Bu dinamiği örgütleyip harekete geçirmenin nelere yol açabileceği düşünülerek davranılacak olursa çok şey başarılabilir
15 Temmuz sonrası OHAL sürecinde 100 binin üzerinde insan işinden kovuldu. Aralarında cemaatin kadroları da var kuşkusuz. Fakat bunlar atılanlar içinde küçük bir azınlık. Ayrıca sadece onların değil bütün atılanların ellerinde avuçlarında ne varsa mal varlıklarına el kondu, banka hesapları donduruldu, sosyal güvenlik hakları yakıldı, başka kamu kurumlarında çalışma hakları elllerinden alındı. Kısacası sadece kendileri değil aileleri de cezalandırılıp düpedüz açlığa ve çaresizliğe terkedildiler.
Aynı şey, birikmiş sermayelerin ve şirketlerin üzerine devlet zoruyla çökülen fabrika ve işyerlerinde de yaşanıyor. Buralarda çalışan onbinlerce işçi, emeği ve bu ülkenin kanını düne kadar birlikte sömüren iki farklı İslamcı sermaye kliği arasındaki iktidar dalaşmasının kurbanı haline geldiler. Aylardır ne maaşlarını alabiliyor ne de karşılarında bir muhatap bulabiliyorlar.
Kısacası karşımızda ciddi bir sosyal problem, büyük bir trajedi var. Siyasi görüş ve eğilimleri ne olursa olsun bu insanlar sonuç olarak işçi. İçlerindeki tuzu kuru çok küçük bir azınlık dışında emeğini satarak geçinmek zorunda olan bu işçiler ve ailelerinden oluşan yüzbinlerce insan çaresizlik içinde yaşam savaşı veriyor.
Bu işçiler ve ailelerinin durumuna kayıtsız kalmak herşeyden önce insanlıkla bağdaşmaz! Özellikle de emekten yana olduğunu, emeğin haklarını savunduğunu iddia eden hiçbir birey ve kurum bu insanlık trajedisine ilgisiz kalamaz!. O zaman bizlerin de, “isterse ağaç kökü yesinler, umurumda bile değil” diyebilen AKP Burdur milletvekili gibi vicdansız yaratıklardan bir farkımız kalmamış olur.
İşten atılanların bir kısmının düne kadar Gülen cemaatine yakınlık duyup bu dinci gerici örgütlemenin destekçisi oldukları gerçeğinin üzerinden kuşkusuz atlayamayız. AKP ile koalisyon ortağı oldukları yıllarda bu çetenin de sosyalistlere, ilericilere, Kürtlere, Alevilere ve işçilere nasıl kan kusturduğunu, eğer 15 Temmuz’da başarılı olsalardı bugün aynı şeyleri onların yapacağını, çünkü AKP gericiliğiyle aynı iplikten dokunmuş olduklarını elbette ‘unutamaz’, bunlara dair söyleyeceklerimizin ve soracağımız hesapların üzerine elbette sünger çekmeyiz!..
Fakat gerçeğin bu yönü, farklı bir düzlemin -ideolojik, siyasi mücadelenin- konusudur. Unutmayalım ki bu insanlar aynı zamanda ‘işçi’dirler. Yanlış ideolojik-siyasi tercihlere sahip olmaları onların bu sınıfsal gerçekliğini ortadan kaldırmaz.
Öte yandan, onların aileleriyle birlikte açlığa ve sürünmeye mahkum edilmelerine karşı mücadele öz olarak ekonomik-sendikal bir mücadeledir (Sorunun siyasal bir nedenden kaynaklanması ve biriken tepkinin bu kez demokratik karakterde siyasal bir mücadele düzlemine sıçratılma olasılığının yüksekliği de tabii gözden kaçırılmamalı). Bu zeminde bir örgütlenme ve mücadele sırasında önemli olan karşımızdakilerin sınıfsal kimliğidir. Esas alınması gereken tek ölçüt budur. Zaten tersi geçerli olsa, yani işçinin ideolojik-siyasi tercihi, etnik kökeni, dinsel kimliği, cinsiyeti vb. ‘ölçü’ alınıp bunlara bakılarak hareket edilecek olursa sınıfın sendikal düzeyde örgütlenmesi bile olanaksız hale gelir. Ve bu en başta da burjuvazinin işine yarar.
