Irkçı faşist rejimin saldırılarının önü gerçekte varolmayan yasal yollar zorlanarak alınamaz
A. Can
Kürt halkının iradesini kırmaya yönelik “çöktürme planı” kapsamında belediye yönetimlerine el konulacağı aylar öncesinden belliydi. Bu seferki saldırının daha öncekilere benzemeyeceği de açıktı.
Türk faşizmi bu kadar açık ve pervasız bir gasba yöneldiğinde, onu bu işe kalkıştığına pişman edecek kitlesellik ve militanlıkta bir tepkiyle karşılaşmalıydı. Aksi taktirde, tıpkı yerleşim birimlerinin yakılıp yıkılmasında olduğu gibi Kürt siyasal hareketinin yönetimindeki bütün belediyelerin sırayla 3’er-5’er elden gitmesinin önü alınamazdı.
Dahası, saldırının bu ayağında sergilenecek direniş, dokunulmazlığı kaldırılan milletvekillerinin tutuklanması başta olmak üzere rejimin pratikleştirmek için fırsat kolladığı başka alanlardaki saldırıların gelişim seyri ve temposu üzerinde de belirleyici olacaktı.
Uzun lafın kısası, bir-iki protesto gösterisi, belki birkaç miting, basın açıklamaları, kimi sembolik dayanışma eylemleri gibi ‘geleneksel’ yöntemlerle sınırlı kalmayacak bir karşı hazırlığın örgütlenmesi gerektiği açık ve ortadaydı.
Beklenen gasp saldırısı sonunda başladı. 11 Eylül günü 28 belediyenin yönetimine el kondu. O günden beri de saldırılar hız kesmeden sürüyor. Gel gör ki, buna karşı gösterilen tepkiler maalesef çok cılız. Bir halkın iradesine alenen küfür niteliğindeki saldırının anlamına ve şu kesitteki önemine denk bir duruş ve karşı atak geliştirilebilmiş değil hala.
Bunun için birçok gerekçe sayılabilir, bazıları yerden göğe kadar haklı birçok neden gösterilebilir kuşkusuz. Bunların başında da, yıllardan beri çok ağır bedeller ödemek zorunda bırakılmış Kürt halkının yaşadığı ‘savaş yorgunluğu’ gelir herhalde.
Gerçekten de şehirlerin uçaklar ve helikopterlerle bombalanıp tank ve toplarla yıkıldığı, 3 aylık bebekten 70 yaşındaki ihtiyara kadar yüzlercesinin alçakça katledilip sığındıkları bodrumlarda yakıldıkları, üstelik işlenen tüm insanlık suçlarının Türk ve dünya kamuoyu tarafından da korkunç bir kayıtsızlıkla seyredildiği sadece şu son bir yılda yaşananlar göz önüne getirilecek olursa bu konuda kimse Kürt halkını kınayıp eleştirmeye kalkmamalıdır. Bu hem haksızlık hem de vicdansızlık olur!..
Kaldı ki bu halkın onbinlercesi şu an kendi topraklarında ‘mülteci’ durumundadır. Evlerinden barklarından sürülmüş, eşin-dostun yanına, yıllardır yaşadıkları kent ve kazaların yakınlarındaki köylere sığınmış, Şırnak örneğinde olduğu gibi sağlam evlerine bile girmelerine izin verilmediği için şehrin kenarına kurdukları çadırlarda yaşama savaşı vermektedir. Binbir sorun ve sıkıntıyla boğuşmakta, uğradıkları kayıplar ve yokluklar yetmezmiş gibi bir de devletin zulmü ve çıkardığı yeni engellere rağmen ayakta durmaya çalışmaktadır. Bu koşullarda bu kitleden ‘normal’ zamanlarda sergiledikleri tepkileri göstermelerini beklemek, bu yönüyle de haksızlık ve insafsızlık olur.
Zaten halka yol göstermek iddiasını taşıyan politikanın ve politik öncülerin sorumluluğu da bu noktada daha çıplak bir biçimde çıkar karşımıza:
Geleceği aylar öncesinden belli olan bir saldırıya karşı hazırlık yapılırken, ‘ezberlenmiş’ geleneksel biçim ve yöntemlerin bu somut koşullarda aynı sonuçları doğurmayacağı gerçeğini dikkate alarak hem gelecek saldırının şiddetini ve bürüneceği biçimleri hem de kitlelerin somut durumunu ve ruh halini göz önünde bulunduran yeni biçim ve yöntemler bulma sorumluluğu olarak tanımlayabiliriz kısaca bunu.
Bu yaratıcılığı gösteremeyen bir politik öncülük, kendisinden beklenen rolü oynamamış olacağı gibi beklediği sonuçları da haliyle elde edemez.
