Ekim'i karşılarken (VII)

Kitlelerin inisiyatifi ve doğrudan demokrasi esastır

Pazartesi, 7 Kasım 2016 (9 yıl 5 ay önce)

A. Can



21. yüzyılın sosyalizmi, emekçi kitlelerin inisiyatiflerini özgürce kullanabilmeleri olanağını sağlayan doğrudan demokrasiyi esas almalıdır. 20. yüzyılın sosyalizm deneyimlerinden çıkarılması gereken ikinci büyük tarihsel ders burada yatar.



 



Bu konu genellikle, proletarya diktatörlüğü döneminde devlet yapılanması, parti-devlet-sınıf arasındaki ilişkilerin kuruluşu, sosyalist demokrasi, yöneten-yönetilen ayrımının zamanla nasıl ortadan kaldırılacağı vb. sınırları içinde ele alınıp tartışılır. Bunlar elbette konunun belkemiğini oluşturan noktalardır. Ancak tartışmaların sadece bu yönlerle sınırlı kalması eksik ve yetersizdir.



 



Meselenin bir de sınıfın ve emekçi kitlelerin sosyalizmle kurdukları ilişkinin, sosyalizmi her ne pahasına olursa olsun inşa arzusu ve azminin, onu her koşulda ölümüne sahiplenme bilinci ve coşkusunun yaşatılıp canlı tutulması boyutu vardır ki, bu yön genellikle gözden kaçırılır. Ya da buna en fazla proleter demokrasinin yokluğu ya da zayıflamasından kaynaklanan ‘herhangi bir sonuç’ gözüyle bakılır.



 



Halbuki bu sadece basit bir moral motivasyon ve onun korunup sürdürülmesi sorunu değildir. Onu da içeren fakat onun da ötesinde sosyalizmi sahiplenmek gibi çok daha geniş bir kapsama sahip ideolojik-politik bir tutum sorunu yatar bunun gerisinde. Ve bu, sosyalizmin gelişme seyri ve kaderi üzerinde belirleyici role sahip hayati bir etkendir. Başka bir anlatımla, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin sosyalizmle gitgide daha fazla bütünleşmeleri ya da giderek ona yabancılaşmaları son tahlilde rejimle ilişkide yaşadıkları tatmin ya da hayal kırıklığına bağlıdır.



 



Hangi neden ve gerekçeyle ve hangi biçim altında olursa olsun karar ve yönetim süreçlerinden giderek uzaklaşıp ona yabancılaşan sınıfın ve kitlelerin, zamanla sosyalizme de yabancılaşmalarının, sosyalizmi inşa azmi ve coşkusunun yerini kayıtsızlık hatta düşmanlaşmanın almasının önüne geçilemez. 20. yüzyılın bütün sosyalizmi inşa pratiklerinin sonunda utanç verici bir biçimde çökmelerinin başta gelen nedeni bu yabancılaşmada aranmalıdır.



 



Bu kayıtsızlık ve yabancılaşma ister partiye ve onun önderliğine duyulan güvenden kaynaklansın isterse partide başlayan bozulma ve bürokratlaşmanın sonucu olarak ortaya çıksın farketmez. Bunlardan ikincisi, yani sorunun zaten bizatihi partinin yozlaşmasından kaynaklanması ortada daha vahim bir durumun ve sapmanın varlığını gösterir, o kadar. Yoksa tarihsel pratiğin de kanıtladığı gibi her iki halde de sonuç değişmez.



 



Bu deneyim, 21. yüzyılın sosyalizm anlayışına da yol göstermesi gereken önemli bir teorik problemi önümüze koyar, daha doğrusu hatırlatır: Sosyalizm, emekçi sınıfların sosyalizme olan bağlılıklarını, onu kurma iradesini ve azmini, kitlelerin coşkusunu ve yaratıcılığını nasıl canlı tutup ona süreklilik kazandırabilir?..



 



20. yüzyılın pratiklerine baktığımız zaman karşımıza kabaca şöyle bir manzara çıkar:



Kapitalizmin ve burjuvazinin sınıf egemenliğinin vahşetini yaşamış, o insanlıkdışı sömürü düzeni ve ürettiği rejimlerin ne anlama geldiğini bizzat kendi pratiğinden bilen kuşaklarla hemen onun arkasından gelen ve ebeveynlerinin yaşadıklarıyla henüz ilk adımlarını atmakta olan sosyalizm sayesinde kendi yaşamları arasındaki farkın karşılaştırmasını yapabilecek konumda olan kuşaklar içinde sosyalist idealizm güçlü ve diridir.



