Türkiye solunda o kadar çok ve farklı “sosyalizm” tanımı vardır ki, tablo, görmeyenlerin fili tarif edişlerini akla getirir
[Tarihteki ilk sosyalist devrim olan Ekim Devrimi’nin [eski takvimle 25 Ekim, miladi takvime gore 7 Kasım 1917] 99. yıldönümü…
İnsanlığın özgürlük rüyasını gerçekleştirmek doğrultusunda atılan bu büyük adımın tarihsel önemi yanında çürümüş bir sistem olarak kapitalizme karşı ‘farklı bir dünya’ arayışlarının güncelliğini dikkate alarak 7 Kasım’a kadar olan süreçte Ekim Devrimi’nin tarihel anlam ve önemiyle proletarya sosyalizmini anlatan yazı ve seçkilere yer vereceğiz.]
A. Can
İlk bakışta abes bir soru gibi gelebilir bu bazılarına. Ama üzerine biraz düşünülecek olursa, bunun hiç de yersiz ve anlamsız olmadığı görülür.
Türkiye solunda o kadar çok ve farklı “sosyalizm” tanımı vardır ki, tablo, görmeyenlerin fili tarif edişlerini akla getirir. Kimi bacağından yakalamıştır, kimi kuyruğundan, kimi hortumundan... Ve her biri, eline neresi gelmişse fili ona benzetir. Türkiye solunun sosyalizme yaklaşımı da buna benzer.
Halbuki, “sosyalizmin insanlık tarihinde ne anlama geldiği üzerine açık bir görüşten yoksun olarak” (Engels) savaşım yürütmek, zaman, güç ve enerji israfına mahkum olmanın dışında, “sosyalizm öğrettiğini ileri süren karmakarışık kafaların” (Engels) , “proletaryanın hareketini doğru yoldan saptırmaya soyunan zıpçıktıların” (Engels), “normalde alınlarının ortasına kurşunu hak eden kariyerist ve oportünist unsurların” (Lenin) vb. etkili olmalarına müsait bir ortamın sürüp gitmesine de göz yummak anlamına gelir.
Türkiye'de de özellikle Gezi sonrasında çok genç bir kuşağın mevcut sisteme alternatif 'farklı bir dünya' arayışlarının yoğunlaştığı bir tarihsel kesitte, komünistler hesabına bu, korkunç bir aymazlık demektir.
Bugün kendisini TKP olarak adlandıran çevrenin programına bakacak olursanız sosyalizm,
Somut olarak Türkiye toplumunda laikliğin yerleştirilmesi ve bir aydınlanma süreci olarak yaşanmasının, ekonomik, siyasal, askeri ve kültürel bağımsızlığın güvence altına alınmasının, Kürt emekçilerinin eşit haklara sahip olmalarının, demokratik bir siyasal yapının oluşturulmasının önkoşulu”dur (TKP Programı, “Giriş” bölümü, sf.4).
...işçi sınıfının iktidara yükselmesi anlamında sosyalist devrimimizin üzerindeilerleyeceği ana toplumsal kanal emperyalizme karşı mücadele, sosyalist devrimin önde gelen ideolojik temalarından biri de yurtseverlik ve bağımsızlıkçılık olacaktır”. (age, sf.5)
Dilin sürekli olarak “yurtseverlik”, “aydınlanmacılık” ve mutlaklaştırılmış bir “Türk-Kürt birlikteliği” vurgularına gittiği bu giriş bölümlerinin devamında, “Sosyalist İktidarın Programı” genel başlığı altında nasıl bir siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel düzen kurulmasının hedeflendiğine dair bir dizi somut madde çıkar karşınıza. Bunların çoğu, sosyalizmin esaslarına ilişkin genel doğrulardır. Ancak bu genel doğruların bile yer yer eğilip büküldüğü, inceden inceye sulandırıldığı, özellikle SSCB deneyimiyle yakından ilişkili kritik kimi konularda lafın yuvarlanıp formülasyonların ucunun bilinçli olarak açık bırakıldığı dikkatinizi çeker.
Örneğin, sosyalizmde iktidar “bir sosyalist demokrasi olarak örgütlenir” denilir. Ancak 'proletarya diktatörlüğü'nün sözü bile edilmez. Halbuki bu, Marksist sosyalizm anlayışının temel esaslarından biridir ve devrimci proletaryanın sosyalizm anlayışıyla küçük burjuva liberal, reformist ya da anarko-sendikalist “sosyalizm” anlayışları arasındaki ilkesel farklılık noktalarının başında gelir.
