Daha ne olması gerekiyor?...

Aynı hataların bugün neredeyse aynı biçimlerde hala tekrarlanmasının ‘aymazlık’ dışında bir tanımı olamaz

GÜNCEL
Çarşamba, 2 Kasım 2016 (9 yıl 5 ay önce)

H. Selim Açan



 



İtalyan ve dünya komünist hareketinin önde gelen isimlerinden Togliatti, İtalyan faşizminin gelişim sürecinde komünistlerin sergilediği en önemli aymazlıklardan birini şöyle anlatır:




..1927 ve 1928'de Partimizin merkezinde şu sorun üzerine derinlemesine tartışmalar yapıldı: Totaliter bir faşist diktatörlüğün kurulması, faşizmi proletarya diktatörlüğünden başka hiçbir rejimin izleyemeyeceği anlamına mı gelir yoksa başka tarihsel ve siyasal olasılıklar da var mıdır?





İlginç bir tartışma. Ama biz o tartışmaları yaparken, faşizm yığın örgütünün temellerini kuruyor, bizim Parti örgütlerimiz ise, gericiliğin baskısı altında, canlılıklarını yitirmeye, kendi içlerine kapanmaya, sekter bir yaşamla yetinmeye, yığınlardan kopmaya başlıyordu. Biz proleter devriminin kaçınılmazlığını kanıtlarken, asıl sorunun, işçi sınıfının devrimci savaşımını muzaffer biçimde geliştirebileceği siyasal ve organik koşulları yaratmak olduğunu unutuyorduk.





Basınımız faşist işyeri temsilcileri sorunu -1927-1928 yıllarında faşist sendika aygıtı ve sanayiciler tarafından keskin biçimde tartışılan bir sorundu bu- üzerine ilginç tartışmalara girdi; ama bu tartışmalar ve değerlendirmeler, konu Mussolini'nin emriyle çözüldükten ancak üç ay sonra yayınlandı. Ve 1931'de faşizmin yeni yığın politikasının bir parçası olarak aynı sorun yeniden su yüzüne çıktığında, biz yasal çalışmamızı genişletmek ve bir firmanın işçilerini harekete geçirmek amacıyla işyeri temsilcilerinin bir kısmını olsun kullanmanın yolaçabileceği olası ‘tehlikeler’i tartışmakla yetindik. Ve ancak bugün, yani 1934'te yoldaşlarımız fabrikalarda taban hareketleri ve grevler başlatmak istiyorlarsa mutlaka faşist işyeri temsilcilerinin bir kısmından yararlanmak zorunda oldukları ansızın kafamıza dank etti.





Örnekler çoğaltılabilir. Bana öyle geliyor ki, esas olan şudur: Totaliter bir faşist diktatörlük rejiminin, komünist öncü gücünün siyasal eylemini ve ‘manevralar’ını sınırlamasını değil, yaygınlaştırmasını ve düşmana hiç soluk vermeden onu amansızca izleyerek ve her konumda onunla çarpışarak cesur bir ‘politika yürütmesini’ gerektirdiğini Partimiz tam olarak ve zamanında anlamadı.





Ve bu zorunluluk anlaşıldıktan sonra bile, bütün olanaklardan hemen yararlanmasını bilemedik. Partimizin savsaklayıcı tutumu bu yüzden temelde siyasal bir hatadır.





...





Bütün hataların anahtarı, çalışmamızın yöntemlerini, faşizmin bin bir yoldan etkilemeye ve elinde tutmaya çalıştığı halk tabakalarıyla temasımızı yitirmeyecek biçimde hızla ve kökten değiştirme yeteneğinden yoksun oluşumuzda aranmalıdır. (Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler).




 



Sonuçları ağır olan benzer siyasal körlük örnekleriyle Almanya’da da karşılaşırız. Nazilerin çok daha büyük bir oy patlaması yaptıkları 1933 seçim sonuçlarının sadece komünist partinin oylarındaki artıştan hareketle “zafer” olarak okunması bunlardan biridir mesela.