 



Öyle ki, özellikle 1920 ve ‘30′li yılların SB’i örneğinde tanık olduğumuz gibi açlığa, salgın hastalıklara, iç savaşa, ardından gelen karşı devrimci sabotajlara, parti içindeki oportünist dalgalanmalar ve komplolara vd. rağmen Komünist Cumartesiler'den Stahanovist hareketekadar işçi ve emekçilerin büyük bir gönüllülük ve coşkuyla katıldıkları muazzam kitle seferberliklerine tanık olunur. Stalin karşıtı ABD’li bir solcu yazar olarak Anna Strong bile, 1930′lu yılların büyük sosyalist atılım yıllarında tanık olduğu o olağanüstü fedakarlık ve coşku örneklerini aktarırken, “gönüllü ve bilinçli sahiplenme dışında başka hiçbir kuvvet bu insanları bu kadar büyük bir özveriyle çalışmaya zorlayamaz” demek mecburiyetini duyar (Anna StrongStalin Dönemi, Onur Yayınları). Üstelik Strong bu kitabı, Stalin düşmanlığının zincirlerinden boşandığı 1956 yılında yazmıştır.



 



Hitlerci faşist işgale karşı direniş, bu konuda tek başına çok şey anlatan olağanüstü bir başka sahiplenme örneğidir. Nazi işgaline karşı savaşta Sovyetler Birliği halkları, sosyalizmi savunmak için tam 22 milyon evladını gözünü kırpmadan toprağa vermiş ancak Moskova’nın kapılarına kadar gelen faşist sürülerini geri püskürtmekle kalmayıp inlerine kadar kovalayarak dünyanın bu beladan kurtulmasına öncülük etmiştir. Farklı uluslara mensup Sovyet işçi ve emekçileri, kadın ve erkekleri, 7′den 70′e Sovyet vatandaşları eğer sosyalizme onu ölümüne savunacak kadar bağlı olmasalardı, Stalin önderliğindeki partiye ve Sovyet yönetimine sonsuz bir güven duymasalardı bu olağanüstü direniş ve zafer nasıl gerçekleşirdi?..



 



Fakat yıllar ilerledikçe arkadan gelen kuşaklarda bu idealizmin zayıflayıp silikleştiği, yerini sosyalizmin ruhuna ve amaçlarına uzak hatta onunla taban tabana zıt bireyci özlem ve yönelimlerin aldığını görürüz. Arkasında kimlerin parmağı ve kışkırtmaları olursa olsun örneğin Polonya’da sınıfın bizzat kendisi “sosyalist” geçinen rejime karşı yıllarca inatçı bir kavga yürütmüşken 1989 çöküşü sırasında “en sosyalist” gördüklerimiz dahil hiçbir ülkede sosyalizmi savunmak için kayda değer tek bir direnişin dahi gösterilmemiş olması bunun çok açık ve acı bir kanıtıdır. Gerisinde uzun yıllara yayılan bir bozulma sürecinin yattığı bu yabancılaşmanın sonunda sosyalizmi savunmak için öne atılıp direnmek şurada dursun, bir muza ya da blucine tav olabilen, üç-beş dolar uğruna yapmadığı iş sergilemediği düşkünlük kalmayan sözde sosyalist kuşaklarla karşılaşılmıştır.



 



Onun için, sosyalizm adına bu tarihsel başarısızlığı doğuran nedenler cesaretle belirlenip ortaya konulmak zorundadır. Mesele, değişik ölçülerde geçerli yanlar taşımakla birlikte “peki o nereden çıktı” ya da “neden önlenemedi” sorularına bile tam yanıt oluşturmayan genel bir “revizyonist ihanet”, “bürokratik yozlaşma”, “dönemin tarihsel koşulları” vb. gibi kalıplarla geçiştirilemeyecek kadar kapsamlı ve tarihseldir.