Benzer bir belirsizlik ve sulandırmaya “sovyet” konusunda tanık olursunuz. İşçi sınıfının devrimci iktidar organları olarak “sovyet”ler temelinde örgütlenme, tarihin bugüne dek tanık olduğu en ileri devrimci kitle demokrasisi biçimidir. Ancak TKP Programı'nda bunun adı bile anılmadığı gibi yerine ne önerildiğine dair somut bir biçim önerisi de yoktur. Program'da sadece, “...sosyalist demokraside işçi sınıfı, toplumsal örgütlenmeleri aracılığıyla yönetimdedir. İktidar organları, fabrikalar, atölyeler, bürolar, çiftlikler, okullar ve kışlalardan başlayarak yukarıya doğru uzanır. TKP, toplumun bütün kesimlerini yönetime katacak yerel iktidar organlarının yaratılmasını ve bu organların yetkinleşmesini özendirir ve güvenceye alır” denilmektedir.
Ancak bu “toplumsal örgütlenmeler” nelerdir? Bunların yetkinleştirilmesinden ne kastedilmektedir? Bunlarla merkezi iktidar organları arasında nasıl bir ilişki kurulacaktır? İktidar yetkileri nasıl paylaştırılacak ve son tahlilde bunlardan hangisi tayin edici olacaktır? SSCB ve diğer eski sosyalist ülkelerde yaşanan tarihsel deneyimlerden hareketle merkezi iktidar organlarının zamanla sınıfa ve topluma yabancılaşıp bürokratikleşmesinin önünü almak için hangi önlemler düşünülmektedir?.. Bu tür hayati sorulara dair dişe dokunur bir açıklık aramak boşunadır.
Deforme edilmiş başka bir “sosyalizm” tanımı, Troçkist Devrimci İşçi Partisi (DİP) örneğinde çıkar karşımıza.
Sosyalizmi kendisi olmaktan çıkararak tanınmaz hale getiren diğer örneklerin yanında DİP'in sosyalizm tanımı ve anlayışı, onun her şeyden önce “üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti temelinde örgütleneceğini” vurgulayarak söze başlamak gibi doğruya görece daha fazla yaklaşan çizgiler taşır. Ancak “kapitalist özel mülkiyet düzeni” ve “burjuva devletin” hedeflenmesi gerektiği, bu arada işçi sınıfının öncülüğü yönündeki doğruların sık sık vurgulanmasına karşın toplamda o da diğerleri gibi tutarlı bir proletarya sosyalizmine uzaktır.
Bu uzaklığı ilk olarak demokratik görevlerle sosyalist görevlerin ilişkisini kuruşu yanında demokratik görevleri de darlaştırıp sıradanlaştıran şu bulamaçta çok net görürüz, ki bu bölüm, DİP Programı'nın (*) özünü oluşturan stratejik yaklaşımlardan biridir:
...Devrimci İşçi Partisi, bütün tarihi deneyimin de gösterdiği gibi, işçi sınıfının öncülüğünde bir devrimin mutlaka sosyalist yönde adımlar da atmasınınzorunlu olduğu gerçeğinden hareketle, devrim için herhangi bir ara aşama tanımaz. Türkiye’de burjuva toplumu çerçevesinde tamamlanmamış bazı demokratik görevler olsa bile, bu görevlerin yerine getirilmesi artık herhangi bir şekilde devrim yapması mümkün olmayan burjuvazinin de içinde yer alacağı bir demokratik devrimle değil, işçi sınıfının öncülüğünde gerçekleşecek bir devrimle olanaklı hale gelecektir.
Başta toprak sorunu olmak üzere köylülüğün karşı karşıya kaldığı sorunlardan temel hak ve özgürlüklerin kazanılmasına, yargının sefaletine son verilmesinden kontrgerillanın ve 'derin devlet'in ortadan kaldırılmasına, eğitim, kültür ve sanat alanlarında demokratikleşmeden MGK’nın lağvına kadar tüm demokratik görevleri ancak bir işçi iktidarı gerçekleştirebilir.
Bu anlamda demokrasiye giden yol işçi iktidarından geçmektedir. İşçi sınıfının öncülüğünde bir devrim, kaçınılmaz olarak demokratik görevlerle sosyalist görevlerin iç içe geçeceği bir sürekli devrim karakteri kazanacaktır. (DİP Programı, “Amaç ve Strateji” bölümü, abc, sf. 3)
Demokratik devrimciliğin meşhur 'aşamalı devrim' anlayışının Troçkist versiyonunu oluşturan “geçiş programı” saçmalığını yansıtan bu bulamaçta dikkat edilirse;
1) Türkiye'nin önündeki devrimin sosyalist devrim olduğuna dair net bir tutum ve tanım yoktur; bunun yerine “sosyalist yönde atılan adımlarla da” takviye edilmiş bir demokratik devrimcilik, en fazlası “demokratik görevlerle” eşitlenmiş bir “sosyalist yönde adımlar” anlayışı vardır,
2) Demokratik görevlerden anlaşılan da “yargının sefaletine son verilmesi, kontrgerila ve 'derin devlet'in ortadan kaldırılması, eğitim, kültür ve sanat alanlarında demokratikleşme ve MGK’nın ortadan kaldırılması” gibi bugün herhangi bir CHP'linin ağzından bile fazlasını duyabileceğimiz kadar sığ ve geri birtakım demokratik reformlardır.
