‘Sosyal medya’ olarak tanımlanan bilgi paylaşımı ve haberleşme platformları, bugünün Türkiyesi’nde nasıl bir rol oynuyor?..
Nergis Torul
İletişim teknolojisindeki başdöndürücü gelişme ile neoliberalizm arasındaki ilişkiye dair bugüne dek çok yazılıp çizildi. Fakat bu ilişki genellikle hep tek boyutlu ve tek yanlı ele alındı.
Örneğin meselenin ya sermayeye -özellikle de para sermayeye- kazandırdığı dolaşım hızı ve kapitalist üretimin yeni örgütlenme biçiminin dünya çapında yaygınlaşmasını kolaylaştırıcı yönü öne çıkarıldı ya da bilginin dolaşımını ve haberleşmeyi kolaylaştırıcı yönünden hareketle “internet devrimi” teorileri üretildi.
Bu tek yanlı yaklaşımların ortak bir özelliği de, konuyu hangi yönden ele alıyorlarsa ya ‘siyah’ ya da ‘beyaz’ katılığıyla hareket etmeleriydi. Olumlayanlar ona “yeni bir çağın -internet çağı- simgesi” payesini verirlerken; konuya sadece emeğin sömürüsünü katmerlendiren ya da devletlerin ‘özel’ hayatları dahi kolayca gözetleyebilmelerine imkan veren yıkıcı sonuçlar ve tehlikeler açısından yaklaşanların gözünde ise o Büyük Birader’in günümüzdeki tezahürüydü.
Halbuki bilimin ve teknolojinin kimler tarafından, hangi amaçlarla, nasıl kullanıldığı sorunu gibi kadim bir sorunla karşı karşıyaydık. Dolayısıyla ne tümüyle artı’lardan ne de tümüyle eksi’lerden oluşan ak ya da kara sözkonusuydu. Bütün mesele, olanaklar kadar tehlikeleri de içinde taşıyan bu aracı -sınıf düşmanlarımızın nasıl kullandığını da akılda tutup içerecek tarzda- bizim nasıl kullandığımızda düğümleniyordu. ‘Artı’ ya da ‘eksi’yi, ak mı yoksa ‘kara’ mı yı belirleyecek olan bu idi. Yani sonuç tümüyle bize bağlıydı.
Sözü getirmek istediğimiz nokta da burası zaten: İletişim teknolojisinin sunduğu olanaklar, özellikle de ‘sosyal medya’ olarak tanımlanan bilgi paylaşımı ve haberleşme platformları, bugünün Türkiyesi’nde nasıl bir rol oynuyor?..
Soruyu, kendisini en azından AKP iktidarına ‘muhalif’ olarak tanımlayan kesimler açısından sorduğumuz anlaşılmış olmalı.
Bu sorunun yanıtı açık ve ortada aslında:
Yaygın kullanım biçimiyle sosyal medya, bugünün Türkiyesi’nde ‘ilerici’ değil ‘gerici’ bir rol oynamaktadır! Anlamlı ve az-çok etkili bir muhalefet aracı olmak şurada dursun, kendisini asıl olarak işçi ve emekçi kitlelerin içinde, fabrika önlerinde, emekçi semtlerinde ve sokakta, değişik türden etkinlik ve biçimlerde konuşturan canlı ve militan bir toplumsal muhalefet hareketinin örgütlenmesini geciktiren bir mastürbasyon aracı işlevini görmektedir! Rejim ve düzen karşıtı güçlerin çoğalıp biraraya gelebilmeleri için kimi riskleri ve bedelleri de göze alarak karınca kararınca emek ve zaman harcamak yerine pratikten kaçışın, oturduğu yerden ahkam keserek ‘ruhunu kurtarmanın’, sıradanlığın, banalliğin, düşünce tembelliğinin olağanlaşıp meşrulaşmasına hizmet etmektedir!..

Bu öyle bir deformasyon ki sürekli geriye doğru yeni kırılmalar üretiyor.
Kayıp yakınlarıyla dayanışma ya da cezaevlerinde artan baskıları protesto gibi insani eylemlere katılmanın yerini bile twitterda açılan hashtagleri tıklayarak kendini rahatlatmak (ve bunu da bir “eylem biçimi” haline getirmek) alabiliyor!!! İmzalayan kurumların sayısı kadar bile insanın katılmadığı basın açıklamaları internette binler tarafından tıklanabiliyor!!! Şırnak’ta Hacı Birlik’in cenazesini panzerin arkasında sürükleyen faşizmin bu alçaklığına haklı olarak tepki gösterilirken Suriye’de öldürülen İŞİD’lilerin cenazeleri büyük bir keyifle teşhir edilip paylaşım konusu yapılabiliyor!!! İçinde sırf Tayyip Erdoğan ve AKP’ye tepki cümleleri geçiyor diye TC’nin 90 yıllık tarihini “kardeşlik yılları” olarak tanımlayan videolar paylaşım rekorları kırıyor!!! İslamı ve islamcıları aşağılama adına birbirinden pespaye ve düzeysiz videolar ve tezler dolaşıma sokulup taraftar bulabiliyor!!!