 



1930’lar, faşizmin tarih sahnesine henüz yeni çıktığı bir kesittir. Bu konuda daha önce yaşanmış bir deneyimin olmayışı nedeniyle faşizmin çözümlenmesi ve ona karşı izlenen politikalarda -bazıları çok vahim nitelikte de olsa- kimi yanlışların, gecikme ve yetersizliklerin olması bir dereceye kadar yine de anlaşılır. Ama aynı hataların, onca tarihsel tecrübeden sonra bugün neredeyse aynı biçimlerde hala tekrarlanmasının ne ‘makul’ bir açıklaması ne de ‘aymazlık’ dışında bir tanımı olur.



 



Türkiye’de bir rejim değişikliği yaşanıyor. Hemen her konuda derin bir kopuş ve kutuplaşma içindeki toplumun üzerinde birleştiği nadir tespitlerden biri bu. Bu gerçeği artık ‘sokaktaki insan’ dahi görüyor ve teslim ediyor.



 



Diğer yandan, bu aslında büyük ölçüde gerçekleşmiş bir değişim. ‘Yaşanıyor’ deyişimiz, sürecin ‘dinamik’ (kesintisiz) karakterine işaret amacını taşıyor. Yoksa yaşanan değişimin -kapsam olarak- büyüklüğü yanında içeriği ve yönü de çoktan gözle görülür bir hal almış durumda. ‘Devlet’in işleyişinden tutalım devlet destekli dinci-faşist terörün sokakta kendini günlük hayatın ‘düzenleyicisi’ olarak konuşturmaktaki pervasızlığına kadar sayısız gösterge bu değişimin mahiyetini adeta gözümüze sokuyor. Fakat hala bu rejimi nasıl tanımlamak gerektiğini tartışanlarımız var. (*)



 



Yanlış anlamalara meydan vermemek için burada küçük bir parantez açalım: Aslolan elbette olgunun nasıl tanımlandığı değil, ona bağlı olarak ne yapıldığı, pratikte nasıl bir tutum takınıldığıdır. Tanım, daha doğru ifadeyle çözümleme-teori, bu bağlantı içinde önemlidir. Yoksa istediginiz kadar ‘doğru’ ve ‘kapsamlı’ tanım ve çözümlemeler yapın, bu eğer pratiğe yansımıyorsa, pratiği farklılaştırma yönünde bir çabaya kaynaklık etmiyorsa entelektüel bir faaliyet olarak belli bir anlam taşısa dahi sınıf mücadelesinin seyri açısından bunun fazla bir önemi yoktur.



 



Öte yandan, anlamlı ve etkili bir siyasal pratik sergileyebilmek için elinizde mevcut gerçekliğin doğru (isabetli) bir çözümlemesi (tanım) olmalı. Bu bağlamda, mevcut gerçekliği ya da yaklaşan bir tehlikeyi çözümlemeye çalışırken sırf başkalarından ‘farklı’ görünmek gibi bir amaçla mı yoksa yerleşik yüzeysel kavrayışları da sarsmayı amaçlayan daha geniş bir perspektif kazandırma amacıyla mı hareket ettiğiniz önem kazanır. Birincisi, kendini tatmin etmeyi her şeyin üzerinde tutan sorumsuz bir “fantezi merakı” anlamına gelir; diğeri ise süreçlerin seyri üzerinde etkili olmayı amaçlayan tarihsel bir sorumluluğun gereğidir.



 



Bu küçük parantezi kapattıktan sonra devam edecek olursak, Tayyip Erdoğan ve avanesinin bugün fiilen uygulamakta, her fırsatta daha da ilerletip yasallaştırmakta ısrarlı oldukları iktidar biçimini öz olarak ‘faşizm’, daha doğru bir tanımla ‘faşizmin neoliberal versiyonu’ olarak tanımlamak için acaba daha ne olması gerekmektedir?..