Buna karşın özellikle faşizm ve faşizme karşı mücadele lafzen bile anılmamaktadır. Türkiye'deki rejim yapısı, “eli sopalı parlamentarizm”, “burjuva düzenini rahatsız eden bütün hareketler karşısında polis tedbirlerine başvuran, kitlelere karşı durmaksızın şiddet uygulayan bir parlamenter sistem” şeklinde ucube tanımlarla geçiştirilmektedir.
Sosyalizmi deforme edip tanınmaz hale getiren örnekler kapsamında anılması gereken genel bir kategoriyi de 'zaman tünelinde kalmış sosyalizm kavrayışları' oluşturur.
Teorik geriliğin yanında korkunç bir düşünsel darlık ve donmayı yansıtan bu tutucu sığlık, özellikle devrimimizin içinde bulunulan aşamasını hala “demokratik devrim” olarak tanımlayan örgüt ve çevreler içinde yaygındır. Ancak başkalarını beğenmeyecek kadar keskin sosyalist devrimci geçinenler arasında da bu kategoride anılmayı hak eden örnekler vardır.
MLKP birincilere, TKİP ise ikinci türe verilebilecek en isabetli örneklerdir.
Bütün farklılıklarına karşın bu kategoride yer alanların belirleyici ortak özelliği, sosyalizmi hem teorik hem de pratik olarak hala 1870'lerle 1930'ların yaklaşım ve uygulamaları çerçevesinde düşünmeye devam etmeleridir. Sonrası sanki hiç yaşanmamış gibi birçok bakımdan hala oralarda kalmışlardır.
Dogmatizm kavramının bile yetersiz kalacağı bu tutuculuğa verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri herhalde, proletarya diktatörlüğünün (ya da “demokratik halk iktidarı”nın) savunmasını hala “burjuva ordunun dağıtılıp bütün halkın silahlandırılmasına” dayandırmakla yetinilmesidir. Bu elbetteki Marks'ın Paris Komünü deneyiminden çıkardığı dersler kapsamında formüle ettiği devrimci ilkesel bir yaklaşımdır.
Ancak o mutlak ve sabit bir 'biçim' önerisi olarak görülmemelidir. Aslolan onun özüdür. O özü de kısaca, sosyalizmde silahlanma ve silah kullanma yetkisinin sadece devlete, onun ordu ve polis gibi belirli kurum ve organlarına tanınan özel bir hak ve ayrıcalık olmaktan çıkarılıp bütün işçi ve emekçilerin sahip olacakları genel bir hak haline getirilmesi oluşturur.
Bu elbette sosyalist rejimin savunulması açısından da ilkesel bir fark ve büyük bir avantaj anlamına gelir. Ancak bilimde ve teknolojideki gelişmelere paralel olarak silah sanayi ve savaş yöntemlerinin günümüzde ulaştığı düzey gözönüne getirilecek olursa, sosyalizmin savunulması artık sadece “bütün halkın silahlandırılması” temelinde mümkün olabilir mi? Dönemin silahlarını çakmaklı tüfeklerle ağızdan doldurulan topların oluşturduğu 1870'ler ya da takviyeli beton korunaklara dayalı bir savunma siyasetinin yeterli olabileceği bir devirde mi yaşıyoruz?..
Günümüzde sosyalizmin savunulması konusunda hala “bütün halkın silahlandırılması” devrimci formülasyonunu tekrarlamanın ötesine geç(e)meyen bir dogmatizm, onu baştan silahsızlandırıp savunmasız bırakıyor demektir. Proletarya diktatörlüğünün burjuva devlete özgü bütün ilişki ve ayrıcalıklardan arındırılması kapsamında Marks'ın 1870'lerin başında formüle ettiği devrimci bir ilkenin özünü günümüze uygun bir yorumla geliştirmek yerine onu ilk haliyle tekrarlayıp durmak, devrimci ilkelere sadakatin değil korkunç bir düşünce tembelliği ve dogmatik tutuculuğun göstergesidir.
