İnşaat-İş 10 Ekim katliamı davasında müdahil olma başvurusu yaptı
İnşaat-İş 10 Ekim Ankara Katliamı’nda ölümsüzleşen üye ve yöneticileri için duruşmada müdahillik talebinde bulundu.
(…) Sendikamız vekili Kazım Bayraktar, kısa bir giriş konuşmasının ardından sendika başkanımız Mustafa Adnan Akyol’u sunumunu yapmak üzere davet etti. Ancak mahkeme başkanı buna izin vermedi.
Kısa bir tartışmanın ardından, sendikamız vekili Bayraktar, “öyleyse bu sunumu ben yaparım” diyerek dilekçemizi okudu. Bayraktar’ın sunumu esnasında, “Bu davaya müdahiliz ve Cumhurbaşkanına, Başbakanlara, MİT ve kolluk kuvvetlerindeki yetkililere kadar -isimlerini anarak- yargılamak için müdahiliz” dedi.
Sendikamızın müdahil olmak için hazırladığı ve avukatımız tarafından salonda okunan dilekçe metnini yayınlıyoruz:
ANKARA 4.AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA
Dosya. No: 2016/232E
Konu: Müdahale talebimizin sunumundan ibarettir.
AÇIKLAMALAR:
Bizler inşaat işçileriyiz. “Adalet Sarayı” denilen bu binalar da bizim gasp edilen emeğimiz, dökülen kanlarımız üzerinden yükselir. Çalışma saatimiz belli değildir, iş güvencemiz yoktur. İşsizlikle-geçici işçilik arasında seyreder yaşamımız… Taşeron ahtapotuyla sarılmış o şantiyelerde çalışmanın ölümle özdeş olduğu koşullarda ter akıtırız. Sigortanın, sosyal yaşamın, tazminatın, emeklilik gibi kavramların en uzak olduğu bu işkolunda; belli kurallar oluşsun, çalışmak ölümle özdeş olmasın, belirsizlik içinde çırpınıp durmayalım diye sendikal örgütlenmenin zorunluluğu fikrine ulaştık.
Yola çıktığımızda bir avuç inşaat işçisiydik. Yaşamlarını şantiyelerde, ter atölyelerinde öğütmüş, hiçbir güvencesi olmayan, her türlü horlanmayla, hak gaspıyla muhatap olmuş bir avuç işçi… Diğer kardeşlerimizden farkımız, üretim ilişkileri içinde nerede durduğumuzun bilincinde olmamızdı. Bir sınıf olduğumuzun…
Ücretli köleler ordusunun nasıl bir gücü ifade ettiğini biliyorduk. Zenginler her gün daha fazla zenginleşirken biz köleler ordusunun daha bir yoksullaştığını ve büyüdüğünü biliyorduk. Akıttığımız her damla terin neye tekabül ettiğini, bu sömürü mekanizması içinde sömürücüler nezdinde bir vidadan bile daha değersiz olduğumuzu biliyorduk.
Kendi sınıfımızın neferleri olmamız, bu gerçeğin farkına varmış olmamızla ilişkiliydi. Sendikayı kurduğumuzda birlikte yola çıktığımız o dava arkadaşlarımız artık aramızda yok. Onları 10 Ekim 2015’teki o alçakça saldırıda kaybettik.
Ankara’ya, “Barış mitingine” katılmak için ordaydılar/oradaydık… Aynı şantiyelerde birlikte ter döktüğümüz Kürt arkadaşlarımızın ve ait oldukları mazlum halkın “barış” çığlığını büyütmeyi bir insanlık görevi olarak gördüğümüz için…
Gerçek barışın, özlemini duyduğumuz sınıfsız-sömürüsüz dünyada mümkün olduğunu bildiğimiz halde, ‘bir halk bu koşullarda da “barış” diyorsa ona sırtımızı dönemeyiz’ düşüncesiyle oradaydık. On binlerce evladı özgürlük özlemleri için ölmüş ve halen o özlemlerin peşini bırakmayan bir halkın büyük acılarına, tarih karşısında son derece mütevazi beklentilerine sırtını dönmek, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan biz proleterlere yabancıdır.
