Aşağıdaki bölüm Tarihimiz kitabından alınmıştır
[Aşağıdaki metin, TİKB tarihinin anlatıldığı "Tarihimiz" kitabından alınmıştır. 1977 yılında THKO'dan ayrılık sonrası yaşanan çatışmaların nedeni, gelişim seyri ve TİKB'nin konuya yaklaşımını hatırlatması yönüyle yayınlıyoruz.]
THKO’dan 1977 Mayıs’ındaki ayrılıkla TİKB’nin TİKB olmaya karar verdiği 1979 Şubat’ı arasında tam bir kaos ve erime süreci yaşandı. Başlangıçta Devrimci Muhalefet’le birlikte hareket eden birçok kadro ve ilişki, belirsizlik, iç karmaşa ve paralizasyonla geçen bu süreç zarfında ya mücadeleyi bıraktı ya da hayalkırıklığı ve pişmanlık içinde THKO’ya geri döndü. Ordu, Amasya, İzmir, hatta Ankara’daki ilişkiler adeta eridi. İstanbul ve Adana’da da büyük güç kayıpları yaşandı. Bu durumu fırsat bilen THKO MK içindeki tasfiyeci hizip, Aydınlık’a özgü bir yöntemle “kontrgerilla örgütlenmesi” ve “MİT ajanları” olarak lekeleyip Halkın Kurtuluşu gazetesinde isimlerini yayınladığı Muhalefet kadrolarına karşı fiziki saldırılar başlattı.
Saldırıların ilki Ankara’da gerçekleştirildi. Muhalefet’in Ankara’daki önde gelen kadrolarından biri, Hacettepe Yurdu’nda kıstırılarak ağır bir şekilde dövülüp ikinci kattan aşağıya atıldı. Daha sonraları Adana’da düzenlenen silahlı saldırılardan birinde boynundan yara alan Sezai EKİNCİ, o kurşunu son nefesini verene dek vücudunda taşıdı. Fabrikalarda çalışanlardan cezaevlerinde tutsak olanlara kadar bütün kadro ve taraftarlarımız her yerde HK’cıların saldırılarına uğruyorlardı.
Bu gözüdönmüş saldırganlık, ciddi bir cangüvenliği sorunu yanında örgütsel güvenlik açısından da önemli sorunlar ve tehlikeler yaratır oldu. Örneğin Sezai yoldaş vurulduğunda, Adliye’den kaçırılmış bir firari olarak aranıyordu. O sıralar sahte kimlikle Profilo’ya işçi olarak girmiş olan bir kadın yoldaşımız, fabrika çıkışı sadece vahşi bir biçimde dövülmekle kalmamış çantası da gasp edildiği için kimliksiz kalmıştı ve tuttuğu evin güvenliği de tehlikeye girmişti. Hızlı bir biçimde tırmandırılan bu organize saldırılar sonunda iş kan dökmeye kadar vardı.
İstanbul Bahçelievler-Siyavuşpaşa yöresinin mahalli devrimci önderlerinden genç bir işçi olan Ali ALGÜL yoldaş, 19 Kasım 1979 günü mahallesinde pusuya düşürülerek öldürüldü. İlk kan böyle döküldü ve işin daha da acı veren tarafı, yıllar sonra 12 Eylül mahkemelerinde görülen bir TDKP davası sırasında neredeyse tamamı çözülmüş olan 80’i aşkın sanığın dosyadaki tek silahlı eylemi Ali ALGÜL’ün vurulması eylemiydi.
Bunun üzerine TİKB, “kadro ve taraftarlarına karşı yürütülen saldırılarda kan dökenleri ve bu saldırılara karar verdikleri bilinen THKO MK üyelerini ölümle cezalandırma” kararı aldı ve bunu kamuoyuna açıkladı.
Bu kararın duyurulmasından bir süre sonra, Ali ALGÜL’e kurulan pusuda yer aldıkları çok sayıda tanığın anlatımıyla kesinleştirilmiş olan TDKP taraftarı iki genç devrimci bu kez TİKB tarafından cezalandırıldı. Bunlardan biri, Ali ALGÜL’e kurulan pusuyu örgütlemekle kalmayıp açılan ilk ateşte yaralandıktan sonra bir kum yığınının arkasına siperlenen Ali’ye arkadan yanaşarak kafasına son kurşunu sıkmıştı. Bölge halkından çok sayıda tanık vardı. Diğeri ise, ayrılık sırasında önce Devrimci Muhalefet’le birlikte hareket edip sonra THKO’ya geri dönen genç bir devrimciydi ve bunun da Ali’nin semte gelip gelmediğini bütün gün gözlemekle kalmayıp ilk ateşi açanlar arasında olduğu yine bölge halkı tarafından belirtilmişti.