 



Basitleştirerek ifade etmeye çalışacak olursak, kapitalist sistemi süreklilik kazandıracak şekilde yeniden üreten temel dinamik, doymak bilmez bir kar hırsı ve onun körüklediği vahşi rekabettir. Peki, sosyalizme süreklilik kazandıracak temel dinamik nedir, daha doğrusu ne olmalıdır? 



 



21. yüzyıl sosyalizminin karşı karşıya bulunduğu ve çözmek zorunda olduğu temel teorik ve pratik problemlerden biri de budur. Buna yanıt arayışı, basitleştirici yaklaşımlardan uzak durulan süreklileşmiş bir teorik (ve pratik) arayış konusu olmak zorundadır.



 



Sömürünün ve ondan kaynaklanan bütün eşitsizliklerin, her türlü baskı ve zulmün, insanlıkdışı uygulama ve sonuçların ortadan kalktığı eşitlik ve kardeşlik dünyası olarak sınıfsız komünist bir topluma ulaşma tarihsel hedefi ve idealinin, bu süreklilik ve dayanıklılığı sağlamaya tek başına yetmediği pratikte görülmüştür. Demek ki, ne kadar anlamlı ve çekici olursa olsun sadece soyut ve genel bir gelecek perspektifinin dışında, daha doğrusu onu tamamlayacak, ona da güç kazandırıp arada köprü oluşturacak şekilde somut bazı adımlar yanında, gelişmeye süreklilik kazandıracak dinamiklere ve mekanizmalara ihtiyaç vardır.



 



Çözümün kendisi/tamamı olarak görülmemek kaydıyla, emekçi kitlelerin, yaşamlarını ilgilendiren her konuda görüş, öneri ve eleştirilerini hiçbir kaygı ve korku duymadan özgürce dile getirebilecekleri doğrudan demokrasinin esas alınıp kurumsallaştırılması bize göre bu mekanizmalardan biridir.



 



Keza 21. yüzyıl sosyalizminin mutlaka içermesi gereken temel özellikler kapsamında gördüğümüz işgününün alabildiğine kısaltılarak (başlangıçta maksimum 4 saat) emekçilerin kendilerine ayırabilecekleri boş zamanların çoğaltılması (Marks’ın Kapital’de “zorunluluk ve günlük kaygılarla belirlenen emeğin sona erdiği yerde başlamış olur” diye tanımladığı “özgürlük alemi”nin genişletilmesi) yine bu çözümün temel unsurlarından biri olarak görülmelidir.



 



Kaldı ki, işçi ve emekçi yığınların kendi yaşamlarını ve geleceklerini ilgilendiren irili-ufaklı her konuda tayin edici iradenin sahipleri olarak kendilerini olabildiğince dolaysız ve özgürce ifade edebilmeleri, yönetenler-yönetilenler ayrımını ve bütün biçimleriyle devlet denilen aygıta olan ihtiyacı ortadan kaldırmayı amaç edinen komünizm tarihsel amacına sadakatin doğal bir sonucu ve gereğidir. Konu bu yönüyle de, sosyalizmi ‘kendinde şey’ haline getirip amaçlaştırmama yükümlülüğüyle dolaysız bir bağa sahiptir.



 



Üstelik geçmişten farklı olarak proleter demokrasiyi istenilen her konuda dolaysızca işletebilmek günümüzde artık çok basitleşmiştir. İletişim teknolojilerinin daha şimdiden ulaştığı düzey gözönüne getirilecek olursa, en sıradan konularda bile işçi ve emekçi yığınların görüşlerine başvurup onların önerilerini ve tercihlerini öğrenmek 21. yüzyılın sosyalizmi için değil külfet, iş bile sayılmaz. Hal böyleyken, proleter demokrasinin örgütlenmesi ve işleyişini hala 1920 ve ‘30′ların biçim ve uygulamaları çerçevesinde tasavvur etmek, sadece zaman tünelinde kalmış bir tutuculuğun değil tarihten ders almasını unuttuğu gibi düşünmeyi de unutmuş bir dogmatizmin ifadesidir.





