Ekim'i karşılarken (IX)

Komünizm, insanın eksiksiz kendisine dönüşüdür

Çarşamba, 9 Kasım 2016 (9 yıl 5 ay önce)

Komünizm insanlığa ne vaad etmektedir?..



 



A. Can



 



Sosyalizmin, kapitalizmdeki gibi dur durak bilmeksizin 'çalışmayı' değil, emekçilerin kendilerine ve çevrelerine olabildiğince geniş zaman ayırmaları olanağını sağlama anlamında 'tembellik hakkını' esas alan bir sistem olması, onun yaratmayı hedeflediği birey tipiyle yakından bağlantılıdır.



 



Burjuvazi başta olmak üzere komünizmin düşmanları, sosyalizmi, “bütün özgürlükleri ellerinden alınmış insanların, devlet ve parti zoruna dayalı kışla disiplini altında öldüresiye çalıştırıldıkları, buna karşın yokluk hatta sefaletten de bir türlü kurtulamadıkları bir sistem” olarak göstermek için ellerinden geleni yaparlar. Bu demagojik iftiranın ne teorik ne de tarihsel pratik olarak sosyalizmle uzaktan yakından ilişkisi vardır.



 



Gerçi 20. yüzyılın deneyimleri sırasında, özellikle revizyonist yozlaşma ve geriye dönüşler sonrası birçok eski sosyalist ülkede, bu demagojiye malzeme oluşturacak bir dizi eşitsizlik ve çarpıklık ortaya çıkmıştır. Ancak bu sonuçlar üzerine konuşulur, bunlar iyi niyetli ya da düşmanca eleştirilere konu yapılırken;



 



Birincisi, o tabloların yaşandığı ülkelerde proletarya devriminin, yıktığı kapitalist-feodal rejimlerden nasıl bir miras devraldığı, o tarihsel koşullarda sahip olunan ekonomik, toplumsal, kültürel imkan ve potansiyellerle karşı karşıya kalınan geriliğin ve sorunların büyüklüğü arasındaki uçurum başta olmak üzere hangi nesnel sınır ve kısıtlılıklar içinde hareket edilmek zorunda kalındığı, buna rağmen “çözülemeyen” sorunlar, onca yıl boyunca giderilememiş gerilik ve eşitsizlikler kadar yine de birçok alanda ileriye doğru hangi büyük adımların atıldığı da gözlerden kaçırılmamalıdır.



 



İkinci olarak, sosyalizme maledilen bu gerilik ve eşitsizliklerin birçoğunun 1960 sonrasının revizyonist ihanet ve geriye dönüş süreçlerinin sonuçları olduğu gerçeği unutulmamalıdır.



 



Sosyalizmden geriye dönüşlerin nasıl mümkün olabildiği sorusu da içinde olmak üzere 20. yüzyılın sosyalizmi inşa pratiklerinin tarihsel başarı ve başarısızlıklarının irdelenmesi başlıbaşına ele alınmayı gerektiren ayrı ve kapsamlı bir tartışmanın konusudur.



 



'Parça-insan'a son!..



Şu anki konumuzu oluşturan “sosyalizmin insanlığa nasıl bir gelecek vaad ettiği, nasıl bir toplum ve birey yaratmayı hedeflediği, bunun sosyalizmin teorisindeki yeri” konusuna tekrar dönecek olursak, buna verilebilecek en çarpıcı özet yanıtı Alman İdeolojisi'nde buluruz. Proletaryanın iki ölümsüz önderinin ortak ürünlerinden biri olan bu eserin kendisinden daha fazla bilinen ve Engels tarafından kaleme alınmış ünlü bir pasajında şunlar söylenir:




...İnsanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, yani kendine özgü çıkarlar ile ortak çıkar arasında yarılma olduğu sürece, dolayısıyla faaliyet gönüllü olarak değil de doğallıkla bölündüğü sürece, insanın kendi edimi insan tarafından kontrol edilecek yerde onu köleleştiren, insana karşı duran yabancı bir güce dönüşür.



Gerçekten de işbölümü ortaya çıkar çıkmaz, herkesin kendisine özgü, yalnızca kendisine ait bir faaliyet alanı olur. Bu faaliyet alanı ona zorla dayatılır ve kimse bu alanın dışına kaçamaz. Kişi avcıdır, balıkçıdır, çobandır ya da eleştirmendir; eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa işini sürdürmek zorundadır.