Yaptıkları ne kadar ağır bir suç olursa olsun, bu genç devrimcilerin ölümleri keşke TİKB’nin elinden olmasaydı!.. Genç ve deneyimsiz birer devrimci olarak onlar sonuçta “örgütlerinin aldığı bir kararı uyguladıkları” düşüncesiyle hareket etmiş, daha doğrusu bu gerekçe onları körleştirmiş, yaptıklarının anlamı ve sonuçları üzerinde durup düşünmekten uzaklaştırmış ve Ali gibi öncü bir komünist işçinin kanını dökmüşlerdi. Buna rağmen, keşke onları bu şekilde cezalandırmanın dışında bir yol bulunabilseydi!..
Ne var ki, bu akılalmaz şiddet politikasını gündeme getirip saldırıları sistematik bir biçimde tırmandıran THKO şefleri geriye fazla bir yol bırakmamışlardı.
Yoksa TİKB, devrimci güçler arasındaki ilişkilerde şiddet kullanımına her zaman ilkesel bir karşıtlık içinde oldu. TDH içinde, kendilerinden ayrılanlara karşı şiddet uygulamanın bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıp genelleştiği ‘90’lı yılların ortalarında, kullandıkları yöntemler ve örgüte verdikleri zararlar bakımından bunu fazlasıyla hakedenlere bile şiddet uygulamaktan bilinçli bir tutumla kaçındı. Bu konuda da TDH’de farklı bir örnek ve gelenek yarattı.
TİKB, 1979 koşullarında da THKO şeflerinin gözüdönmüşlüğü karşısında önceleri ısrarla farklı çözüm yollarını zorladı. Kadro ve taraftarlarına yönelik saldırılara aynı yöntemlerle karşılık vermekten uzun süre kaçındı. Sürekli «saldırıya uğrayan» konumunda olunduğu halde hiçbir misillemede bulunulmadı. Tersine, her olayın ardından THKO yönetici ve kadrolarına «saldırılardan vazgeçmeleri» çağrısında bulunuldu. Kimi bölgelerde Dev-Yol ve MLSPB gibi başka devrimci örgütler araya konularak gidişin önü alınmaya çalışıldı. Ama bunların hiçbiri kar etmedi. Hatta zayıflık ve acizliğe yoruldu. Şiddeti gündeme getirip saldırıları başlatan oportünist gözüdönmüşlük, biraz da bundan cesaret alarak işi pusu kurup adam vurma noktasına vardırdı. O sınırın da aşılmasından sonra, kadrolarının sistematik bir biçimde saldırıya uğrayıp öldürülmelerinin önünü alabilmek için TİKB’nin önünde, bu işin sorumlularına sert bir karşılık vermekten başka bir yol kalmamıştı.
12 Eylül döneminde poliste utanç verici boyutlarda çözülmekle kalmayıp sonrasında da her türlü devrimci siyasi faaliyetten ellerini ayaklarını çeken THKO’nun o zamanki yöneticileri, Ali’yi vuran taraftarlarının cezalandırılmasına misilleme olarak bu kez DİSK’i kuran öncü işçiler kuşağından, 15-16 Haziran Direnişçisi bir işçi olan Hamit TEKİN (Hamido) yoldaşı evinin önünde, eşinin ve çocuklarının gözü önünde vurup öldürttüler (9 Aralık 1979). Bu artık aklın, vicdanın, devrimci her türlü değer ve ölçünün hükmünü yitirdiği bir noktaydı.
Hamido’nun katledilmesinin yarattığı tepkilerin büyüklüğünden korkarak İstanbul’da hız kesen saldırganlık, 31 Ocak 1980 günü kendisini bu kez İskenderun’da kustu. Faşist elebaşı Türkeş’i Antakya’ya sokmayan devrimci kitle direnişini örgütleyen devrimci öncülerden biri olan Hacı KÖSE yoldaş yine kalleş bir pusuda vurularak yaralandı. Çok sayıda devrimci eylemden dolayı Antakya polisinin aylardır peşinde koştuğu yoldaşı hastaneden kaçırma girişiminin başarısız kalması üzerine, oportünist çürümenin yarım bıraktığını polis tamamladı: Hacı yoldaş, 22 Şubat 1980 günü hastanede işkenceyle katledildi.
Saldırılardaki tırmanmanın hesabını doğrudan sormak üzere peşlerine düşülen THKO şefleri, TİKB’nin nefesini enselerinde hissetmeye başlayınca, düğmeye basarken yaptıkları gibi bu kez de saldırıların önünü birden kestiler. Onların frene basmaları üzerine, işlerin bu noktaya gelmesini zaten istemeyen ve kan davası peşinde koşmayan TİKB de acılarını içine gömerek bu süreci noktaladı.
[Tarihimiz, Şubat Basım Yayım, sf. 26-29]