Doğrudan katılım-örgütlülük ilişkisi nasıl kurulmalı



Temelinde yine düşünce tembelliği ve tutuculuk yatmakla birlikte bu konudaki iyiniyetli kimi kaygılarla karşılaşılır. Bu kaygı mesela “o zaman sovyetlerin rolü ne olacak” diye sorar. Tarihin tanık olduğu en gelişkin kitle demokrasisi aracı olarak sovyet sisteminin farkı, “sosyalizm örgütlü toplumdur” mottosuyla birlikte düşünülünce bu soruda da dile gelen tereddüt ve kuşkular büyür.



 



Ancak bu tür kaygılar abartılı olduğu ölçüde de hatalıdır. Çünkü herşeyden önce sosyalist demokrasi sorununu, kapitalizme göre gelişkin yönleri yanında ondan kaynaklanan tehlikeler odağından görmekle yetinip sorunun komünizm tarihsel amacıyla olan bağlantısını yani gelecekle ilişkisini ihmal eden bir tekyanlılıkla maluldür.



 



Kaldı ki emekçi kitlelelerin yaşamlarını ve geleceklerini ilgilendiren konulardaki tartışma ve karar süreçlerine doğrudan katılımlarının esas alınmasıyla onların sadece sovyetlerden de ibaret görülmemesi gereken değişik tipte örgütler içinde biraraya gelerek toplumsal dayanışma ve kolektif hareket yeteneklerini geliştirmeleri birbirini dışlayan, birbiriyle çelişen yönelimler değildir. Bu yanlış karşıtlaştırmanın tam tersine, proletaryanin bilimsel sosyalizm öğretisinin devrimci özüne ve ruhuna uygun bir sosyalizmi inşa sürecinde bunlar birbirlerini tamamlayıp güçlendiren bir rol oynarlar; daha doğrusu oynamak zorundadırlar. Komünizm tarihsel amacına uygun olarak işleyen gelişkin bir sosyalist demokrasi, ‘özgür bireyler’den oluşan bir kolektivizme dayandığı ölçüde kağıt üzerinde kalmaktan kurtulur. Ayrıca daha sağlam ve dayanıklı olur.



 



Bu ilişki TİKB Programı‘nda şöyle kurulur:



…Proletaryanın sınıf egemenliğinin temel biçimi olarak proletarya diktatörlüğü, yenilgiye uğratılmış ancak henüz ortadan kalkmamış olan sömürücü sınıflar ve sosyalizmin düşmanlarına karşı amansız bir diktatörlük anlamına gelirken, proletarya ve müttefiki emekçi sınıflar için gerçek bir demokrasi demektir.


Tarihin tanık olduğu en ileri ve gerçek demokrasi modeli olarak proletarya diktatörlüğü sistemi, her şeyden önce tabanda, işçi ve emekçi kitlelerin özgür iradeleriyle seçtikleri temsilcilerinden oluşan sovyet tipi örgütlenmelere dayanır. Proletarya partisinin öncülüğü ve yol göstericiliği, partinin görüş ve önerilerinin sovyetlerin çoğunluğu tarafından benimsenmesi koşuluna bağlı olarak sovyetler aracılığıyla gerçekleşir.


Tarihsel deneyimlerden çıkarılan bir sonuç olarak 21. yüzyıl sosyalizmi, proletarya diktatörlüğü sisteminin işleyişinde, sovyetlerin iradesinin belirleyiciliğiyle de yetinmez. Proleter devlet yönetimine ilişkin tüm önemli kararların alınma süreçlerine işçilerin ve emekçilerin doğrudan katılımlarını sağlayacak biçimleri esas alır.


Bu bir lütuf ya da tercih sorunu değildir. Komünist toplumun ayırdedici özelliklerinden birini oluşturan yönetenler-yönetilenler ayrımının ortadan kaldırılması yöneliminin zorunlu bir gereğidir. Sosyalizmle komünizm arasındaki ilişkinin kesintisizliği ve devrimin sürekliliği yanında devrimci öncü ile sınıf ve kitleler arasındaki ilişkinin doğru kuruluşu açısından da ilkesel bir işlev ve öneme sahiptir. (TİKB Programı, Şubat Yayınları, sf. 32-33, abç).