Oysa komünist toplumda, yani kimsenin sınırlanmış bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin arzu ettiği bir dalda işin üstesinden gelebileceği toplumda, toplum genel üretimi düzenler. Böylece, bugün başka bir şey yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam sığır yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra da eleştiri yazmak mümkün olur... (Marks-Engels, Alman İdeolojisi)




 



Marks ve Engels'in bağımsız eserleri kadar klasikleşmiş bu ünlü alıntıda çizilen tasviri, 'sosyalizm rüyasının dile gelişi' olarak da okuyabiliriz.



 



Bu rüya, üretim araçlarıyla üreticiler arasındaki kopukluğun ortadan kaldırıldığı, dolayısıyla çalışmanın nitelikçe farklılaştığı, yaşayabilmek için katlanılan bir angarya olmaktan çıkıp insan olduğunu duyumsamak için yapılan bir faaliyet, bir ihtiyaç haline geldiği, yani emeğin ve insanlığın zincirlerinden kurtulduğu özgür bir toplum rüyasıdır.



 



Bu rüyanın başka bir açıdan tasvirini Marks Kapital'de şöyle yapar:




...Bütün yaşamı boyunca bir ve aynı işi yineleyerek güdükleşen ve böylece bir 'parça-insan' haline gelen bugünün parça işçisinin yerini, çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş bir birey (alacaktır). (Marks, Kapital, I. Cilt).




 



Komünist toplumu işte bu “tam anlamıyla gelişmiş” özgür bireyler oluşturacaklardır.



 



Günde 4 saat, haftada 4 gün çalışmak



Yalnız bu gelişmenin 'iyi niyetli bir dilek' olarak kağıt üzerinde kalmaktan çıkıp gerçekleşebilmesi için koşulların buna uygun hale getirilmesi gerekir. Dizimizin geçen yazısında yine Kapital'den aktardığımız bir alıntıda Marks tarafından da vurgulandığı üzere “işgününün kısaltılması” bu önkoşulların başında gelir: “... Gerçek özgürlük alemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi bunun (yani “zorunluluk alemi”nin-nba)  ötesinde başlar (...) İşgününün kısaltılması onun temel önkoşuludur” (Marks, Kapital, III. Cilt).



 



Yapılan bir dizi farklı araştırmaya göre, dünya çapında ve tek tek ülkeler bazında yıllık toplam üretimde herhangi bir düşmeye meydan vermeksizin çalışma sürelerini günde 4 saate indirmek bugün bile olanaklıdır. Bilimin ve üretimin kapitalist kar hırsından kaynaklanan engel ve çarpıklıklardan kurtarıldığı koşullarda bu sürenin daha da aşağıya çekilebileceği ise açıktır.



 



Nitekim geçenlerde İngiltere'de, hem de resmi bir kurum tarafından hükümete “işgününün 6 saate, haftalık çalışmanın 4 güne indirilmesi” önerilmiştir. Teklifin gerekçesi de kendisi kadar ilginçtir: Bunun üretimde bir kayba yolaçmayacağı, tersine, kendilerine ve ailelerine daha fazla zaman ayırma olanağı bulacak olan çalışanları daha dinç ve huzurlu kılacağı için emeğin verimliliğini yükselteceği, öte yandan işsizliği azaltmaya da hizmet edeceği belirtilmiştir.



 



Bu aslında kapitalizmin “akıllı” temsilcileri tarafından yıllar öncesinden öngörülen bir gelişmedir. Bu öngörünün sahiplerinden biri de, kapitalizmin tarihindeki en büyük ve en yıkıcı bunalımlardan biri olan 1929 bunalımından “çıkış” reçetesinin sahibi olarak bilinen Keynes'tir.




