KESK'in kılıcı*

Olağanüstü dönemlerde, olağanüstü mücadeleler verilmeli. Ya işçi sınıfının tarihsel mücadelesine layık olacağız ya da...

İŞÇİ SINIFI
Cumartesi, 15 Ekim 2016 (9 yıl 6 ay önce)

Çağdaş Ozan Üstün



 



“Kılıç atmak” deyimini sol siyasette ilk olarak Hikmet Kıvılcımlı kullanmıştrır. Kıvılcımlı hayatını sosyalizm mücadelesine adamış bir komünisttir. 12 Mart için sıcağı sıcağına yaptığı değerlendirmenin doğrulanmayışı, onun bu topraklarda komünist mücadelenin gelişmesine verdiği büyük katkıyı değersizleştirmez.



 



15 Temmuz sonrası 10 bine yakın üyesi açığa alınan, ihraç edilen KESK'in, bu dönemde 'kılıç atması' gerekmektedir. KESK toplumu etkileyecek, iktidarı sarsacak müdahalelerde bulunmalıdır. İzlenecek iki strateji var. İlki, bekleyip görmek. İktidarı tahrik etmemek, ona KESK'e yönelik saldırı için koz vermemek. İkincisi ise, mücadeleyi keskinleştirip iktidara baskı uygulamak. Bu iki stratejinin de sonuçta aynı kapıya çıkma ihtimali var. O ihtimal de KESK'in kapatılmasıdır.



 



Birinci yol, KESK'in kapatılmasını iktidarın insafına bırakıyor. İktidar KESK'i artık tehlike olarak görmezse bir ihtimal KESK'in varlığına göz yumabilir. Bu durumda da KESK varlığını faşizmin varlığına armağan etmiş olur. Ancak daha olası ihtimal, KESK bu dönemi sessiz geçirirse iktidar bu etkisizlikten yararlanarak KESK'i kapatabilir. Faşizmin tarihteki uygulamaları hep bu şekilde gerçekleşmiş.



 



İkinci yol, KESK'in kelimenin tam anlamıyla militan bir mücadeleye girişmesidir. Tabii bu yol zordur. Enerji ister. Gaza-copa, gözaltılara, sürgünlere, ihraçlara göğüs germeyi gerektirir. Sonuçta KESK yine kapatılabilir. Ama faşizmin dengesini bozar. Hatta yıkılmasına katkı sağlar. Mücadele etmeden kaybetmek, gerçekten kaybetmektir. Ama dikkat etmemiz gereken bir durum var. Şöyle ki; meşru olunan durumlarda develetin mücadele eden özneye uyguladığı şiddet, toplumun sindirilmesine katkı koymaz. Tam tersine, mücadeleyi veren özneye toplumdan bir destek sağlar.



 



Bu dönemde KESK'in verdiği mücadele meşrudur. 'MEŞRU MÜCADELE' kavramını sık kullana kullana sıradanlaştırdık. Meşru mücade, yalnızca haklı mücadele anlamına gelmez. Meşru mücadele, iktidarın karşı durmasına rağmen toplumun onayladığı, destek verdiği mücadele anlamına gelir. Örneğin devlet Cizre, Silopi gibi 100 binlik şehirleri yerle bir ederken, KESK'in barışı savunması haklı bir mücadeleydi. Ne yazık ki iktidar, etkinliğini kullanarak barış talebini suç olarak topluma empoze edebildi. O yüzden barış talebi ülkenin bir kesimi için haklı, gerekli bir talep olarak algılanırken, bir kesimi içinse teröre destek verme, bölücülük olarak algılanıp karşı konumlanış geliştirildi. Barış talebi haklı ve tüm zorluklarına rağmen savunulması gereken bir başlıktı. Ama dönem itibariyle emekçilerden, toplumdan önemli bir destek gelmedi. 1917'de barış talebi Rusya'da Bolşeviklere iktidarı getirmişti oysa.