 



TİKB Programı’nda dile gelen yaklaşım, Lenin‘in, ortaya ilk çıktıklarında “partidışı devrimciliğe kan taşıyabileceği” kuşkusuyla karşıladığı ancak o muazzam devrimci sezgisiyle çok geçmeden öneminin farkına vardığı sovyetlerle partinin işlevleri ve aralarında nasıl bir ilişki kurulması gerektiğine dair 1905′in başları gibi erken bir dönemde ortaya koyduğu şu ‘cesur’ yaklaşımla uyumludur:



 



.. soruyu söyle koyarken yoldaş Radin haklı değildir: İşçi delegelerinin sovyeti mi yoksa parti mi? [Bizim tartıştığımız konu açısından soruyu şöyle değiştirebiliriz: Kitlelerin karar süreçlerine doğrudan mı yoksa sovyetler aracılığıyla mı katılımı?-nba] Bence, soru böyle konamaz, yanıtın da mutlaka(altını çizen Lenin) şöyle olması gerekir: Hem (açL) işçi delegelerinin sovyeti hem de (açL) parti. Soru -son derece önemli bir soru- yalnızca, sovyetin görevleri ile RSDİP’in görevleri arasındaki sınırların nasıl çizilebileceği ve bunların birbirleriyle nasıl bağlantılı olacağı noktasında toplanıyor.


Bence, sovyetin tamamıyla ve tümden herhangi bir tek partiye bağlanması amaca uygun düşmez. Bu görüş belki okuru şaşırtacaktır (abç)… İşçi delegeleri sovyeti genel grev sonucu ortaya çıktı, greve dayanarak ve grevin hedefleri için oluştu. Grevi kim yürüttü ve zafer ile sonuçlandırdı? Arasında sosyal demokrat olmayanların da, ne mutlu ki azınlık olarak, bulunduğu tüm proletarya…




Sözümüzü sürdürelim. Proletarya ekonomik savaşımı sürdürmeli mi? Kesinlikle evet, bu konuda sosyal demokratlar arasında iki türlü görüş yoktur ve iki türlü görüş olamaz. Bu savaşım yalnız sosyal demokratlar tarafından ya da yalnızca sosyal demokrat bayrağı altında mı yürütülmelidir? Bence hayır; ben öteden beri, Ne Yapmalı’da açıkladığım (…) görüşteyim, yani sendikalara üye olmayı ve bunun sonucu olarak sendikal, ekonomik savaşıma katılmayı da yalnızca sosyal demokrat partinin üyeleri ile sınırlamayı doğru bulmuyorum. Bence, çeşitli mesleklerin örgütü olarak işçi delegelerinin sovyeti, kendisine tüm işçilerin, hizmetlilerin, odacıların, gündelikçilerin vb. delegelerinin, genel olarak tüm emekçi halkın yaşamının iyileştirilmesi için ortaklaşa savaşabilen ve savaşmak isteyen (abç) herkesin (açL), hiç değilse temel siyasal namusluluğa sahip herkesin (açL), Kara Yüzler dışında kalan herkesin delegelerinin katılması yolunda çaba göstermelidir.




Ama biz sosyal-demokratlar, kendi açımızdan, birincisi (olanak çerçevesinde) tüm parti örgütlerimizin toplam üyelerinin sendika örgütlerine girmelerini, ikincisi, görüşlerine bakılmaksızın proleter yoldaşlarla ortak savaşımdan tek bir doğru, tek bir gerçek proleter dünya görüşünün -Marksizmin- yorulmadan ve yolundan şaşmadan propaganda edilmesinde yararlanmayı sağlamaya çalışacağız. Böyle bir propaganda için, böyle bir propaganda ve ajitasyon çalışması için, siyasal bilinci olan proletaryanın tamamıyla bağımsız, sağlam ilkeli sınıf partisini, yani RSDİP’ni mutlaka koruyacağız, pekiştireceğiz ve geliştireceğiz.