 



Her ikisi de burjuvazinin sınıf olarak diktatörlüğünün temel biçimi olmakla birlikte faşizmi burjuva demokrasisinden ayıran farklılıkların başında gücün aşırı ölçülerde merkezileşip yoğunlaşması gelir. Kendisini hiçbir yasa ve kuralla sınırlı görmeyen bir zorbalık, bunun doğal devamı ve tamamlayıcı bir başka boyutudur. Öyle ki, burjuvazi, hatta faşist parti içindeki çelişkileri dahi zor (ve zora dayalı gasp) yoluyla çözmek, faşizmin bir başka karakteristik özelliğidir. Bu dizginsiz ‘mutlak’ iktidar yönelimi, her türlü muhalefete tahammülsüzlüğün ötesinde toplumsal yaşamın bütün alanlarını kendi istekleri doğrultusunda biçimlendirip sıkı bir denetim altına alma yönelim ve çabasında somutlanan ‘azami egemenlik’ yönelimiyle tamamlanır. Ve hem resmi devlet terörünün zincirlerinden boşanması hem de bizzat devlet tarafından örgütlenip yönlendirilen paramiliter zor’un ‘olağanlaşması’ tabloyu tamamlayan bir diğer karakteristik öğedir. Sınıf olarak tekelci burjuvazinin en büyükleri başta olmak üzere büyük kısmının açık ya da örtülü desteği zaten faşizmin sınıfsal temelini oluşturur.



 



Şimdi sormak gerekir: Bunlardan hangisi yok ya da eksiktir bugünün Türkiyesi’nde?... Ayrıca eklemek gerekir ki, burjuva demokrasisi gibi faşizm de hiçbir zaman tamamlanmış, tek ve mutlak bir biçime sahip değildir. O sadece tarihin farklı kesitlerinde veya farklı ülkelerde değil aynı ülke içinde de uluslararası ve ülke içindeki koşullar ve sınıfsal dengelerin değişimine bağlı olarak sürekli değişim gösteren dinamik bir karaktere sahiptir.



 



Türkiye sol hareketinde genel olarak burjuvazinin egemenlik biçim ve yöntemlerine özel olarak faşizme ilişkin olarak belki de en çok gözden kaçırılan nokta budur. Herkesin asıl olarak tarihte yaşanmış örneklerin mutlaklaştırılmasına dayalı donmuş, sabit bir faşizm kalıbı var. Zaten nasıl bir tavır takınılmasına, nelerin bir an önce ve nasıl yapılması gerektiğine dair anlaşmazlıklar, bulanıklıklar, fanteziler biraz da bu ortamdan beslenerek güç buluyor.



 



Bu yüzden mesela, “faşizm tanımı ve nitelemesi olur olmaz durumlarda kullanılıp fazlasıyla kirletildi. Onun için biz başka bir tanım bulmalıyız” şeklinde ne bilimsel ciddiyetle ne de tarih ve bu toplum karşısındaki sorumluluklarımızla bağdaşan saçmalıklar bile rahatlıkla dile getirilebiliyor. Tayyip Erdoğan atı almış, Üsküdar’ı bırak Ankara’yı geçmiş biz hala bu tür fantezilerle oyalanıyoruz!!! Olacak şey mi?...



 



Kim, adını, ne diye koyuyorsa koysun ama aklımızı bir an önce başımıza toplayıp ciddi olmamız için daha neleri yaşamamız gerekiyor?.. Fakat şey’lerin adını doğru koyup teori ile pratik arasında olması gereken diyalektik ilişkiden hareketle, bugünkü mevcut iktidar yapılanmasını ve gidişi, ‘faşizmin tek adam diktatörlüğü biçiminde restore edilip tahkimi’ olarak tanımlanmasını şundan ötürü doğru ve önemli görüyoruz:



 



Aklı başında olan bütün demokrat güçler için uyarıcıdır, gidişin vehametini gösterme bakımından sarsıcıdır, işin ciddiyetinin görülebilmesi açısından “yangın alarmı”dır ve en önemlisi bu gidişin önünün ‘olağan’ dönemlerin alışkanlıklarıyla, adet yerini bulsun kabilinden yapılan basın açıklamaları, cılız protestolar, Anayasa Mahkemesi’ne ya da Avrupa Birliği’nin baskılarına vb. bel bağlamak gibi ‘geleneksel’ biçim ve araçlarla alınamayacağı gerçeğinin kafalara dank etmesini -belki- sağlayarak olabildiğince net bir programa sahip ortak ve militan bir direniş cephesini bir an önce kurmanın zorunluluğunu hatırlatma yönüyle görev koyucudur.