Örnekler saymakla bitmez…

Diğer yandan Internet, özellikle de twitter, facebook, whatshapp grupları gibi platformlar, zaten zayıf ve yetersiz olan okuma alışkanlığını büsbütün ortadan kaldırıyor; araştırma kültürünü adeta yiyor. Kişiler (özellikle de ‘örgütlü devrimci’ gibi görünen bireyler) sosyal medya cangılına takılıp bunu bir bağımlılık haline getirdiklerinde, çoğu kez farkına dahi varmadan dünyaya artık o kuyunun ağzından bakılır oluyor. O gruplarda dönen sohbet konuları onların esas gündemi olabiliyor. O zeminlerdeki tüketicilik, onların günlük yaşamlarını ve düşünme biçimlerini de belirler hale geliyor. Bunun ilk ve en vahim sonucu ise genellikle hiçbir konuda derinleş(e)memektir. Düşünsel gelişimin olmazsa olmazını oluşturan okuma ve araştırmadan, ince emekçilikten uzaklaşmaktır.
Elbette dünyada olup bitenden hızla haberdar olmak bu mecranın en önemli getirisidir. Fakat bu getiri, o olup biteni toplumsal-tarihsel bağlantılarıyla kavrayacak bir birikimle buluşmuyorsa ve bu mecra giderek o birikimin oluşmasının önünde engel haline geliyor, bireylerde yarattığı bağımlılık ilişkisiyle onlarda marazi etkiler yaratıyorsa, burada artık ‘yarar’dan çok ‘zarar’ var demektir.
Bu manzaranın ortaya çıkışı bir ‘yumurta-tavuk’ hikayesine bağlanabilir. Yüzü sokağa, eyleme, pratiğe dönük ciddi ve etkili bir muhalefetin örgütlenmesini engelleyip yavaşlatan bir iç boşaltma aracı olarak sosyal medyaya olan bu bağımlılık, kendini teşhir merakı ve ‘beğenilme’ arzusu başta olmak üzere bu bağımlılığın beraberinde getirdiği başka yoz ölçü ve alışkanlıkların “solcu” kimlikleriyle tanınan birey ve çevreler içinde bile bu denli yaygınlık kazanmış olması, Türkiye solu’nun doğal tabanı üzerinde dahi sadece örgütsel ve siyasal etkisini değil manevi-moral etkisini de kaybetmiş olmasının sonucu olarak gösterilebilir.
İlk bakışta ‘haklı’ gibi görünebilir bu “açıklama” ama aslında bu bir itiraftır. Haklı ya da haksız nedenlerle daha önce içinde yer alınan örgütlülüklerin dışına çıkıldıktan sonra sosyal medyada sereserpe boy göstermekle kendini tatmin eden ‘‘özgür bireysel varoluş”, kabahati hala “zincirlerinden kurtulduğu” kolektif değerler ve denetim sistemine yükleyemez! Demek ki problem o “zincirler” de değil asıl onlardan “kurtulduktan” sonra kendini bütün çıplaklığıyla 'özgürce' kuşan kişiliktedir.
Faşizme karşı etkili bir muhalefetin örgütlenmesi sorumluluğunun acil ve yakıcı hal aldığı bir dönemdeyiz. Bu tarihsel görevin başarılabilmesi, geniş kitlelerin dikkatini çekecek ikna edici bir programın ortaya konulması ve güven veren örgütlülüklerin yaratılması başta olmak üzere bir dizi önceliğin yerine getirilmesini gerektiriyor. Asıl dikkat ve enerjiyi bu tayin edici adımlar üzerinde toplamalıyız ama muhalefet niyeti ve enerjisini emip tüketen etkenlerle savaş konusu da ihmal edilmemelidir.
‘Sosyal medya solculuğu’ ile hesaplaşmak, onunla sınırları net bir tarzda çizmek, bu aracın yoz kullanımı ve yozlaştırıcı etkilerine karşı bilinçli bir tepki ve nefret uyandırmak, bu bağlamda ele alınması gereken bir konudur.