1930’da John Maynard Keynes, yüzyıl sonunda, teknolojinin Büyük Britanya ve ABD gibi ülkelerde haftada 15 saat çalışmaya olanak sağlayacak şekilde gelişeceğini öngörmüştü. Bugün Keynes’in haklılığına inanmak için birçok nedenimiz var. Teknolojik bakımdan, bu seviyeye rahatlıkla ulaşabiliriz. Fakat nedense bir türlü ulaşamadık. Bunun yerine, teknoloji hepimizi daha fazla çalıştıracak şekilde düzenlendi. Bunun yapılabilmesi için basbayağı 'gereksiz' işler icat edilmeliydi. Geniş insan toplulukları, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da, tüm çalışma yaşamlarını, içten içe gereksiz buldukları işlerle meşgul olarak geçirmeye başladılar. Bu durum, oldukça şiddetli bir ahlaki ve düşünsel yıkıma yol açtı. Kolektif ruhumuzda bir yara açıldı. Ama konu hakkında gerçek anlamda konuşan kimse yok. (David Graeber, Gereksiz İşler Olgusu Üzerine)




 



Kapitalizm emeği nasıl tüketiyor?..



Graeber bunu, Keynes'in “tüketimin günümüzde bu boyutlara ulaşabileceğini tahmin edemeyişine” bağlıyor. Hatta makalesinin ilerleyen bölümlerinde, “şurası kesin ki bütün bunların anlamını iktisadi alanda değil siyaset ve ahlak alanında aramalıyız” diyecek kadar idealist bir noktaya savruluyor.



 



İnsanın ihtiyaçlarını değil sadece karı düşünen ve kendisine kar getirecek alanlar açabilmek için popülerleşmiş bir ifadeyle “tüketim çılgınlığını” körükleyen kapitalizmin bu gayri insani işleyişinin bu sonuç üzerindeki payı tümüyle inkar edilemez fakat yine de sorun tek başına “tüketimin boyutlarındaki muazzam genişleme” ile açıklanamaz.



 



Kaldı ki, sınıfsal eşitsizliklerin alabildiğine derinleştiği, sefahat ile sefalet arasındaki uçurumun korkunçlaştığı günümüz kapitalizminde milyarların şu ve yiyecek gibi temel ihtiyaç maddelerine ulaşımı ve tüketiminin bile giderek daraldığı gerçeği dahi sorunun kaynağının başka yerde (kapitalist özel mülkiyet düzeninde) aranması gerektiğini görmeye yeter.




...Amerika’da 1910 ve 2000 yılları arasındaki istihdamı karşılaştırmalı olarak inceleyen güncel bir rapor bize konuyla ilgili net bir bilgi veriyor. (İngiltere’deki durum da bana göre büyük ölçüde Amerika’daki gibi). Geçtiğimiz yüzyılda, ev içi hizmet, endüstri ve tarım sektöründe istihdam edilenlerin sayısı önemli ölçüde azaldı. Aynı zamanda, 'profesyonellerin, idarecilerin, satış ve hizmet sektörü çalışanlarının' sayısı üçe katlandı, bunların tüm çalışanlar içindeki oranı dörtte birden, dörtte üçe yükseldi(abç). Bir başka deyişle, üretici işler –öngörüldüğü üzere- büyük ölçüde otomatikleşti. (Hindistan ve Çin’deki emekçi kitleler dâhil, yeryüzündeki tüm endüstri işçilerini hesaba katsak bile, bu işçilerin toplam dünya nüfusundaki oranı, geçmişte olduğu gibi öyle aman aman büyük değil).





...Gelgelelim çalışma saatleri, insanları, planlarında, zevklerinde, vizyonlarında ve fikirlerinde özgür bırakacak şekilde azaltılmadı. Bunun yerine 'hizmet' sektöründen çok idari sektörün şiştiğini gördük: Mali hizmetler veya tele-pazarlama gibi tamamen yeni endüstri kolları ortaya çıktı; şirketler hukuku, akademi ve sağlık yönetimi, insan kaynakları ve halkla ilişkiler gibi işkollarında eşi benzeri görülmedik bir büyüme yaşandı. (Üstelik-nba) Bu rakamlar, bahsi geçen işkollarına idari, teknik ve güvenlik destek vermekle yükümlü kişileri ve insanlar zamanlarının büyük kısmını başka iş kollarında harcadıkları için var olan yan endüstrileri (köpek yıkamacıları, gece çalışan pizza dağıtımcıları) yansıtmıyor.