Nitekim halkın iradesinin gasbına karşı şu güne kadar gösterilen tepkilerin zayıflığı, her şeyden önce bu konudaki politikasızlığın, duruma uygun yeni yöntem ve biçimler bulup geliştirmede sergilenen yetersizliğin sonucudur.
Bu konuda DBP ve HDP adına açıklanan “eylem planları”na baktığımızda bu yetersizliği belirgin bir biçimde görebiliriz. İşin retorik tarafını bir kenara bırakarak “somut olarak nelerin yapılması planlanıyor” sorusunun yanıtını aramaya kalktığınız zaman, hala “Anayasa Mahkemesine başvurma, diplomatik bir kampanya başlatarak BM ve Avrupa Parlamentosu başta olmak üzere uluslararası kurumları harekete geçirmeye çalışma” ağırlıklı bir “strateji’’ çıkar karşımıza.
Bugüne kadar yaşananlar, mevcut durum ve gidiş dikkate alınacak olursa, ufku bunlarla sınırlı bir hareket hattı belirlemek, Marksist literatürdeki tanımla gerçekten de “parlamenter budalalığın” daniskasıdır!.. AB emperyalistlerinin Kürdistan yakılıp yıkılırken ya da mülteciler konusunda da sergilediği bilinçli (ve alçakça) kayıtsızlığın dumanı tazeyken onlardan ya da 15 Temmuz sonrası büsbütün hizaya giren Kaçak Saray yargısından hala ne beklenmektedir ki kayyım saldırısına karşı “strateji” bunlar üzerine kurulmaktadır?!!
Bu noktada da DBP ve HDP’nin hareket alanını sınırlayan engeller gözden kaçırılamaz kuşkusuz. Bunların başında da hareketin yükünü çeken kitledeki sözünü ettiğimiz ‘yorgunluk’ gelir elbette. Fakat Kürt politikacılar, tam da bu yorgunluğun derinleşmesindeki paylarından başlayarak sorgulamalıdırlar yetersizliklerinin nedenlerini.
Örneğin özellikle çok dilli belediyecilik ve kadın örgütlenmesine alan açmak gibi olumlu kimi pratiklerin hakkını teslim etmekle birlikte neden Ovacık belediyesi gibi öne çıkan popüler bir örnek yaratılamamıştır bugüne kadar Kürt belediyeciliği adına?..
Mesela, belediyelere el konulduğu zaman kayyım olarak atanacak devlet memurunu korumalarıyla belediye binalarında bir başına bırakıp Türk faşizmine “biz kendi işlerimize kendi gücümüzle çözmesini de biliriz” mesajını pratikte verecek sekilde belediye hizmetlerini halkın -en başta da HDP’li milletvekileri ve kamuoyunda tanınan büyükşehir belediye başkanlarının- katılacağı kolektif bir seferberlik ve nöbet sistemiyle çözecek alternatif politikalar neden önceden düşünülüp örgütlenmemiştir?..
İnsanların yasal olarak ancak belediyeler aracılığıyla çözebilecekleri sorunların çözümü konusunda dahi -örneğin cenaze defni- kayyum atanan belediyeleri muhatap alma zorunluluğunu ortadan kaldıracak alternatif politikalar neden hemen yürürlüğe sokulmamıştır?
Faşizmin belediyelere el koyma hamlesine farklı bir karşı hamleyle yanıt verme yaklaşımından hareketle örneğin halkın Kürdistan çapında imece usulüyle seferber edileceği farklı kampanyalar neden düşünülmemiştir? Çatışmayı Türk faşizminin belirlediği konu ve alanların dışına taşıracak, dolayısıyla inisiyatifi de onun elinden alacak şekilde örneğin kış arifesinde hala çadırlarda, şurda burda yaşamaya çalışan kirli savaş mağdurlarının barınma, yemek, sağlık, çocukların eğitimi, vb. temel ihtiyaçlarının çözümüne yönelen kampanyalar neden önceden örgütlenmemiştir?..
Kısacası, Kürdistan’da savaşın bugün geldiği noktada hala eski tarz ve yöntemlerle yetinen bir tutuculuk ve donukluktan hızla kurtularak serhildanlar ruhunu tekrar canlandıracak kitle seferberliğinin yeni yol ve yöntemlerini bulmak tayin edici bir önem kazanmıştır. Bunun için önce, içerik olarak ne kadar doğru ve militan mesajlar taşırsa taşısın ırkçı faşist rejimin saldırılarının önünü sadece demeçlerle, birkaç yüz kişinin katıldığı basın açıklamaları ve birkaç mitingle ya da gerçekte var olmayan yasal yollar zorlanarak alma olanağının kalmadığı görülmelidir.