Ekim'i karşılarken (II)

Sosyalizmin doğru kavranabilmesi için her şeyden önce onun temel esasları doğru kavranmalıdır

Cumartesi, 29 Ekim 2016 (9 yıl 5 ay önce)

[Tarihteki ilk sosyalist devrim olan Ekim Devrimi’nin [eski takvimle 25 Ekim, miladi takvime gore 7 Kasım 1917] 99. yıldönümü…



 



İnsanlığın özgürlük rüyasını gerçekleştirmek doğrultusunda atılan bu büyük adımın tarihsel önemi yanında çürümüş bir sistem olarak kapitalizme karşı ‘farklı bir dünya’ arayışlarının güncelliğini dikkate alarak 7 Kasım’a kadar olan süreçte Ekim Devrimi’nin tarihel anlam ve önemiyle proletarya sosyalizmini anlatan yazı ve seçkilere yer vereceğiz.]



 



Sosyalizm fil midir? (II)



 



Sosyalizmin esasları



 



A. Can



Sosyalizmin doğru kavranabilmesi için her şeyden önce onun temel esasları, ayırdedici yön ve özellikleri hakkında açık ve net bir kavrayışa sahip olmak gerekir. Bunlara ilişkin zayıflık ya da bulanıklık, şu ya da bu yönde yoldan çıkma tehlikesini de beraberinde getirir.



 



Bilimsel nitelikte tutarlı bir sosyalizm kavrayışının 'olmazsa olmaz' özelliklerinin başında gelen bu karakteristik çizgileri 5 ana başlık altında toplayabiliriz:



 



Sosyalizmin tarihteki yeri ve misyonunun doğru kavranışı, sosyalizmin sınıf karakterinin doğru kavranışı, sosyalizmin özünün nerede yattığının doğru kavranışı, sosyalizmi inşa edebilmenin zorunlu önkoşulları olarak proletarya öncülüğünde şiddete dayanan devrimin ve proletarya diktatörlüğüne olan ihtiyacın zorunluluğunun kavranışı ve nihayet devrimin örgütlenmesi ve sosyalizmi inşa sürecinde işçi sınıfının ML teoriye ve öncü partiye olan ihtiyacının doğru kavranışı...



 



Sosyalizmin tarihteki yeri



Çoğu sosyalist bile sosyalizmi, tarihte kapitalizmi izleyen bağımsız bir sistem olarak düşünür. Onun, kapitalizmden olduğu kadar komünizmden de farklı kendine has özel yasalarının olduğunu iddia eder. Fakat bu yanlış bir düşüncedir.



 



Sosyalizmin, kapitalizmin arkasından geldiği ve onunla komünizm arasında yer aldığı doğrudur. Ancak sosyalizm, kendi başına ayrı bir sistem değildir. O aslında komünist toplumun ilk aşaması, onun başlangıç evresidir.



 



Tarihsel olarak kapitalizmle komünizm arasındaki geçiş halkasını oluşturur.



 



Bu konumu nedeniyle sosyalizm bir taraftan içinden çıktığı kapitalist topluma ait, kendisine ondan miras kalan lekeleri üzerinde taşır. Öte yandan bazıları görece daha gelişkin bazıları henüz nüve halinde olmak üzere geleceğin komünist toplumuna özgü çizgi ve özelliklere de sahiptir.



 



Bundan ötürü sosyalizm bir bakıma 'bıçak sırtında yürümeye' benzer. Bir üst aşama olarak komünizm yönünde gelişme imkan ve potansiyeli yanında kapitalizme geriye dönüş tehlikesini de bağrında taşır.



 



Eğer sosyalist inşa, sosyalizmin esaslarına ve ruhuna uygun bir çizgide ilerlemez, hangi olgunluk aşamasına ulaşmış olursa olsun şu ya da bu etkenlerin basıncıyla, şu ya da bu yönde bir sapma hatta duraksama dahi gösterecek olursa, geriye dönüş olasılığı, potansiyel bir tehlike olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşür. Sosyalizmin tarihteki ilk 'anavatanıSovyetler Birliği başta olmak üzere 1989'da utanç verici bir iflasla noktalanan 20. yüzyılın sosyalizm deneyimlerinin akıbeti bunun hala can yakan somut kanıtıdır.