'Gereksiz işler' olarak adlandırılmasını önerdiğim işler bunlar. [Mesela sektör olarak hukuk: Kendi deyimiyle, 'yönünü kaybetmiş pek çok insanın yaptığı tercihi yapmış: hukuk fakültesi. Şimdi, New York’taki ünlü bir firmanın avukatı. İşinin tamamen anlamsız olduğunu, dünyaya hiçbir katkıda bulunmadığını ve aslında böyle bir işin olmadığını' benden önce kendisi itiraf etti. Bu bağlamda pek çok soru sorulabilir. Yetenekli şairler ve müzisyenlere yönelik talep bu kadar az iken, şirketler hukuku uzmanlarına yönelik talebin bu kadar fazla olması toplum hakkında ne söyler? Cevap: Eğer kullanıma hazır servetin çoğunu toplumun yüzde biri denetliyorsa, 'piyasa' olarak adlandırdığımız şey bu yüzde birlik kesim neyi faydalı veya önemli buluyorsa onu yansıtır; başka bir şeyi değil.]





(...)





Şirketler küçülmeye giderek insanları acımasızca işten çıkartabilirken, gerçekte her şeye çeki düzen veren ve işlerin yürümesini sağlayan sınıfın payına mecburi işsizlik ve üretim artışı düşüyor. Evrak işleriyle meşgul insanların sayısındaki artışın gerisindeki tuhaf simyayı henüz kimse çözebilmiş değil ve her gün daha fazla sayıda çalışan, tıpkı Sovyet işçiler gibi, evrak işleriyle haftada kırk-elli saat meşgul olurken, tam da Keynes’in öngördüğü gibi, etkin çalışma süreleri haftada on beş saati geçmiyor! Zamanlarının geri kalanını motivasyon seminerleri düzenlemek veya bu seminerlere katılmakla, facebook profillerini yenilemekle, TV dizilerinin sezonluk paketlerini indirmekle geçiriyorlar.





(...)





Bütün  işe yarar insanlar sınıfı ortadan kalksa ne olur? Haklarında ne düşünürseniz düşünün, hemşireler, çöp toplayıcıları ve tamirciler ortadan kaybolursa sonumuzun felaket olacağı kesin. Öğretmenlerin veya tersane işçilerinin olmadığı bir dünya da hapı yutardı. Bilimkurgu yazarlarının veya ska müzik gruplarının olmadığı bir dünya şüphesiz bundan daha kısıtlı bir dünya olurdu. (Buna karşın-nba) CEO’lar, lobiciler, halkla ilişkiler uzmanları, sigorta uzmanları, tele pazarlamacılar, icra memurları veya hukuk müşavirleri sırra kadem bassalar, insanlığın nasıl bir zarar göreceği ise tartışma götürür. (Dünya daha iyi bir yer olabilir) Ama ağızlara sakız olan bir avuç istisna dışında (doktorlar), kural tıkır tıkır işliyor.



...Burada derin bir psikolojik şiddet söz konusu. İnsan, içten içe, yaptığı işin aslında gereksiz olduğuna inanırken, nasıl olur da iş ahlakı ve onurundan bahsedebilir? Nasıl olur da derin bir öfke ve kin duygusundan mustarip olmaz?(agy)



Çıkardığı kimi sonuçlar ve bazı yorumları su götürür olmakla birlikte Graeber'in çizdiği tablo, parmak bastığı noktalar dikkate değer niteliktedir ve aslında çok şey anlatmaktadır.




 



Graeber'in isabetli bir tanımla “gereksiz işler” olarak nitelediği işlerin ortadan kalkmasıyla sağlanacak zaman, enerji ve kaynak tasarrufu yanında insanların “ihtiyaç” algısı ve beklentilerinin kapitalist meta ekonomisinin manipülasyonlarından kurtulmasıyla önü alınacak israfın boyutları birlikte göz önüne getirilecek olursa, sırf bu iki adımın bile, çalışma sürelerinin kısaltılması açısından nasıl bir imkan içerdikleri görülür. Kaldı ki sistem olarak sosyalizm, bu konuda çok daha geniş bir hareket alanına ve potansiyellere sahip olacaktır.



 



Sosyalizmde esnek üretim ve kazandıracakları



Sosyalizmin maddi ön koşullarının bizzat kapitalizm tarafından hazırlanması bağlamında bilim ve teknolojinin günümüzde ulaştığı gelişme düzeyi ve potansiyeller, toplumun yaşam düzeyinin yükselmesine paralel olarak ihtiyaçların artmasına ve çeşitlenmesine rağmen çalışma sürelerini zamanla 4 saat- haftada 4 günün de altına çekmeyi olanaklı hale getirmekle kalmaz. Yanı sıra, üretim süreçlerinin bu kez emekçiler yararına alabildiğine esnekleştirilmesi olanağını da sosyalizme kazandırır.