Sendikamızın kurucusu-örgütlenme sorumlusu Serdar Ben, sendikamızın kurucusu ve yöneticisi Tekin Arslan, sendikamızın Ankara temsilcisi İsmail Kızılçay, dostu-kardeşi Tayfun Benol, sendikamızın yöneticisi Erol Ekici ve Gazi Güray bu kumaştan dokunmuş yüreklere sahiplerdi. Bir halkın acılarına-özlemlerine sırtını dönemeyecek kalender-erdemli insanlardı onlar…
Onları halklara düşman, fetihçi ve her türlü caniliği yapacak kadar karanlık ruha sahip cihatçı savaş çetesi IŞİD katletti. Fakat IŞİD Ortadoğu’daki tüm karanlık güçler nezdinde nasıl ki en kirli-en pis işlerin önünü açacak bir koçbaşıysa, 10 Ekim katliamında da aynı uğursuz rolle oradaydı.
Onun, bedenlerine bomba sararak binlerce insanın içine dalacak kadar ahlak ve etik yoksunu piyonları, halkların kardeşleşmesine, ulusal-etnik farklıkları aşarak bir arada durmasına saldırmışlardı. Hem de bunu, Ankara gibi en korunaklı, en güvenlikli bir kentte, başkentin göbeğinde yapacak kadar kolayca yapmışlardı.
O kentin kapılarından nasıl geçtikleri, o kentte bedenlerine sardıkları o bombalarla saatlerce nasıl dolaştıkları, haklarında onca istihbarat bilgisi olmasına rağmen bunu nasıl başardıkları er ya da geç ortaya çıkacaktır.
Bu gerçek tüm açıklığı, belgeleriyle şimdilik resmiyet kazanmasa bile biz emekçiler nezdinde zaten berraktır. Ankara’da daha önce düzenlenen pek çok mitinge katılmış insanlar olarak daha kentin kapılarından girerken gölgesini hissettiğimiz anormallikler bunun somut ifadesidir.
O gün Ankara’da kurtların sevdiği puslu bir hava vardı. Ankara girişinde hiçbir araç durdurulmamış, alışık olduğumuz o GBT kontrolleri yapılmamıştı. Her mitingde yapılan anormal polis yığınağı bu sefer yoktu. Polisler sanki geri çekilmişlerdi. Bunun hikmeti “demokratikleşmiş” bir sistemin varlığı değildi, biliyorduk… Keza öyle olsaydı 3 Haziran seçimlerinden sonra olup bitenler yaşanmazdı. O nedenle de bunun anlamı Gar’ın önündeki herkes açısından manidardı. IŞİD’in daha önce düzenlediği saldırılarla birlikte düşündüğümüzde bu anormallik daha fazla dikkat çekiyordu. O alanda hepimiz buna dair kısa kısa cümlelerle de olsa düşüncelerimizi paylaşarak miting alanına gitmek üzere kortejler oluşturmaya başladık. Tam o sırada patladı o bombalar. Tam o sırada aldı aramızdan en yiğitlerimizi. Tam o sırada üzerimize insan parçaları yağdı.
O korkunç anın şokunu atlattığımızda ölülerimizi, onların bedenlerinin dağılmış parçalarını toplamaya çalıştık. Biz o acıyla arkadaşlarımızın, sevdiklerimizin dağılan bedenlerinin parçalarını toplarken IŞİD’li canilerin o alana girmesini adeta seyretmiş olan polis bize saldırmaya başladı. Gar önü, şimdi bir de atılan gaz bombalarıyla, TOMA’larla kıyamet tablosuna dönüşmüştü.
O bombaları atan üniformalılar, az önce arkadaşlarımızın, dostlarımızın, sevdiklerimizin bedenlerini parçalayan diğer bombaların failleri gibiydiler bizim nezdimizde…
Şimdi bir soruşturma açıldı. Düşünsenize katliamla ilgili 36 sanık var, bunların 16’sı halen yakalanamamış, 5’i de tutuksuz yargılanıyor. Gerekçe hazır “eylemi yapanlar zaten öldü ya da başka operasyonlarda öldürüldü” deniliyor.
Bu iddianame daha baştan asıl sorumluların yargılanmasının önüne barikat oluşturma kafasıyla hazırlandığı için müfettiş raporlarında yer alan bazı tespitlere bile yer vermemiştir. Pek çok gerçek ortada durmasına rağmen kamu görevlileri hakkında hiçbir soruşturma açılmamıştır. Tüm başvurulara rağmen aralarında MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz, dönemin İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Kadri Kartal’ın da bulunduğu kamu görevlileri hakkında soruşturma başlatılmamıştır.