 



 



(*) Daha önce de “Yetmez ama evet”çiliğin başını çeken liberallerden Ahmet İnsel bunun taze örneklerinden biri. “Solcu kanaat önderi” pozlarında her platformda boy gösteren A. İnsel, Cumhuriyet gazetesinde yazdığı makalelerinde bir süredir kendi kendine bir ‘tanım tartışması’ yürütüyor.



 



1 Ekim tarihinde yayınlanan yazısında “milliyetçi- (Sünni) islamcı irredantist diktatörlük” gibi bir tanımla ortaya çıkan İnsel, 18 Ekim tarihli yazısında bu kez “plebisiter dinci (islamcı) diktatörlük” şeklinde yeni bir tanım ortaya attı.



 



Sadece kısa aralıklarla yazdığı yazıları arasında değil aynı yazı içinde de sık sık kendisiyle de çelişkiye düşen A. İnsel, bu farklı görünme merakını, “Faşizm nitelemesi olur olmaz yapıldığı, çoğu zaman bir küfür gibi kullanıldığı için dikkatli olmak gerekir” gibi bir gerekçeye dayandırıyor (bkz. “Plebisiter diktatörlük ya da yerli faşizm” başlığını taşıyan 18 Ekim tarihli yazısı).



 



25 Ekim tarihli yazısında (“Diktatörlüğün turnusol kağıdı”) bu kez “totaliter olmayan diktatörlük” şeklinde bir kategori icat etti.



 



Öte yandan, “henüz tamamlanmamış bir süreç” bu ona göre (1970’lerin sonlarında sağcı oportünizmin faşizme karşı militan bir mücadele ve hazırlıktan kaçış bahanesi olarak sarıldığı “tırmanan faşizm” teorisinin güncel versiyonu). Her seferinde şapkasından yeni bir tavşan çıkardığı yazılarında tutarlı davranıp ısrarla tekrarladığı tek tespit bu.



 



Son olarak 1 Kasım günü muhtemelen ‘popüler görünme’ adına “başmuhtarlık kurumu” gibi ucube bir kavram icat etmekle yetinmeyip, “otoriterlikle tanımlamanın artık bütünüyle yetersiz kaldığı, seçimli diktatörlük gibi kendi içinde çelişkili tanımlara başvurmayı gerektiren bir geçiş dönemi” şeklinde bir tespitle çıktı ortaya. “Tırmanan faşizm” teorisine uygun olarak “Gidişatın yönü belli…” diyerek söze girdikten sonra, “Başka ülkelerde demokrasi ve diktatörlük kelimelerini birleştirip bizdekine benzeyen fiili durum rejimlerini ‘demokratur’ olarak tanımlayanlar var. Ama haldeki Türkiye’ye bakıp, demokrasiden geriye ne kaldı ki, böyle bir bileşik kelimeyi kullanmak anlamlı olsun diye kendine sormak mümkün. Yürütme, yasama ve yargının tek elden yönetildiği, eğitimden kültüre, medyadan kent yaşamına tüm politikaların, hâkim partiyi oluşturan intikamcı, fırsatçı, ihyacı, dinbaz ve milliyetçi eğilimlerin güdümünde olduğu bir yönetim” şekliydi bu ona göre.



 



‘Kitlelere yol gösterme’, olgu ve süreçlere açıklık kazandırma iddiasiyla ortaya çıkan bir ‘kanaat önderliği’ adına sergilenen kafa karışıklığı şu kısa özetten de görülebilir. Fakat tarih önünde sorumluluk duygusuyla hareket etmek yerine sırf başkalarından ‘farklı’ görünme amacıyla hareket eden ‘orijinalite merakı’nın nasıl bir sorumsuzluk anlamına geldiğini de görürüz bu örnekte.