 



Örneğin üretim süreçlerinde özellikle idari nitelikte sorumluluklar üstlenen, planlama, muhasebe, denetim, dağıtım gibi alanlarda görev alan emekçilerin, üstlendikleri sorumlulukları, günün kendilerine en uygun gelen saatlerinde, hatta bazılarını internet aracılığıyla oturdukları yerden yerine getirmeleri mümkün hale gelir. Emekçiler açısından bu esneklik, çalışma koşullarının insanileştirilmesi ve komünizmin tarihsel amaçlarına uygun hale getirilmesi bakımından işgününün kısaltılması kadar önemli bir imkan ve ilerlemedir.



 



Üstelik bu esneklik, sadece işin (çalışma koşullarının) insanileşmesi boyutuyla değil,  piyasanın kuralları esas alındığı için üretim faaliyetlerinin belirli merkezlerde yoğunlaştığı kapitalizmden farklı olarak sanayinin ülke çapında dengeli bir dağılımından tutalım büyük kentlerde yığılmaların önüne geçerek doğayla daha uyumlu yatay yerleşim politikalarının izlenebilmesi imkanına kadar daha bir dizi alanda sosyalizme müthiş bir hareket olanağı kazandırır. Ki 21. yüzyılın sosyalizmi, şu an sadece fikir vermek amacıyla örnek olarak anıp geçtiğimiz bu her iki konuda da, 20. yüzyılın inşa pratiklerinin sonradan farkına varılan olumsuzluklarından da ders almayı başa yazarak adım atmalıdır.



 



Öte yandan, komünist toplumda çalışmanın bir zevk haline gelmesi, üretim süreçlerinin keyfe keder yürütülen ciddiyetsiz bir oyalanma şeklinde yozlaşması anlamına da gelmez. Emeğin özgürleşmesi, bunun maddi temeli ve koşullarının yaratılması anlamında kullandığımız “tembellik hakkı”nın bu şekilde yorumlanması, tam da kapitalizme özgü bir tutum, soruna onun aşıladığı kültür ve alışkanlıklardan hareketle yaklaşmak olur.



 



Tembellik hakkı”nı, emeğin kendini daha da geliştirip yetkinleştirerek üretkenliğini, üretme kabiliyeti ve kapasitesini zenginleştirme olanağı olarak değil de aylaklık yapma, asalakça yaşama olanağına kavuşma olarak yorumlamak, sadece kapitalizme özgü bir mantık, çalışma ve dinlenmeyi, angarya ve özgürlüğü, mutsuzluk ve mutluluğu vb. onun ölçüleriyle değerlendirmek anlamına gelmekle kalmaz. Bu aynı zamanda insanın kendine yabancılaşmasını, insanlığından vazgeçmesini içselleştirmek ve bunu sürdürmekte ısrarlı olmak anlamına gelir. Çünkü Marks'ın dediği gibi, “bir canlı türünün bütün karakteri, o canlı türünün yaşam faaliyetinin (üretim faaliyetinin-nba) karakterinde içerilmiştir”. Bu bağlamda insanı hayvanlardan ayıran en önemli fark, özgür ve bilinçli bir yaşam (üretim) faaliyeti yürütme yeteneğine sahip olmasından ileri gelir.



 



İnsan, bu özelliğini konuşturmadığı, yani pratikleştirmediği yani en fazla zorunlu ihtiyaçlarını üretme hatta onları bir biçimde başkalarının sırtından elde etmekle yetindiği sürece, her şeyden önce insanlığından vazgeçmiş, kendi kendini hayvanlaştırmış olur. Zaten komünist toplumun ilk aşaması olarak sosyalizmin “çalışmayan yemez” ilkesi, son tahlilde insanın bu şekilde alçalmasına olanak tanımamak gibi bir anlam ve işleve de sahiptir.