 



Sosyalizmden geriye dönüş tehlikesi, öncelikle kapitalizmden miras kalan eşitsizlik ve lekelerden kaynaklanır. Komünizmin başlangıç aşaması olmakla birlikte sosyalizmde bunlar ne kadar istenirse istensin iradi olarak bir çırpıda ya da çok kısa bir süre içinde ortadan kaldırılamazlar.



 



Bölüşüm ilişkileri alanında komünizmin “ihtiyaçlara göre” dağılım ilkesinin uygulanması yerine henüz yapılan işe göre (“emeğe göre”) bölüşüm ilişkisinin geçerli olması, bütün sınırlamalara karşın küçük özel mülkiyetin ve meta dolaşımının, paranın ve işbölümünün hemen ortadan kaldırılamaması, kafa ve kol emeği, kentle kır, kadınla erkek, geçmişin ezilen ulus ve azınlıklarıyla egemen ulusu arasındaki filli eşitsizliklerin sürmekte oluşu, sovyet demokrasisi temelinde örgütlenmiş dolayısıyla “sözcüğün gerçek anlamında bir devlet olmamakla birlikte” devletin bütünüyle ortadan kaldırılamamış olması bu lekelerin başlıcalarıdır. Burjuva ideolojisinin, eski topluma ait değer yargıları ve alışkanlıkların emekçi yığınlar üzerindeki etki ve kalıntılarının bütünüyle silinememiş olmasını da unutmamak gerekir.



 



Kapitalizmden miras bütün bu lekeler, üremesine neden oldukları yeni olumsuzluk ve sapmalarla da birleşerek sosyalizmden geriye dönüş tehlikesinin içteki ana kaynağını oluştururlar. Bunlara bir de emperyalizm ve dünya gericiliğinin saldırıları, baskı ve kışkırtmaları, kurulan tuzakların eklenmesiyle tehlike daha da büyür ve süreklilik kazanır.



 



Geriye dönüş tehlikesinin önü öncelikle sosyalizmin ilke ve amaçlarına sadakatla alınabilir. Bunların başında da sosyalizmin tarihsel misyonunun (amacının) gözden yitirilmemesi gelir.



 



Nedir bu amaç?




...Komünizmin alt evresi olarak sosyalizmin nihai amacı, sınıflarla birlikte bütün sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktır. Ancak komünizmin bu kardeşçe eşitlik dünyasına bir çırpıda ulaşılamayacağı açıktır. Bu nedenle sosyalizm, ilk etapta, eşit bir biçimde bölüşülecek toplumsal zenginliğin büyütülmesini, emekçilerin maddi ve manevi refah düzeylerinin sistematik bir biçimde yükseltilmesini ve bireylerin kendilerine ayıracakları boş zamanların çoğaltılmasını hedefler.





Ancak bu salt bir ekonomik kalkınma ve sanayileşme hamlesi değildir. Sosyalizmde esas olan, insanın ve insanlığın özgür gelişimi ve yücelmesidir. Onun için sosyalizmin temel amacı, insanın sadece maddi gereksinimlerden ibaret olmayan tüm insani gereksinimlerinin karşılanmasıyla da yetinmeyerek, onun kendisini istediği yönde özgürce geliştirebilmesinin koşullarını yaratmak şeklinde anlaşılmalıdır.





İleri teknolojiye dayalı gelişkin bir sanayiye ve tarımsal yapıya sahip olmak her ne kadar bunun temelini ve önkoşullarından birini oluştursa da, sosyalizm sadece bir sanayileşme ve kalkınma hamlesine indirgenemez. İdeolojik, siyasi, sınai, teknik, tarımsal, sosyal ve kültürel gelişme bir bütündür ve bunlar içinde tayin edici halkayı, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin inisiyatifi ve yaratıcı yeteneklerinin önünün açık tutulması oluşturur” (TİKB Programı, sf. 33-34, Şubat Yayın, abç)




 



Sosyalizmi ancak işçi sınıfı kurar



Sosyalizmi sadece işçi sınıfı kurabilir. Bilimsel bir sosyalizm kavrayışı açısından tayin edici noktalardan biri de bu konudaki netliktir.