 


…sorunun ekonomik savaşımı ilgilendiren bu yarısı oldukça basittir ve olağanüstü görüş ayrılıklarına bile götüremez. Sorunun siyasal önderlikle, siyasal savaşımla ilgili ikinci yarısı için durum değişiktir. Okuru biraz daha şaşırtmak tehlikesini göze alarak hemen söylemek zorundayım ki, bu noktada da bana, işçi delegeleri sovyetinden sosyal-demokrat programın kabulünü ve Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisine girmeyi istemek uygun görünmüyor. Bana göre, siyasal savaşımın önderliği için şimdilik gerek (açL) sovyet gerek (açL) parti aynı ölçüde (abç) kesinlikle gereklidir… (Lenin, Görevlerimiz ve İşçi Delegeleri Sovyeti, İşçi Sınıfı Partisi Üzerine içinde, sf. 215-217)


 


Bu noktada gözden kaçırılan yönlerden biri de, kitle demokrasisinin en gelişkin biçimi olmakla birlikte sovyetlerin de sonuçta ‘temsil’ esasına dayalı bir örgütlenme biçimi olduğu gerçeğidir. Ve bizzat SB tecrübesinin de sonradan gösterdiği gibi her temsili ilişki ve kurumda karşılaşılabilecek risklerden biri olarak zamanla bozulma, bürokratik yozlaşma riskini o da bağrında taşır. Özellikle de tabandan yukarıya, temsilin de temsiline dayalı olarak oluşturulan merkezi birimlere doğru gidildikçe bu risk de büyür. Dolayısıyla doğrudan demokrasinin mekanizmalarıyla sovyet, sendika, kadın ve gençlik örgütlenmeleri, değişik amaçlar etrafında biraraya gelinmiş değişik tipteki kitle örgütlenmeleri ağının sosyalizmi inşa ve yaşatma temel amacında birlik ve sadece bununla sınırlı tutulması gereken sosyalist yasallık (meşruiyet) temelinde birbirlerini bütünleyip güçlendirici ilişkiler içinde oldukları bir proleter demokrasi işleyişi, diğer bütün tekyanlılıklardan farklı olarak çok daha yetkin, çok daha sağlıklı ve çok daha sağlam bir proletarya diktatörlüğü sisteminin zeminini oluşturur.



 



Buna karşın, isterse ’sovyet’ biçimiyle olsun sonuçta ‘temsil’ esasına dayalı biçimlerle yetinmek -hele hele keskin “sosyalist” pozlarında bunu bir de sanki sosyalizmin ‘esası’ imiş gibi herşey haline getirip mutlaklaştırmak- devletin sönümlenmesi hedefinden yani komünizm tarihsel amacından fiilen vazgeçmek anlamına gelir.



 



Görüş ayrılıklarının şiddetle bastırılması ilkesel olarak reddedilmelidir



Sosyalizmi inşa sürecinde doğrudan demokrasinin esas alınması konusundaki tereddütlerin önemli bir nedeni de, bunun sosyalizmin düşmanları tarafından kolayca istismar edilebileceği kaygısıdır. Emperyalist burjuvazi ve dünya gericiliğinin sosyalizme karşı savaşım sırasında uyguladığı taktikler ve kazandığı tarihsel deneyim gözönüne getirilecek olursa bunun (da) büsbütün haksız ve yersiz bir kaygı olmadığı söylenebilir.



 



Ancak bu (da) meseleye yine tek taraftan, sadece belirli bazı risk ve tehlikelerden bakan eksik ve hatalı bir yaklaşımın ürünüdür. 20. yüzyıl pratiklerinden bu konuda da alınması gereken çok ders vardır. Bunların başında da herhalde, burjuvazi ve emperyalistlerin sosyalizme karşı komplolar örgütlemek için yararlanabilecekleri bir ortam ve fırsat vermeme kaygısını merkeze koyarak sosyalizmin sağlamlık ve istikrarını özgürlüklerin sınırlı tutulmasında gören ‘güvenlikçi’ anlayışın sakatlığı ve yararsızlığı gelir. Bu korkuyu esas alıp giderek onun tutsağı haline gelmenin, sosyalizmin canına okumakla kalmayıp ecele de bir faydasının olmadığı pratikte görülmüştür.





Her sistem ve araç gibi doğrudan demokrasinin de sakınca ve tehlikeleri vardır kuşkusuz. Onun olanaklarından sosyalizmin düşmanlarının da yararlanması olasılığı bunlardan biridir. Hatta şu söylenebilir: Tarihsel olarak olağanüstü zorluk ve tehlikelerle karşı karşıya bulunulan istisnai durumlar dışında, kendine güvenen bir sosyalizm ve onun öncüleri açısından doğrudan demokrasinin içerdiği tek risk budur. Bunun dışında karşılaşılabilecek diğer her türlü risk, sosyalizmin sağlıklı ve sağlam gelişimi bakımından sağlayacağı avantajlar yanında daha küçük ve önemsizdir. Ayrıca soruna sadece risk ya da riskler yönünden değil de risklerin yanı sıra sağlanacak avantajlar ve üstünlükler de dikkate alınarak yaklaşılacak olursa karşımıza çok farklı bir manzara çıkar.