İnşaat-İş gibi bir-iki istisna dışında DİSK ve KESK başta olmak üzere ilerici sendikalar, sol ve sosyalist örgütler akıl almaz bir kayıtsızlıkla seyirci kaldılar bu soruna. Bu kitlesel işten çıkarma dalgasının nedenleri ve boyutları yanında politikleşmiş bir sendikal hareketlenme yaratma açısından içerdiği potansiyel düşünülecek olursa gereken ilgi hala gösterilmiyor. Eğitim-Sen ve KESK, işin ucu kendilerine de dokunup toplu işten çıkarma saldırısı kendi üyelerini de kapsamaya başlayınca ‘uyanıp’ nihayet hareketlendiler. Halbuki OHAL’le birlikte “Fethullahçı” gerekçesiyle onlarca üniversite ve okul kapatılıp buralarda çalışan onbinlerce öğretim üyesi, öğretmen, çalışan sokağa atıldığında konu sahiplenilip buna tepkinin örgütlenmesine o zamandan girişilmeliydi.
Geç de olsa nihayet yapılmaya başlananlar da sorunun çapı ve içerdiği potansiyellere kıyasla yetersiz. En başta da hala salt ‘kendi üyelerinin’ durumunu öne çıkarmakla sınırlı düşünülüyor. Kullanılan yöntemler de (4 koldan Ankara’ya yürüyüş dahil) sıradan, baştan savma. Tek adam diktatörlüğünün inşası yolunda vites büyütme anlamını taşıyan saldırının çapı ve şiddeti yanında bu dinamiğin içerdiği siyasallaşma potansiyelinin yüksekliği dikkate alınacak olursa alışılagelmiş ‘eski tarz ve yöntemlerle ’ yetinmek, “dostlar alışverişte görsün” demekle eşdeğer.
Bu kafa ve yöntemler değişmediği taktirde bu gidişin ve kıyımların önü de alınamaz. Üstelik her konuda freni patlamış kamyon misali hareket Tayyip Erdoğan ve çetesinin, öfke ve intikam duyguları yanında korkularının büyüklüğü nedeniyle ‘fırsat’ olarak bize sunduğu bir sınıf dinamiğini ve demokratik direniş potansiyelini siyasi körlüğümüz nedeniyle göremeyip harcamış oluruz.
Vakit hala geçmiş sayılmaz! Bu dinamiği örgütleyip harekete geçirmenin nelere yol açabileceği düşünülerek davranılacak olursa hala çok şey başarılabilir. Yalnız bu meseleyi sadece sendikaların hatta sadece şu ya da bu sendikanın ve sadece şu ya da bu kesimin sorunu olarak gören parça yaklaşımlardan uzak durarak işe koyulmak gerekir. Sorunun büyüklüğü ve katmanlı yapısı dikkate alınarak değişik düzeylerde iş ve eylem birliklerine gidilmelidir. Platform tipi yapılar kurarak sokaklardan sosyal medyaya kadar her alanın etkin tarzda kullanılacağı ‘cephesel’ bir perspektifle hareket edilmelidir. Ama tabii, hareket tarzının merkezine, “kendine acındırma” ya da sızlanmayı değil, uğradığı haksızlığın geri alınmasında ısrarlı, meydanları ve resmi kurumların önlerini militan tarzda kullanmayı koyan mücadeleci oluşum ve birliktelikler olmalıdır bunlar.
[Alınteri'nin 17 Ekim 2016 tarihli 2. sayısından alınmıştır]