 



Bu dönemde iş güvencesi için KESK'in vereceği mücadele ise meşrudur. 'Ekmek parası' bu toprakların bir değeridir. Ekmeğimiz ile oynayan iktidara karşı vereceğimiz mücadele hem iş arkadaşlarımızdan, hem de toplumun her kesiminden büyük bir destek bulacaktır; buluyor da... O yüzden çekinmeden ateşli bir şekilde sürece yüklenilmelidir.



 



27 Eylül günü, KESK Eş Başkanı Şaziye KÖSE'nin basın açıklamasında kamuoyu ile paylaştığı yol haritasında iddialı ve militan bir duruş ortaya konuyordu. Şaziye KÖSE ajitasyon ve propaganda yönünden çok yetenekli biri. Örgüte moral ve motivasyon aşılama konusunda çok başarılı. Ancak söz eyleme dönüşmeyince zararı çok büyük oluyor! En büyük etkisini güvenilirliğin kaybolmasında gösteriyor.



 



Açıklamalardan sonra neler yapıldı sayalım. İmza kampanyası başlatıldı. Bazı şehirlerin belirli merkezlerinde imza masaları açıldı. Çoğu KESK'li, işyerlerinde bu imzaları toplamadı. Oysa ki bu dönemde önemli bir araçtı. İnsanlar korkudan imzalamasalar dahi kampanyaya destek veriyor, birilerinin sinmemiş olduğunu görüyorlardı.



 



1 Ekim'de illerde KESK merkezi basın açıklamaları yaptı. En fazla üyeye sahip İstanbul'da yapılan basın açıklamasına katılan insan sayısı yüzü geçmedi.



 



10 Ekim anmaları yapıldı.



 



Son olarak 12 Ekim'de Diyarbakır, İzmir ve İstanbul olarak üç koldan Ankara'ya yürüyüş başlatıldı. Ancak bu yürüyüşe yönetici ve belirli üyeler katıldı. Oysa KESK bu dönemde 3 günlük grev kararı alabilir, Ankara'ya kalabalık bir şekilde yürüyebilirdik. Devlet engellemede bulunursa militanca bir mücadeleyle üç gün boyunca kamuoyu oluşturulabilirdik. Bu yapılmadı. Sonuç olarak çok cılız bir etki yarattı. Sol komuoyu dahi bu yürüyüşten haberdar olamadı.



 



15 Ekim'de Ankara'da yapılması planlanan eylemi iktidar yasaklayınca, KESK yasağa direnmedi. İllerde kitlesel basın açıklaması yapma kararı aldı. Sonuç ne kitlesel oldu ne de basına yansıdı! En azından karar verildiği gibi Ankara'ya kitlesel olarak gidilmeye çalışılmalıydı. Devlet müdahale ederse direnilmeliydi. 4+4+4 gündeminde dahi 2 gün grev kararı alınmış, Ankara'daki merkezi eyleme polis müdahale etmişti. Gaza, copa, suya direnilmiş, bir kamuoyu oluşturulmuştu. Şimdi, içinden geçtiğimiz böyle bir dönemde eskisinden daha radikal direnişler göstermemiz gerekirken, maalesef daha geri noktalara düştük.



 



KESK Eş Başkanı Şaziye KÖSE'nin 27 Eylül'deki enerji verici, kararlı konuşmasından sonra söz eyleme dönüştürülemedi. Kampanya istenilen etkiyi yaratmadı.



 



KESK yönetimi ve üyeleri olarak militan mücadeleye girişmeliyiz! Açığa alınan arkadaşlarımızla, TEKEL işçilerinin Ankara'daki çadır eylemi gibi bir eylemi gündemimize almalıyız! 10 Ekim saldırısının korku atmosferini de ancak bu eylemimizle dağıtabiliriz.



 



Olağanüstü dönemlerde, olağanüstü mücadeleler verilmeli. Bu görevi bize tarih veriyor. Ya işçi sınıfının tarihsel mücadelesine layık olacağız ya da geleceğe kötü bir miras bırakacağız.



 



(*) Hikmet Kıvılcımlı'yı Türkiye solunun değerli ve saygıdeğer tarihsel kişiliklerinden biri olarak değerlendirmekle birlikte, mektubun girişinde belirttiği vurgular, okurumuzun kişisel görüşleridir.