Faşizmin sopası, kitlelerin içine, fabrikalara, sokaklarına, evlerine daha canlı biçimlerle girmeyi dayatıyor
Emperyalist kapitalizmin büyük tarihsel krizlerinden biriyle karşı karşıyayız. Kriz, çoktan miadını doldurmuş, çürümüş bir sistemin bu gerçeğini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.
Ekonomik olduğu kadar ideolojik-siyasi-kültürel-ahlaki-moral bütünlük taşıyan bu kapsamlı çöküş, emperyalist sistemin baş aktörlerinden ABD’de Trump gibi ırkçı-faşist şarlatanlarla yüzeye vururken; Ortadoğu gibi kritik bir bölgede kaos ve bu kaosu tetikleyen dalaşlarla, sistemin yarattığı IŞİD gibi cani-gerici odakların varlığıyla hükmünü konuşturuyor.
Bu krizin göbeğine dalan Türk tekelci burjuvazisi ve devleti, Kürt fobisi, ekonomik kriz korkusu ve yayılmacı hayallerle en saldırgan biçimlerle çıkıyor karşımıza. Tüm toplumsal direniş dinamiklerini faşist tahakkümün en iğrenç biçimleriyle sindirmeye, ezmeye çalışıyor. Tüm muhalif odakların susturulması üzerinden kurulan saldırı stratejisi, Kürt halkına, kadınlara, direnişteki işçilere, emekçi memurlara, kentlerin talanına, çocuklara… kısacası toplumsal hayatın tüm alanlarına ve kesimlerine dönük gözü dönmüş biçimlere bürünüyor. O kadar ki artık her şeyi kendi denetiminde toplamış yürütme gücünün bakanları çıkıp ağızlarından kan damlayan yeminlerle Kürt halkına tehditler savuruyor, siyasi temsilcilerine küfürler savuracak kadar düşkünleşebiliyor. Bu düşkünlük şimdilik önünde engel yokmuşçasına bodoslama gidiyor.
Olup biten her şey ’80 askeri faşist cuntası sonrasında yeniden filizlenen toplumsal hareketin taşıdığı kurucu ve diri ruhu bir kez daha çağırıyor. ‘89 Bahar Eylemleri dalgasına dönüşen işçi hareketinden, öğrenci hareketine, memur hareketinden, emekçi semtlerden yükselen antifaşist mücadeleye kadar geniş toplumsal dinamikler üzerinden yükselen ama aynı zamanda biriktiği oranda o dinamiği büyütüp zenginleştiren o dönemin ruhu çok uzağımızda değil. Gezi’nin ve kentlere inen Kürt özgürlük hareketinin militan serhildan deneyimleri sanki dün yaşanmış gibi bilincimizde ve yüreğimizde. Bugün hemen tüm toplumsal kesimler o yılların bıraktığı birikim, yeni dönemin sunduğu daha geniş olanaklar ve ortaya çıkan yeni muhalefet dinamikleriyle birleşerek bu ruhla buluşmaya doğru yolunu açmaya çalışıyor.
O yılların kahve konuşmaları, servis konuşmaları, kapı kapı dolaşılarak yapılan propaganda çalışmaları, çağrılar, meydanlarda yapılan spontane “mitingler”… kısacası TDH başta olmak üzere tüm toplumsal direniş dinamiklerinin uzun süredir unuttuğu pekçok kitle çalışma biçimi bu dönemin yeni olanaklarıyla da birleşerek sökün ediyor bugüne.
Medya, sosyal medya ve internet yayıncılığının pekçok şeyi kolaylaştırdığı fakat aşılamayan tasfiyeciliği derinleştirdiği, derinleştikçe de kitle çalışmasının daha fazla sanallaştırıldığı günler artık geride kalıyor/kalmak zorunda… Faşizmin sopası, zulmü, baskısı, TDH’ne ve tüm toplumsal direniş dinamiklerine kitlelerin içine, fabrikalara, sokaklarına, evlerine daha canlı biçimlerle girmeyi dayatıyor.
Bunun örnekleri yeşermeye başladı bile. Birisi çıkıp otobüsteki yolculara ajitasyon çekiyor, diğeri kahvehane konuşması yapıyor, bir diğeri sokakta pankart açarak avazı çıktığı kadar bağırarak rejimi teşhir ediyor, antifaşizmin kalesi olan semtlerde unutulmayan militan biçimler yükselmeye devam ediyor… İşçi servisleri devrimci ve demokratlar için yeniden adres oluyor. OHAL’le sindirilmeye çalışılan işçi sınıfı henüz asıl adres olmasa da uzun süredir unutulmuşluğu yavaş yavaş aşılıyor. Kısacası faşizm bize ona kök söktürdüğümüz o ruhu yeniden kazanmamızı dayatıyor. Kanırta kanırta kazanacağız.
Uzun tasfiyecilik yıllarının balçığını, çamurunu, ruhlarımıza sinmiş rehavetini, sosyal medyada ruhumuzu kurtarma seanslarını aşmak dışında seçeneğimizin olmadığı bu eşikte, dün olmayan olanaklar ve daha da genişlemiş ittifaklarımızı da yanımıza alarak el mi yaman bey mi yaman göstereceğiz bu çapulcular sürüsüne!..
Ruhumuzu kazanarak…
(Alınteri'nin baskıdaki Kasım 2016 tarihli 4. sayısının başyazısıdır)