'Orijinal' görünme meraklısı bazıları, hala bu rejime 'faşizm denilemeyeceği' iddiasındalar
Türkiye’de kapsamlı bir rejim değişikliği yaşanıyor.
Bu bir yönüyle aslında büyük ölçüde tamamlanmış bir süreç. Bugün artık ne eski Cumhuriyet’ten ne de görünüşte parlamenter kimi çizgilere sahip eskisi gibi bir devlet yapılanması ve işleyişinden söz edilebilir.
Fakat öbür yandan bu değişim hala sürüyor ve daha da sürecek. Bu sadece Tayyip Erdoğan ve avanesinin ‘azami güç ve iktidar’ hırslarının sınırsızlığından kaynaklanan bir süreklilik değil. Bu, işin teferruatı. Bugüne kadar atılan adımların yeterli görülmeyip her fırsattan yararlanarak tek adam diktatörlüğünü daha da pekiştirecek yeni düzenlemelerin gündeme getirilmesi bir zorunluluğun sonucu. O zorunluluğun temelinde ise, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de burjuvaziyi egemenlik biçim ve yöntemlerini değiştirmeye zorlayan ‘sistem krizi’ ve ondaki derinleşme yatıyor.
Neoliberal kapitalist model dünyanın her yerinde iflas etmiş durumda. Bu sadece burjuvazinin sınıf egemenliğini geleneksel biçim, yöntem ve araçlarla sürdüremez hale geldiği rejim krizleri (“yönetememe krizi”) ile sınırlı değil. Siyasetten ekonomiye, ideolojik-kültürel hegemonyanın sarsılışından toplumsal dokudaki bozulma ve yozlaşmanın kendini her konuda kusmasına kadar çok boyutlu ve bütünsel bir ‘sistem krizi’ bu.
Kriz, hem geleneksel yapı ve dengeleri sarsma, eski kurum ve mekanizmaları eskisi gibi işgöremez hale getirme boyutuyla hem de yerine yenisinin henüz konulamayışının şiddetlendirdiği belirsizlik boyutuyla burjuvazinin korkularının büyümesi demek. İşin içine bir de ekonomik ve siyasi dengelerdeki değişmelerle birlikte rekabetin kızışması girince bu korku haliyle katmerleniyor.
Burjuvazi, emperyalizm çağında ekonomide olduğu gibi siyasette de zaten artık “ortalama” ile yetinir olmaktan çıkmış, “azami”nin peşinde koşar hale gelmiş asalak ve açgözlü bir sınıf. Tekelci sermayenin emperyalizm çağına özgü bu karakteristik özelliği, kriz dönemlerinin korkularıyla da birleşince, iç ve dış politikada bugün karşımıza herşeyi denetim altına alma çılgınlığı, “öteki” olarak görülene karşı düşmanlık, ırkçılık, faşizm, savaş kışkırtıcılığı ve emperyalist savaş tehlikesinin büyümesi olarak çıkıyor.
Türkiye’de yaşanan rejim değişikliği de bu genel eğilimin dışında, ondan bağımsız değil.
Bu değişimin içeriği ve gidişin yönünü görmek için o kadar uzun boylu teorik açıklamalara da gerek yok belki de. Öncesi de bir yana sadece şu 15 Temmuz girişimini bahane ederek ilan edilen OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla yapılan uygulamalara bakmak bile, bunun, ‘faşizmin bütün karakteristik özelliklerini içeren, parti devleti ve tek kişinin diktatörlüğü ekseninde örgütlenen Führer rejiminin güncel (neoliberal) bir versiyonu’ olduğu gerçeğini görüp teslim etmek için yeterlidir. Tabii tarih ve ezilen sınıflar karşısında sorumluluk duyan ve bu sorumluluğu herşeyin üzerinde tutan akıl ve mantık sahibi gören gözler için.
Gel gör ki, “farklı-orijinal” görünme meraklısı bazıları hala bu rejime ve gidişe “faşizm denilemeyeceği” iddiasındalar. Gerekçeleri ise ciddiyetsizliğin daniskası: Neymiş efendim, “faşizm tanımı bugüne kadar olur olmaz kullanılıp fazlasıyla kirletilmiş, onun için başka bir tanım bulmalıymışız”!!!
Aynı kumaştan dokunmuş liberal ahmaklardan bazılarının bir zamanlar “Türkiye’yi demokratikleştiren dinamik” olarak gördükleri ya da başka bazılarının “Gezi’nin hamisi” payesini verdikleri TÜSİAD patronlarının da arkasında mevzilendiği Tayyip Erdoğan zorbası atı almış, Üsküdar’ı değil Ankara’yı geçmiş, birileri bizleri hala bu tür ‘fantezilerle’ oyalamaya çalışıyor.
Bunların yaptığı, Bizans düşmek üzereyken hala meleklerin cinsiyetini tartışan papazların yaptığından farksızdır ve bunun adı, ‘sorumsuzluğun’ da ötesinde düpedüz zibidiliktir!..
[Alınteri'nin baskıdaki 2 Kasım 2016 tarihli sayısının başyazısıdır]