 



Buna karşın hangi gerekçeyle olursa olsun proletaryanın bu 'özel' konumu ve misyonunun kavranışında sergilenecek bir tereddüt ya da sulanma, bunun üzerine inşa edilen sosyalizm anlayışlarını da bilimsel bir temel ve geçerlilikten uzaklaştırır.



 



Sosyalizmi kurma yeteneğine sahip tek sınıfın işçi sınıfı olması, bilimsel sosyalist öğretinin kurucu önderlerinin proletaryaya duydukları özel bir muhabbetin ya da keyfi bir tercihin sonucu değildir. Bu tamamen işçi sınıfının kapitalist toplumdaki konumundan kaynaklanan nesnel ve mantıki bir sonuçtur.



 



Kapitalist toplumda burjuvazi tarafından sömürülen ve ezilen sınıflar arasında sadece işçi sınıfı, sömürünün ve bütün eşitsizliklerin kaynağı olan özel mülkiyetle tam ve uzlaşmaz bir karşıtlık içindedir. Özel mülkiyet düzeninin herhangi bir biçim altında korunup sürdürülmesindesadece onun hiçbir çıkarı yoktur. Tam tersine o, “kendisini, ancak genel olarak özel mülkiyeti kaldırmakla özgür kılabilir” (EngelsKomünizmin İlkeleri).



 



Buna karşın, işçi sınıfının dışında kalan diğer emekçi sınıf ve tabakaların hepsi ya küçük de olsa mülk sahibidirler ya da topraksız köylü örneğinde olduğu gibi mülk sahibi olma özlemi içindedir. Zaten onların tekelci burjuvazi ve emperyalizmle olan çelişkilerinin ve düzene karşı çıkışlarının temelinde de mülklerini korumak hatta genişletmek ya da mülk sahibi haline gelmek arzusu yatar. Dolayısıyla işçi sınıfıyla onlar arasında aynı düşmanlara karşı mücadele sırasında bile 'amaç' farklılığı vardır.



 



Proletaryanın burjuvazi ve kapitalizm karşısındaki konumuyla diğer emekçi sınıflar arasındaki fark, Komünist Manifesto'da şöyle ifade edilir:




...Günümüzde burjuvazinin karşısında yer alan tüm sınıflar içinde yalnızca proletarya gerçekten devrimci sınıftır Öteki sınıflar göçüp gitmekte ve büyük sanayinin gelişimiyle çökmektedirler, proletarya ise büyük sanayinin en kendine özgü ürünüdür.





Orta kesimler, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı, köylü, hepsi orta kesim olarak varlığını çöküşe karşı güvenceye almak için mücadele eder burjuvaziyle. Demek ki bunlar devrimci değil tutucudurlar. Dahası, gericidirler, tarihin çarkını geriye doğru döndürmeye uğraşıyorlar.





Eğer devrimci iseler, proletaryaya geçiş önlerinde durduğu içindir bu ve o zaman şimdiki çıkarlarını değil gelecekteki çıkarlarını savunurlar, proletaryanın bakış konumuna geçmek üzere kendi konumlarını terk ederler” (Komünist Manifesto)




 



İşçi sınıfının kapitalizme ve burjuvaziye karşı savaşımı, kendisine toplumda özel ve ayrıcalıklı bir konum elde etme uğruna mücadele değildir. Onun hedefi sadece, kendisini emeğinin ürünlerine dahi yabancılaştıran ve ürettiklerinin aslan payına artık-değer olarak el koyan, buna karşın kendisi ve ailesi için süreklileşmiş bir sefalet, yoksulluk ve gelecek güvensizliği üreten üretim tarzı ve ilişkilerinin değişmesidir. Bu da onu, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim tarzı ve ilişkileriyle uzlaşmaz bir karşıtlığa sürükler, ki kapitalist özel mülkiyet düzeni ve bu temel üzerinde şekillenen üretim ve dağıtım ilişkileri, bütün eşitsizliklerin ve onların korunup sürdürülmesi amacıyla egemen burjuvazi tarafından uygulanan her türlü baskı ve zulmün, savaşların ve doğayı yıkıma uğratan çevre felaketlerinin kaynağı durumundadır.



