaşların, hepsine tek tek defalarca bakmıştı, biri sen olabilir misin diye. Bir umut hastanede yatan yaralılara bile gidip tek tek bakmıştık. Bir yerde olabilirdin, çok yaran vardı belki ondan kalkıp bize gelemiyordun. Belki kafanı çarpmış kim olduğunu, adını her şeyi unutuvermiştin… Belki ondandı seni bulamayışımız. Gerçeği tahmin edip de kabullenmemek var ya, acıyı ötelemek… Bir umut ışığı bulup ona tüm gövdenle sarılıvermek… Ama sonra tüm kaçışlara rağmen, o tüm dikenleriyle gelip yapışıverir tenine… Biz de kaçamadık bu gerçekten… Üç gün sonra “Maviş’i teşhis ettiler” dedi bir yoldaşın telefonda… Sonrasını anlatmaya gerek var mı bilmem… O günden bugüne kadar hala hep aynı teyzeliğiyle yaşanan acıyı ne tarif edebilir onu da bilmem…
Bir şey hiç unutmam kazınmış kafama, cenazeni İstanbul’a getirmişti yoldaşlar. Onu Gazi’de karşılamıştık. O hep yan yana olduğunuz yoldaş, cenaze aracından inip yanıma gelmişti. Bana “Demedim mi Maviş’i bulmadan gelmeyeceğim diye. Bak buldum, alıp getirdim onu” demişti. O anı ömrüm boyunca unutmayacağım. O anda öyle şeyler gizliydi ki… Bir yoldaşın bir yoldaşa sevgisi, bir yoldaşın bir yoldaşa bağlılığı, bir yoldaşı kaybetmenin, onu bir daha göremeyecek olmanın, bir daha bir işi tartışıp planlayamayacak olmanın, birlikte gülemeyecek, aynı şeye öfkelenip, aynı şeyle mutlu olamayacak olmanın kahreden acısı… Gözlerinden saç tellerine kadar acıya kesmiş bir insanın senin cenazenin başında dimdik duruşu… Tüm yoldaşlarının gözlerindeki öfkeye karışmış tarifsiz acı…
Bir yıl oldu Maviş... Kimse inanmaz belki ama hala kabullenemedik gidişini, hala alışamadık yokluğuna… Hiç birşey dolduramadı sana ait o boşluğu… Yıllar önce yolunu şaşırmış, ideallerinden sapmış o insanlar çıktığında bu aileden, sen koşup omuzlayıvermiştin bu idealleri… “Çocuk” deyip gülmüşlerdi, başaramazsınız sanmışlardı. Ama siz o çocuk halinizle, o tecrübesizliğinizle ellerinden çekip almış, yeniden ayakları üstüne dikmiştiniz bu yapıyı. O kadar zorluğun, o kadar yalan dolanın döndüğü zamanda siz tertemizliğinizle, dürüstlüğünüzle, ilmek ilmek yeniden örmüştünüz her şeyi... Herkes bir bahane bulup tasını tarağını toplayıp yeni yaşamına yönelirken, sen tüm tasınla tarağınla kavganın göbeğine gelip yerleşivermiştin… O amacına olan bağlılık, o tarihine olan güven, o azim ve inanç olmasa olabilir miydi ki bunlar. İşte sen buydun. O azimdin, o inanç… Bunu anmadan geçilebilir mi seni anlatırken? Şu ana gelişte senin emeğini anlatmadan bir şeyler anlatılabilir mi sana dair?..

