Dolar fiyatının düşmesi ya da yükselmesi işçi sınıfını ilgilendirir mi?
Doların fiyatının düşmesi ya da yükselmesi işçi sınıfını ilgilendirir mi?..
Gerici şartlanmalar ya da burjuva propagandaya aldandığı için beyni uyuşmuş, dünyada ve çevresinde olup bitenlere karşı ilgisiz, aklı beş karış havada bir tip değilse şayet her işçi bu soruyu yadırgar. Çünkü ister metalde isterse tekstilde, ister otomotivde ister basın sektöründe, ister turizmde hatta isterse inşaatta çalışıyor olsun işlerin bir biçimde dolara bağlı olduğunun farkındadır. Enerji kaynağı olarak kullanılan elektriğin, doğalgazın, benzinin, mazotun fiyatından vazgeçtik ya üretimde kullanılan girdilerin çoğu yurtdışından geliyordur ya ihracat önemlidir, satış yurtdışına yapılıyordur, ya patron dolar cinsinden kredi alıp borçlanmıştır ya da kendi patronu bu riskleri yaşamıyorsa bile piyasadaki genel durgunluk gelip bir biçimde kendilerini de bulur.
Geleceği aylar öncesinden belli olan ekonomik kriz kapıdan içeri girdi. AKP hükümetinin palavralarına ve istatistik atraksiyonlarına rağmen gizlenemiyor artık bu gerçek. Sadece doların fiyatındaki önü alınamayan yükseliş bile arkadan nasıl bir büyük bir dalganın gelmekte olduğunu haber veriyor. Türk lirası sadece şu son 2 ay içinde dolar karşısında yüzde 14 değer kaybetti. Temmuz’dan bu yana yaşanan değer kaybı ise yüzde 20.
Enerji başta olmak üzere yurtdışından ithal edilen malların fiyatlarında artış anlamına gelen bu değer kaybının iğneden ipliğe herşeyin fiyatına zincirleme bineceği çok açık. İşin bu ya da maliyetlerin yükselmesi nedeniyle dış piyasalarda pazar kaybı gibi boyutlarını da bir an için bir yana bırakalım. Doların fiyatının yükselmesi devletin ve özel sektörün döviz cinsinden borçlarının durduk yerde katlanarak büyümesi demek. Devletinkiler elbette yeni vergiler olarak hepimizin cebinden çıkacak. Ya özel sektörün borçları?.. Onlar da devlet garantisinde oldukları için ucu dönüp dolaşıp hepimizi bulacak fakat daha öncesinde yeni bir iflas dalgası, işsizliğin ve fiyatların patlaması biçiminde karşımıza gelecek.
Bugün Türk tekelci ve orta burjuvazisinin döviz borçlarının toplamı, toplam varlıklarının 3 katını aşmış durumda. Türkiye’nin toplam dış borcu 398 milyar dolar. Bunun yüzde 70’i özel sektöre ait. Yüzde 30’u da kısa vadede ödenmesi gereken borç. Bir de doların fiyatındaki hızlı yükselişi ekleyin bu tabloya, nasıl karanlık bir dehlize girmek üzere olduğumuz kafalarda canlanır herhalde.
Neler olabilir?.. 1994 ve 2001 krizlerinde olduğu gibi en başta KOBİ’leri ve küçük esnafı vuracak fakat bu arada bazı büyük tekelleri de içine alacak bir iflas dalgasıyla karşılaşacağız. Borçların altında ezilen topu dikecek. Tabii bundan önce üretimini kısacak, işçi çıkaracak, işsizleri çalışanlara göçmenleri yerli işsizlere karşı koz olarak kullanıp geride bıraktıklarının ücretlerini ve haklarını iyice budayacak, artı değer sömürüsünü büyütebilmek için çalışma koşullarını büsbütün insanlıktan çıkaracak, diğer yandan ürettiği ürünlerin fiyatlarına zam yapacak, borcu borçla döndürmenin yollarını arayacak… Sermayenin tipik refleksleri harekete geçecek kısacası.
Fabrika ve işyerlerinin kapanması, üretimin kısılması, bu arada yabancı sermaye yatırımlarının düşmekle de kalmayıp kaçışı, piyasada durgunluk, satışların düşmesi, fiyatların sürekli yükselmesi… birbirini tetikleyip büyüten bir ateş çemberi olarak çıkacaklar karşımıza.
İşin, Suriye ve Irak’ta macera arayışından ülke içinde toplumsal kutuplaşmayı derinleştirip keskinleştirecek azgınlıklara, dünyaya kabadayılık taslamaya kalkmanın beraberinde getireceği yeni sorunlardan neoliberalizmin zaten dünya çapında bir kriz ve kaos dönemine girmiş olmasına kadar uzanan diğer boyutlarına dikkat ederseniz hiç girmedik bile. Önümüzdeki günlerde karşılaşacağımız manzarayı bunlarla birlikte düşünecek olursak, “doların fiyatından bana ne” diye düşünmenin nasıl bir gerzeklik anlamına geldiği daha net canlanır herhalde gözümüzde.
Şimdi asıl önemli soru şu: Biz bu dalgayı karşılamaya hazır mıyız? Burjuvazi ve uşaklarının her zaman olduğu gibi biz işçi ve emekçileri öne sürerek kendilerini korumaya hazırlandıklarını ateş çemberinin bizi değil bütün bunların sorumluları olarak onları yakmasını sağlayacak bir hazırlığımız var mı?..
Bu en başta sınıfa öncülük iddiasında olan sendikalar ve siyasi örgütlenmelerin sorunu ve sorumluluğu. Ama tek tük istisnalar dışında görünür bir hazırlık yok ortada. Eski kafa, eski tarz, eski alışkanlıklar devam ediyor. Sonuçları çok ağır olacak bu öldürücü sessizlik ve kayıtsızlığın bozulması da öncü işçilere ve samimi devrimcilere bağlı.
Kapıdan içeri girmiş olan krizin sadece genel olarak değil çalıştığımız sektörler ve işyerleri bazında da somut olarak hangi tehlikeleri beraberinde getirdiğini çevremize de anlatıp uyarma faaliyetlerini yeni bir düzleme çıkarmanın yanında muhtemel işten atılmalara, ücret ve hak gasplarına, krizin faturasının sırtımıza yıkılmasının her biçimine karşı anında eylemli tepki gösterebilecek örgütlülükler ve ilişki ağları yaratmaya yoğunlaşmalıyız.
Canımız yandıktan sonra başa gelen aklın sonuçları değiştirme gücü fazla olmuyor çünkü...
[Alınteri'nin Aralık 2016 tarihli sayısının DSB köşe yazısıdır]