 



Dolayısıyla işçi sınıfının kurtuluşu, tüm insanlığın ve doğanın kurtuluşu anlamına gelir. Yani proletarya, kendisiyle birlikte insanlığı da kurtaracak olan yegane sınıftır.



 



Proletarya dışında başka hiçbir sınıf veya toplumsal güç bu rolü oynayamaz.



 



Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi



Kapitalist sistem, artı-değer sömürüsüne dayanır. Üretim sürecinde üretilen ürünlerin paylaşımı sırasında harcadığı işgücünün karşılığında aldığı ücretten çok daha fazlasını üreten işçinin emeğinin geriye kalan bölümü oluşturur artı-değeri (artık-değeri) ve bu aslan payına sermaye sınıfı el koyar.



 



Sermayeye bu olanağı, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulundurması sağlar. Dolayısıyla, kapitalist üretim tarzına, bu sistemin özünü oluşturan meta üretimi ve artı-değer sömürüsüne, her birinin kökleri üretim sürecindeki konumların eşitsizliğinde yatan eşitsizliklere köklü ve kalıcı bir biçimde son vermenin yolu, kapitalist özel mülkiyete son vermekten geçer. İşe bu adımı atmakla başlamayan bir sosyalizm düşünülemez.



 



Sosyalizme bilimsel bir karakter ve bütünsellik kazandıran proletaryanın önderleri, kapitalist özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını her fırsatta sosyalizmin 'özü', 'esası', 'ayırdedici özelliği' olarak tanımlarlar. Örneğin Komünist Manifesto'da bunun altı şöyle çizilir:




...modern burjuva özel mülkiyeti, ürünlerin, sınıf karşıtlıklarına dayalı, birinin ötekini sömürmesine dayalı biçimde üretilmesinin ve sahiplenilmesinin en son ve en tam ifadesidir.





Bu anlamda komünistler, öğretilerini, özel mülkiyetin kaldırılması diye tek bir sözle özetleyebilirler”.




 



Engels, Komünizmin İlkeleri broşüründe




Özel mülkiyetin kaldırılması, gerçekten de, (...) bu tüm toplumsal sistem dönüşümünün en özlü ve en karakteristik özetidir. Dolayısıyla bu, haklı olarak, komünistlerin temel istemleri oluyor” der.




 



Ya da aynı anlama gelmek üzere Marks, sosyalizmi, “üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu ortaklaşa bir toplumsal düzen” olarak tanımlar (Marks, Gotha Programı'na düştüğü Kenar Notlar içinde).



 



Bu yaklaşım, sömürünün kaynağını, dolayısıyla işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluşunu bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesinde, ücretlerin artırılmasında vs de gören küçük burjuva reformist sosyalizm anlayışlarıyla proletarya sosyalizmi arasındaki temel ayrım noktalarından biridir. Bu temel ayrım, kendilerini “ekolojik sosyalizm”, “yeşil sosyalizm”, “komünal küçük topluluk sosyalizmi” vs olarak adlandıran küçük burjuva liberal aydın fantezileriyle olan farklılık yönünden de geçerlidir.



 



Üretim araçları üzerinde özel mülkiyete son verilmesi (yani “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi”) sadece artı değer sömürüsüne son vermek anlamına gelmez. Bu ilişkiyle birlikte varolan insana aykırı bütün ilişki ve sonuçları ortadan kaldırmak açısından da tayin edici ilk adımı oluşturur bu adım. İşçinin sadece emeğinin ürünlerine değil topluma ve insan olarak kendine dahi yabancılaşmasıyla işbölümü ve rekabetin ortadan kalkması bunların başında gelir. Keza meta üretimi ve o temel üzerinde hayat bulan piyasa, değişim değeri, para gibi yine insana aykırı ve insanlığın gelişiminin önünü tıkayan toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılabilmesi de öncelikle özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasına bağlıdır.