Göz göre göre IŞİD’in ana üssü haline gelmiş olan Antep gibi kritik bir adrese ilişkin yeterince yer vermemiştir. Verdiğinde, bu kentin böyle bir üsse nasıl dönüştüğüne dair çeşitli bilgilere yer vermek zorunda kalacaktır çünkü.
Polisin katliamın hemen akabinde yaralılarımızın, ölülerimizin olduğu alana gaz bombaları atmasına dair bile tek bir satır yer almamaktadır.
Kısacası bu yargılama her zaman olduğu gibi “sözümona” bir yargılamadır. Sonuçları da bellidir. Asıl failleri aklamak üzerinden kurgulanmıştır. Bu savaş politikalarını, bu saldırganlığı, IŞİD canilerine verilen dolaylı-dolaysız destek ve gösterilen müsamahayı perdelemek üzerinden…
10 Ekim Ankara katliamının konu edildiği bu davaya; gerçek karar vericilerin, azmettirenlerin, talimat götürüp getirenlerin, bile bile katillerin yolunu açan ya da bildiği halde sessiz kalan kamu görevlilerinin, cihatçı çetelerle karanlık ilişkiler kuranların, her tür silah ve malzemeyi tedarik edenlerin, yardım ve yataklık edenlerin tespiti, teşhiri ve tarihsel toplumsal hukuksal koşullar oluştuğunda yargılanmaları, hakettikleri şekilde cezalandırılmaları amacıyla tarihe not düşmek için müdahiliz.
İddianamede yer alan sanıklar dışında, IŞİD vb. Silahlı-cihatçı çetelerle işbirliği ve yardım yataklık ilişkisi içinde bulunan devletin/siyasi iktidarın tüm idari ve siyasi sorumlularını tespit etmek; insanlığa karşı suçları, diğer faaliyet ve saldırıları, birbirleri ile bağlantıları ve maddi kanıtları ile birlikte göz önüne sermek, ırkçı-gerici savaşa karşı yüreği barıştan yana atan insanların iddianamesini sunmak amacıyla bu davada müdahiliz.
10 Ekim saldırısı insanlığa karşı yapılmış bir katliamdır. Ancak siyasal konjoktürel koşullar, hedef kitle, IŞİD ile siyasi iktidar arasındaki işbirliği dikkate alındığında bu saldırı;
- 7 Haziran seçiminde tek başına iktidar olma gücünü yitiren AKP’nin, Cumhurbaşkanı’nın yönlendirmesiyle seçim sonuçlarını fiilen reddedip devletin baskı ve şiddet aygıtlarını harekete geçirdiği, topluma zor yoluyla yeni bir seçim dayattığı bir süreçte;
- Toplumda korku, panik, kaos yaratarak ırk ve inanç farklılıklarını düşmanlaştırarak seçmen iradesini etkilemek,
- Suskun ve sadece lidere biat eden bir toplum yaratmak,
- Siyasi iktidar odağının her türlü çıkara bağlı keyfi davranışlarını şu veya bu ölçüde engelleyen, anayasal denetim ve kontrol mekanizmalarını tümüyle ortadan kaldırmak için gerekçe yaratmak,
amacıyla gerçekleştirilmiş planlı bir katliamdır.
Sonuç ve İstem: Sonuç olarak bu katliamda sendikamızın yönetici, uzman ve aktivisti olan altı arkadaşımız katledildiğinden sendikamızın zararı ve acısı çok büyüktür. Bu katliamda kurucumuz, yönetim kurulu üyesi ve örgütlenme sekreteri Serdar Ben, kurucumuz, yönetim kurulu üyesi ve mali işler sorumlusu Tekin Arslan, yönetim kurulu yedek üyesi ve örgütlenme sekreteri Erol Ekici, sendika aktivisti Tayfun Benol, Ankara temsilcimiz İsmail Kızılçay ve üyemiz Gazi Güray katledilmişlerdir. Bu nedenle bu davaya müdahale talebimiz bulunmamaktadır. Mahkemece müdahilliğimize karar verilmesini talep ediyoruz.
08.11.2016
İnşaat İşçileri Sendikası (İnşaat-İş) adına
Genel Başkan
Mustafa Adnan Akyol