Sığınak gibi görünen hücrelerimizden çıkmak, toplumsal kodlarımızdan kurtulmak hiç kolay değildir, zordur
Leyla Sander
Issız yalnızlıklarda, derin yorgunluklarda, mutsuz günlerin çekilmezliğinde debelenmek sadece kadınlara özgü değil elbette. Ama onlar, hevesleri ve sesleri en fazla boğulanlar… Aile, toplum, gelenekler, alışkanlıklar din kıskacındaki insanlığın en alt katındakiler. En fazla ezilen, en fazla horlanan, kendisi olmasına dahi izin verilmeyen en çaresiz ve çıkışsız hissedenler…
Bu öyle bir şey ki, kurulu düzenin erkek egemen kodları çocuk yaşta her yanından kuşatıyor kadınları. Aile-çevre ve toplum baskısına, baba-koca cenderesine boyun eğmeyenler, aşağılanmaya, yok sayılmaya, tacize hayır diyenler yok ediliyor. Böylesi hayatların artık kanıksatılmaya çalışılan hikayelerini medyanın ibretlik diye sunulan sayfalarından tanıyoruz. İşkence, taciz, tecavüz, cinayet…
Bir, bu boyunduruğu bu kuşatılmışlık ortamında taşıyanlar var. Bir de bu boyunduruktan kurtulma mecalini kendilerinde bulamayanlar… Kabuk halini aldığı dışardan bile görülen birliktelikler, yine özellikle kadınlar tarafından günübirlik akışın bir parçası gibi taşınıyor.
Üstelik bu kadınlar, beyaz yakalı diyebileceğimiz belli bir iş ve meslek sahibi, dolayısıyla ekonomik olarak kimseye bağımlılığı olmayanlardan. Ne var ki, bağımlılık başka konularda kendini konuşturuyor. Bu toplumun en ince gözeneklerine kadar işlemiş alışkanlıklar ve kopulamayan kimi değer yargıları, kimi çekinceler, kimi sakınmalar… Ama ille de, yıllarca emek verilen bir birlikteliğin çürümüşlüğünü görüp de buna göz yummak. “Başarısızlığı”, olmazlanmayı kabullenememek, her defasında sonu belli seferlere hazırlanmak…
Hayatın nefes aldırmayan ritmi, varedilmeye çalışılan bir şeyleri törpüleyip aşındırırken iki insan arasındaki bu en insani ilişki üzerine yeterince düşünüp yoğunlaşmaya izin vermiyor. Bir sürüklenme halidir gidiyor… Her zaman yapılması gereken işler, yetiştirilmesi gereken raporlar, zorunlu aile ziyaretleri var çünkü. Bu dağdağa kimi zaman insanın bütün enerjisini emmiş gibi oluyor. Aynı mekanda iki yabancı; ne sorun ve çelişkileri doğru dürüst konuşulabiliyor ne de bir çözümde karar kılıp oraya doğru yürünüyor. Meşrulaştırılmış her günkü akışın bezgin bir bileşeni olunuyor.
Ertelenen her söz, her karar, her harekete geçiş birlikteliklerin en hassas dokusunu zaman içinde kemirip tüketiyor. Kabuk halini alıyor ‘aşklar’… Kabuk büyük bir kayıtsızlık ve yorgunlukla adeta “korunuyor”.
Sığınak gibi görünen hücrelerimizden çıkmak, toplumsal kodlarımızdan kurtulmak hiç kolay değildir, zordur. Yeni bir başlangıca niyetlendiğimizde önce külfetler listesi belirir zihnimizde. Harcadığımız zaman, enerji ve çaba elle tutulurcasına somutlaşır. Bütün o süreçleri bir kez daha yaşamak fikri gözümüzü korkutur. Akıntıya karşı yüzmek yerine sürüklenmek kolaycılığı çoğu zaman ağır basar. Bunu başarmak için de cesaret gerekir. Kendi kendimizle savaşımız en zorudur çünkü.
Ve bilinir ki en kötü karar, en inatçı kararsızlıktan iyidir! Geçmişte, alışılmışta konaklamanın yerine geleceği koymaktır bu.