 



Emekçilerin olabildiğince dolaysız biçimlerde karar süreçlerinin içine çekilmeleri, herşeyden önce işçi ve emekçi yığınların en geri ve bilinçsiz kesimlerinin dahi sosyalizmle giderek daha fazla bütünleşip onu daha fazla benimsemelerinin önünü açar, bu bütünleşme ve sahiplenmeye derinlik ve süreklilik kazandırır. Onları, sosyalizmin sorunlarına daha fazla kafa yorup yönetim ve denetim işlerine daha aktif olarak katılmaya zorlar. Sosyalist idealizmi, kitlelerin yaratıcılığı ve enerjisi gibi muazzam bir üretici gücü dinamize eder. Bu dinamiklerin canlılığı ve sürekliliği, sosyalizmin korunması bakımından da en büyük güvenceyi oluşturur. Devrim nasıl ki ancak kitlelelerin eseri olabilirse, iç ve dış düşmanlardan gelebilecek saldırılara karşı sosyalizmi koruyup savunmanın en etkili silahı da işçi ve emekçi yığınların sosyalizme olan bilinçli bağlılıkları, onu yaşatmak ve ilerletmek konusunda gösterecekleri uyanıklık, kararlılık ve cesarettir. Proletarya diktatörlüğünün zoru, savunma gücü ve güvenlik kurumları bu güvencenin tamamlayıcı unsurları olarak görülmelidir.



 



Dolayısıyla, sosyalizmi benimsemiş ve onu savunmak için gerekirse ölümü göze alan kitlelerin olduğu yerde, hiçbir iç ve dış komplo ve kışkırtma başarıya ulaşamaz. Buna karşın, ne zaman ki sosyalizm doğru yoldan çıkar, rejim ve parti sınıfa ve emekçi kitlelere yabancılaşır, onları karar ve denetim süreçlerinin dışına itmekle de kalmayıp her an, kolayca baştan çıkarılıp kötü yola düşürülebilecek bir ‘yığın’ gözüyle görmeye başlar ve bu yüzden sadece ‘yönetilmek ve yönlendirilmekle’ kalınmayıp sürekli ‘denetlenmesi’ gereken bir ’sürü’ derekesine düşürür… her türlü komplo ve kışkırtmanın başarıya ulaşmasına müsait bir zemin ve ortam da ‘kendiliğinden’ hazırlanmış olur.



 



21. yüzyılın sosyalizmi, bu ahmakça hatayı bir daha asla yinelememelidir!



…21. yüzyıl sosyalizmi, 20. yüzyıl deneyimlerinin ML’in temel ilkeleri ve devrimci proletaryanın tarihsel amaçları ışığında eleştirel bir süzgeçten geçirerek aşmak zorundadır. Özellikle de parti ile sınıf ve kitleler arasındaki ilişkinin kuruluşu sırasında kendisini sık sık sınıfın ve kitlelerin yerine koyan buyurgan bir ast-üst ilişkisi kesinlikle terkedilmelidir. Proletarya diktatörlüğü sisteminde diktatörlük-demokrasi ilişkisinin kuruluşunda demokratik yönün gelişip güçlenmesi esas alınmalı, sınıfın ve kitlelerin inisiyatif ve katılımının öne her konuda ve her zaman açık tutulmalıdır. İdeolojik konularda, temel ekonomik ve siyasi kararların alınma süreçlerinde sınıfın ya da partinin salarında ortaya çıkabilecek görüş ayrılıklarını ve farklı eğilimleri şiddete başvurarak bastırmak ilke olarak reddedilmelidir. Sınıfın içinde ve toplumda ortaya çıkması doğal olan farklı görüş ve eğilimlerin sosyalist meşruiyet zemininde kalmak koşuluyla kendilerini özgürce ifade edebilmelerine olanak tanınmalıdır. (TİKB Programı, Şubat Yayınları, sf. 36-37)