 



Öte yandan, emek özgürleştikçe gerçek anlamına kavuşan insana özgü üretim faaliyeti daima büyük bir ciddiyet ve gayret gerektirir. Bu ciddiyet ve yoğun çalışma zorunluluğunu Marks, Grundrisse'de, şöyle açıklar:




Emek tarihsel biçimlerinde, yani köle emeği, serf emeği ve ücretli emek biçimlerinde daima itici, daima dışardan zorla dayatılmış emek olarak görünür. Bunun karşısında çalışmamak ise 'özgürlük ve mutluluk' olarak görünür... Emeği cazip kılacak ve bireyi kendi kendisini gerçekleştirecek hale getirecek öznel ve nesnel koşullar henüz yaratılmamıştır. Bu, Fourier'in (...) safça ifade ettiği gibi asla, emeğin sırf oyun, eğlence haline getirilebileceği anlamına gelmez. Beste yapmak gibi gerçekten özgür çalışma, aynı zamanda lanet olası bir ciddiyet ve son derece yoğun bir gayret gerektirir. (Marks, Grundrisse)




 



Komünizm, insanın eksiksiz kendisine dönüşüdür



Sosyalizm insanlığa ne vaad etmektedir”, “Komünizm insanlık için ne anlama gelir” soruları, neoliberal kapitalizmin de içine yuvarlanmaktan kurtulamadığı çok yönlü sistem krizine paralel olarak günümüzde yeniden güncellik kazanmıştır. Fakat 20. yüzyılın sosyalizmi inşa pratiklerinin 1989'daki nihai iflasının olumsuz anıları yanında yıllarca “köpeksiz köyde değneksiz gezen” neoliberal ideolojinin yarattığı bilinç bulanıklığı ve karmaşanın etkileri hala baskındır bu arayış sırasında.



 



Bu koşullarda sosyalizme yeniden itibar ve çekicilik kazandırabilmek için bu tahrifatlara karşı, beylik kalıplara dayalı kaba bir “sosyalizm propagandası”nın ötesine geçen bir savaşım yürütmenin önemi açık ve ortadadır. Tutarlı ve militan bir sosyalizm yandaşlığı açısından bu savaşım, günün en önemli teorik, siyasal ve pratik görevlerinden biri olarak görülmek ve yürütülmek zorundadır.



 



Aksi taktirde, dizimizin ilk yazısında da dikkat çekmeye çalıştığımız gibi,




...'sosyalizmin insanlık tarihinde ne anlama geldiği üzerine açık bir görüşten yoksun olarak' (Engels) savaşım yürütmek, zaman, güç ve enerji israfına mahkum olmanın dışında, 'sosyalizm öğrettiğini ileri süren karmakarışık kafaların' (Engels) , 'proletaryanın hareketini doğru yoldan saptırmaya soyunan zıpçıktıların' (Engels), 'normalde alınlarının ortasına kurşunu hak eden kariyerist ve oportünist unsurların' (Lenin) vb. etkili olmalarına müsait bir ortamın sürüp gitmesine de göz yummak anlamına gelir.





Türkiye'de de özellikle Gezi sonrasında çok genç bir kuşağın mevcut sisteme alternatif 'farklı bir dünya' arayışlarının yoğunlaştığı bir tarihsel kesitte, komünistler hesabına bu, korkunç bir aymazlık demektir...” (Sosyalizm fil midir? (I), 14 Mart 2014, http://alınteri.org/sosyalizm-fil-midir-ı.html)




 



Komünizm insanlık için ne anlama gelir” sorusuna kısa ve özlü bir yanıt almak için son sözü tekrar Marks'a bırakalm:



 




...Komünizm, insanın kendisine yabancılaşması olarak özel mülkiyetin olumlu aşılması ve dolayısıyla insani özün insan tarafından ve insan için gerçekten sahiplenilmesidir. Komünizm, bu nedenle, insanın toplumsal (yani insani) bir varlık olarak kendisine eksiksiz geri dönüşüdür.



 



Bu kendine geri dönüş, bilinçle yerine getirilir ve önceki gelişmelerin bütün zenginliğini kucaklar.



 



Bu komünizm, tam gelişmiş doğalcılık olarak hümanizme eşittir, tam gelişmiş hümanizm olarak doğalcılığa eşittir.



 



Bu komünizm, insan ile doğa, insan ile insan arasındaki çatışmanın sahici çözümüdür.



 



Varlık ile öz, nesneleşme ile kendi kendini teyit etme, özgürlük ile zorunluluk, birey ile insan türü arasındaki çekişmenin gerçek çözümüdür.



 



Komünizm, tarih muammasının çözümüdür ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir. (K.Marks, 1844 Elyazmaları)