Bu eylemin tarihsel anlam ve değeri ne Kürt hareketi ne de Türkiye solu tarafından görüldü
İnşaat-İş sendikasının iki yıla yakın bir süredir yoğunlaştırılmış sistematik bir faaliyet yürüttüğü Emaar şantiyesi, 7 Kasım günü yeni bir yürüyüşe sahne oldu.
Yürüyüş ilk bakışta İnşaat-İş’in işçi haklarını savunmak amacıyla Emaar’da bugüne kadar gerçekleştirdiği onlarca eylemden biri gibi görünüyordu. Örneğin, sendikanın düzenlediği eylemlerde izlenen -bu anlamda ‘yol olan’- güzergahı izleyerek şantiye içinde başlayıp sonra sokağa taşarak Emaar’ın satış ofisi önünde noktalanmıştı.
Yine daha önceki eylemlerde olduğu gibi eylemi önce bir grup işçi başlatmış, sonra onlara şantiyeden başka işçiler katılmış ve sokağa çıkıldıktan sonra Ünalan halkından da katılanlarla birlikte kalabalık bir anda 300-350 kişiye ulaşmıştı.
Yalnız, aradaki bütün bağlantı ve benzerliklere karşın bu yürüyüş herşeyden önce ‘nitelik’ bakımından öncekilerden ‘farklıydı’: HDP’li milletvekilleri ve belediye başkanlarının gözaltına alınıp tutuklanmalarını protesto amacıyla bizzat işçiler tarafından örgütlenmiş politik bir eylemdi. Bu özelliği ile Türkiye işçi sınıfı hareketinin son 20-25 yıllık tarihinde ilk kez görülen bir örnekti.
Sözünü ettiğimiz bu tarihsel kesitte zaten diplerde seyreden işçi hareketinde baştan dolaysızca politik bir amaç taşıyan eylem örneği hemen hemen hiç yoktu. 1990 sonundaki Büyük Zonguldak Yürüyüşü ya da 2010’daki Tekel Direnişi gibi örnekler dahi hareket noktası olarak ekonomik nedenlerle başlayıp eylemlere neden olan özelleştirme saldırısının doğası nedeniyle sonradan politik karakter kazanmış eylemlerdi. Elbetteki önemini ve değerini hala koruyan yol gösterici tarihsel örneklerdi. Emaar Yürüyüşü’nü bunlardan da farklı kılan yön ise, “İrademe dokunma” sloganıyla harekete geçen işçilerin daha işin başında politik bir amaç ve bilinçle harekete geçmiş olmalarıydı.
Bu doğrudan politik karakteri daha da anlamlı kılan ikinci özellik ise, konunun Kürt sorunu oluşuydu. Bugünün Türkiye’sinde kendisini “ilerici” olarak gören hatta “komünist” olarak pazarlamaya çalışan politik örgüt ve çevreleri bile pençesine almış olan Kürt düşmanlığının işçiler arasında da ne kadar yaygın ve egemen olduğu göz önüne getirilecek olursa, eylemin bu yönüyle de nasıl tarihsel bir anlam ve önem taşıdığı daha açık görülür.
Bu eylemi anlamlı ve değerli kılan üçüncü bir özellik ise, onun işçilerin kendileri tarafından yani bir taban inisiyatifi sonucu örgütlenmiş olmasıydı. İşçilerle emekçi Ünalan halkının aynı eylemde omuz omuza gelmeleri ise bu güzelliği tamamlayan ek bir güzellikti.
Kuşkusuz Emaar şantiyesi ve çevre halkı, “işçilerin birliği, emekçilerin kardeşliği” sloganı temelinde Kürt sorununa da kayıtsız kalmayan İnşaat-İş’in bu konudaki eylem ve etkinliklerinin ‘yabancısı’ değildi. Sendikanın bugüne kadarki faaliyet ve propagandasının bütününün içeriği yanında “Kobâne’yle Kardeşlik Köprüsü” inşasına soyunan ve bunu özel bir kampanya konusu haline getiren bir sınıf sendikasıydı söz konusu olan.
Öte yandan, eylemin başını çekenler de katılanlar da hemen hemen tümüyle Kürt kökenli işçi ve emekçilerdi. Dolayısıyla, ırkçı faşist rejimin Kürt halkının iradesine yönelik saldırısına onların tepki vermeleri bu açıdan “abartılmaması gereken doğal bir davranış” gibi görünebilir. Ama işini kaybetme riskinin yüksek olduğu, dahası milletvekilleri ve parti başkanlarının dahi evlerinin kapıları kırılarak zorbaca gözaltına alınıp işkencelerden geçirildikleri bir dönemde, kendisine bir dizi ‘politik’ sıfat ve etiket yapıştıranların dahi arazi oldukları günlerde sıradan işçilerin bu cesareti göstermelerinin önemini azaltmaz bu gerçek. Tersine, gösterilen cesaretin ve sergilenen politik refleksin değerini büyütür.
Ve nihayet yürüyüşün hiç de küçümsenmeyecek bir nicelikle gerçekleşmiş olması onun bir başka özelliğidir. Zaten genel olarak alt düzeyde seyreden işçi hareketinde son yılların öne çıkan birçok ekonomik grev ve direnişinin parmakla sayılabilecek azlıkta işçi tarafından gerçekleştirildiği gözönüne getirilecek olursa böyle politik bir eylemin birkaç yüz işçiyi kapsar şekilde gerçekleşmiş olması önemlidir.
Bütün bu saydığımız özellikler çıplak gözle dahi görülebilecek kadar açık ve ortadayken ne Kürt özgürlük hareketinin bileşenleri ne de kendilerini “sınıf devrimcisi, sosyalist, komünist” vs. olarak tanımlayanlar dahil Türkiye solunun bileşenleri bu tarihsel işçi eyleminin önemine denk bir tutumla onu sahiplenmişlerdir. Sahiplenme şurada dursun çoğu “lütfedip” ilgi dahi göstermemiştir.
Örneğin HDP’nin İstanbul örgütlenmesi, işçiler polis tarafından dövülerek gözaltına alındıktan günler sonra -Adliye’ye sevkedildikleri son gün- nihayet harekete geçip milletvekili Garo Paylan’la birlikte bir avukat göndermeyi düşünebilmiştir. Kürt basını ve sitelerinde, köşe yazıları ve sosyal medya hesaplarında ise doğru dürüst anılmamıştır bile bu anlamlı eylem.
Türkiye solu cephesine gelince, “sınıfı” ve “sosyalist devrimciliği” daha çok başkalarından “farklı” görünmek, özellikle de Kürtlerle yan yana gelmemek bahanesine ihtiyaç duydukları zaman hatırlayan ama günlerce süren “Metal Fırtına” ya da en son örnek olarak 165 gün süren Avcılar Direnişi sırasında bile en fazla “ziyaretçilik”le yetinenlerden Kürt işçilerinin hem de “irademe dokunma” gerekçesiyle yaptıkları bir eyleme hak ettiği ilgiyi göstermelerini beklemek balığın kavağa çıkmasını ummak kadar boş bir beklenti olsa gerektir.
[Alınteri'nin bugün (15 Kasım 2016) tarihli 4. sayısının DSB köşesidir]