Bir şey daha var seninle ilgili… Hep hatırlamak, hep yoldaşlara örnek olması gereken… Kendini yetiştirmek için harcadığın emek. Emekçiydin sen, her konuda öyleydin ama her şeyden önce kendine emekçiydin. Hiç durmadan kendini geliştirmek için uğraşırdın. İlkokul mezunu olman seni durdurmamıştı, sen bize seminerler verirdin, biz senden öğrenirdik bazı şeyleri… Teknoloji konusunda dur durak vermeden çalışmış, kendini geliştirmiştin. Gazetemizin sitesini sen tasarlayıp yapmıştın bize. Kaç kez bilgisayarlarımızı bozup, çökertmiş de olsan inatla vazgeçmemiş, yetkinleşmiştin bu konuda. Daha önce senden kaçırdığımız “ her yerini açıp bozacak yine” dediğimiz elektronik aletlerimizi şimdi “Maviş bir bakıp düzeltsin bunu” diyerek sana getiriyorduk artık… Bu boş bir yetkinleşme, gelişme değildi. Ailenin ihtiyaçlarına göre, onun için daha iyisini yapabilmek adına bir tercihti bu… Bu azmini anlatmazsak seni anarken yarım kalmış olmaz mı bir şeyler?..
Sen sadece mavi gözlü güzel yoldaşımız değildin ki bizim… Sen bu aileyi ayağa kaldıranlardan, sen kavganın göbeğinde yer alan, sen azimle inatla durmadan kendini geliştiren, öğrenen, öğreten… Sen bunların hepsiydin işte… Söyle yoldaş biz nasıl unutur, nasıl alışabiliriz yokluğuna?

Şimdi aklıma her geldiğinde, sana dair her şey tek tek defalarca geçip duruyor aklımdan… Sanki anılar sırasını beklemişte, fırsat bu fırsat der gibi aynı anda hücum ediveriyor aklıma. Mesela, o omuzlarını sarsa sarsa gülüşün geliyor aklıma.. Sesini o kadar canlı duyabiliyorum ki, başımı çevirip bakıyorum istemsiz, bir an… “Çünkü”’ye “Çinki” deyişin geliyor mesela aklıma… “Bu ailenin en yakışıklısı benim” diyip gülüşün, birine kızdığında “offff” deyişin geliyor mesela. Her şey öyle canlı ki sana dair hala. Şimdi kapı çalacak da, sen giriverecekmişsin gibi içeri… Hiç gitmemişsin, hep bir yerlerde, bir şeylerin peşinden koşturuyormuşsun gibi…
Her kayıp dağlıyor insanın yüreğini, ama tanıdığın, birlikte çokça vakit geçirdiğin biriyse bu, o acı çok daha dayanılmaz, çok daha farklı bir boyutta yaşanıyormuş meğer. Sen gittin gideli hep bir şeyler yarım gibi, hep bir şeyler eksik, tamamlanmamış… Oysa daha yaşayacak çok şeyimiz vardı seninle, konuşacaklarımız vardı, belki sana kızdığım şeyleri söyleyecektim, belki çatır çatır kavga edecektik daha seninle… Biliyorum yıllar geçse de biz hep seni o an yitirmişiz gibi yaşayacağız bu acıyı, biliyorum hiçbir zaman alışamayacağız yokluğuna… O çokça sevdiğin Alınteri’nin rengi gözlerini hatırlayacak bize hep, ‘sarı’ emekçiliğini, ‘kırmızı’ azmini, alev alev yanan öfkeni, ‘yeşil’ ılık ılık akan sesini… Yani yoldaşım dünyanın tüm renkleri seni hatırlatacak bize hep… Her tonunda biz sana ait bir şey bulacağız onda…
Canım yoldaşım, Canım Maviş’im, bir gün o hayalini kurduğunuz binlerle bir Mayıs’ta marşlarla yürüyor olacağız. Sen durduğun yerden, ışıl ışıl gülümsemenle seyredeceksin bizi, tam da hayalini kurduğunuz gibi… Sana sözümüz bu... Canım yoldaşım, Maviş’im… KelimEler yetersiz gerisini anlatmak için, gerisini gözyaşlarıma yazdım, biraz da onlar anlatsın seni..
Seni unutmayacağız yoldaş, Maviş, Maviş yoldaş…