Zaman tünelinde kalmış aynı tutuculuk, sosyalizmin ekonomik ve siyasal örgütlenmesi, toplumsal yaşamda getireceği değişiklik ve düzenlemeler konusunda da kendini gösterir. Çoğu kez 1930'ların Sovyetler Birliği'nden verilen örnekler eşliğinde sosyalizmi hala sanayileşme odaklı kalkınma hamlesi, devlet mülkiyeti, kırda toprak ağalığı ve zengin köylülüğün tasfiyesi, kooperatifleşme, sağlık, eğitim, konut, ulaşım gibi temel ihtiyaçların parasız ya da çok ucuza karşılanması, kadının üretime ve toplumsal yaşama katılmasının önündeki engellerin kaldırılması, yaşlılara ve çocuklara sağlanan olanaklarla sınırlı tanımlayan bir sığlık hala hüküm sürmektedir.
En önemlisi de sosyalizmin hala “emeği ve çalışmayı yücelten bir sistem” olarak tanıtılıp propaganda edilmesidir. Bu noktada sadece bir darlık ya da yüzeysellikten söz etmekle yetinemeyiz artık. Bu düpedüz sosyalizm hakkında korkunç bir cehalet anlamına gelir.
Proletarya sosyalizminde 'çalışma' değil, sosyalist toplumu oluşturan bireylerin kişisel gelişimleri ve zevkleri içi kullanabilecekleri zamanın ve koşulların yaratılıp geliştirilmesi anlamında 'tembellik hakkı' esastır.
Kendinden önceki sömürücü sistemlerden özsel bir farklılık olarak sosyalizm bunu hedefler.
Bunun ilk adımını da, çalışmanın bir 'angarya olmaktan çıkarılarak zevk haline getirilmesi', yani kendi emeğinin ürünlerine dahi yabancılaştığı üretim tarzı ve ilişkilerinin ortadan kaldırılması oluşturur.
Proletarya sosyalizminin kurucu önderlerinden Marks, Kapital'de, komünist toplumu tanımlarken şunu söyler:
...Gerçekte özgürlük alemi ancak ihtiyaçlar ve dünyevi kaygılar tarafından dayatılan emeğin (zorunlu maddi üretimin -nba) bittiği yerde fiilen başlar. Demek ki bu alem, eşyanın doğası gereği, fiili maddi üretim alanının dışındadır(...) Ama gerçek özgürlük alemi, ancak söz konusu zorunluluk alemini taban yaparak gelişebilir” (Marks, Kapital, İngilizce baskı, 3. cilt, sf. 820).
Bu özgürlük alemine giden yolu, komünizmin alt (başlangıç) evresi olarak sosyalizm açar. Bunun ilk ve temel koşulu da -ki sosyalizmin ayırdedici yönü ve özelliğidir- Alman İdeolojisi'nde şöyle konulur:
...Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzı değişmeden kalıyordu. Yalnızca bu faaliyetin başka türlü bir dağılımı, işin başka kişiler arasında yeni bir bölüştürülmesi söz konusuydu. (Oysa) Komünist devrim, bunun tersine, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelmiştir, emeği (yabancılaşmış emeği -nba) ortadan kaldırır ve her türlü sınıf egemenliğini sınıfların kendileriyle birlikte ortadan kaldırır” (Marks-Engels, Alman İdeolojisi).
Dolayısıyla, gelişkin bir sosyalizmi kurmanın maddi önkoşullarının olgunlaşması anlamında bilim ve teknolojinin bu denli geliştiği bir çağda, sosyalizmi her bakımdan hala 20. yüzyıldaki ilk kurucu deneyimlerimizin pratiği sınırları içinde düşünüp propagandaya etmeye devam etmek, ona kan taşımaktan çok komik duruma düşürmek olur.
Onun için bugün sosyalizmin bilimsel temellerde doğru kavranışına olan ihtiyaç büyümüştür. Üstelik burada durmak da yetmez. Bu bilimsel ve derinlemesine kavrayış temelinde onu 21. yüzyıla uygun bir düzleme taşıyıp geliştirmeye, bir anlamda yeniden tanımlamaya ihtiyaç vardır.
“Sosyalizm fil midir” başlığını taşıyan dizimiz, buna bir 'giriş' olarak görülmelidir.
(*) Genel yapısı ve içeriği bakımından bu metne aslında tam bir 'program' da denemez. Onu, 'programatik perspektifler de içeren popüler bir propaganda broşürü' olarak tanımlamak herhalde daha isabetli olur. Ancak bu yazı bağlamında bizim için önemli olan içerdiği “sosyalizm” anlayışıdır. Bu açıdan da fazlasıyla yeterli ve yararlıdır.