 



Bilimsel sosyalizm öğretisinin kurucu önderlerinin, komünist devrimin kendinden önceki devrimlerden farkını zaten bu yüzden -ve bunu kastederek- “mevcut faaliyet tarzına yönelerek onu ortadan kaldırmak” şeklinde tanımlarlar:




...Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzına hiç dokunulmadı. Sorun bu faaliyetin sadece değişik bir dağıtımıydı, emeğin öteki kişiler arasında yeni bir dağıtımıydı. Oysa komünist devrim, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelir, emeği (yabancılaşmış emeği-nba) ortadan kaldırır” (Marks-Engels, Alman İdeolojisi).




Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet, üretimin maddi koşullarıyla doğrudan üreticiler arasına bir kama gibi girer. Bu ikisini birbirlerinden koparır. Bu kopukluk kapitalizmde doruğa çıkar. Öyle ki, üretimin öznel unsuruna (işgücüne) sahip olan işçinin elindeki bu tek sermaye üzerindeki hakimiyeti bile -özellikle bilim ve teknolojideki gelişmelere de paralel olarak- giderek sermayeye daha fazla bağımlı bir hal alır. Bu koşullarda yapılan üretimin sonuçları en başta üreticilerin kendilerine yabancılaşır. Onun tarafından kontrol edileceği yerde, onu köleleştiren bir güce dönüşür.




...İşçi ne kadar çok zenginlik üretirse, üretimin gücü ve büyüklüğü ne kadar artarsa, kendisi de o kadar yoksullaşır. Ne kadar çok meta üretirse, kendisi de bir meta olarak o kadar ucuzlar. Şeyler dünyasının değerinin artmasıyladoğru orantılı olarak insanların dünyası değersizleşir (...)





Bu olgu şunu gösterir ki, emeğin ürettiği nesne, yani emeğin ürünü emeğin karşısına yabancı bir şey olarak, üreticiden bağımsız bir güç olarak çıkar...” (Marks, 1844 Elyazmaları).




 



Bu yabancılaşmayı doğuran etken, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyettir. Üstelik o, yukarda başlıklar halinde andığımız insana aykırı sonuç ve ilişkilere ek olarak, kapitalizmin dünya çapında egemen hale gelişinden bu yana her geçen gün biraz daha fazla -üstelik dünya çapında- toplumsallaşan üretimle gitgide daha uzlaşmaz hal alan bir çelişki içindedir. Üretimin bu giderek genişleyen toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişki, insanlığın toplumsal üretici güçlerinin özgürce gelişimini frenleyip engellemekle kalmamakta, bireysel kar dürtüsünün yön verdiği plansız kapitalist üretim ve rekabetin yolaçtığı krizler nedeniyle onların büyük bir bölümünü devrevi olarak tahrip etmektedir.



 



Bütün bunlar dikkate alınacak olursa, sosyalizmin işe neden kapitalist özel mülkiyet düzenine son vermekle başlamak zorunda olduğu ve onun özünün öncelikle neden burada aranması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar.



 



Onun için zaten Marks, insanlığın sosyalist devrimle başlayacak olan tarihsel-toplumsal dönüşümünün özünü şöyle özetler:




...Komünizm, insanın kendisine yabancılaşması olarak özel mülkiyetin olumlu aşılması ve dolayısıyla insani özün insan tarafından ve insan için gerçekten sahiplenilmesidir. Komünizm, bu nedenle, insanın toplumsal (yani insani) bir varlık olarak kendisine eksiksiz geri dönüşüdür. (...) Bu komünizm, insan ile doğa, insan ile insan arasındaki çatışmanın sahici çözümüdür. Varlık ile öz, nesnelleşme ile kendi kendini gerçekleme, özgürlük ile zorunluluk, birey ile insan türü arasındaki çekişmenin gerçek çözümüdür. Komünizm, tarihin önümüze koyduğu problemin çözümüdür ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir” (Marks, 1844 Elyazmaları)