Çürümüş bir sınıf olarak burjuvazi ve uşakları siyaseti de diplomasiyi de meşreplerine uygun yöntemlerle yürütüyorlar
Aklına esenin diline vurduğu Tayyip Erdoğan zorbası, geçenlerde yeni bir taş attı kuyuya. Onun üzerine yine günlerce değirmende laf öğütüldü…
Neymiş efendim, “AB artık çok olmuş”, “göze alıyorlarsa Türkiye’yle ilişkileri kessinlermiş”, “Şangay 5’lisi olarak da bilinen Şangay İşbirliği Örgütü varmış, zaten Putin’le de konuşmuş, ‘bizi de alın şuraya da rahat edelim’ demiş”…
Havuz medya diye de anılan çamur deryasındaki yalaka takımı her zamanki gibi “kim tutar seni Reis…” tezahüratıyla karşıladı bu çakma kabadayılığı. “Türkiye’yi demokratikleştirecek temel dinamik” olarak umutlarının kıblesi haline getirdikleri ABseverler ise hafiften telaşlandılar. “Bu dengesiz Hitler özentisinin ne yapacağı belli olmaz…” kaygısının da etkisiyle “Türkiye’nin neden AB’siz yapamayacağını” kanıtlama yarışına çıktılar.
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), Çin, Rusya, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan tarafından 1996 yılında kurulmuş bir örgüt. Onun için zaten ‘Şanghay Beşlisi’ olarak anılıyor. Sonradan Özbekistan katılmış, İran gözlemci üye olmuş, Hindistan ve Pakistan ise şu an ‘aday üye’ konumundalar. 2017’de tam üye olacaklar.
ŞİÖ’nün kuruluş amacı, “sınır güvenliği, ayrılıkçı ve aşırılıkçı yapılarla mücadele”. Yani başlangıçta radikal İslamcı gruplarla savaş amacıyla kurulan bir örgüt. İlerleyen yıllarda ekonomi, bilim ve teknoloji, kültür ve eğitim, enerji alanlarında işbirliği amacı da ekleniyor buna. Ama işin aslı ŞİÖ, Çin ve Rusya’nın özellikle Orta ve Güney Asya ile Yakın ve Orta Doğu’da, ABD ile aralarındaki emperyalist rekabet savaşında kullanmak amacıyla el altında bulundurdukları bir alet. Maymuncuk ya da İngiliz anahtarı gibi çok işlevli, bu yüzden de vazgeçilmez gördükleri bir alet de değil ayrıca.
Mevcut bileşimi, gerek ekonomik gerekse askeri gücü ve potansiyelleri, en önemlisi de kendine biçtiği rol, önüne koyduğu hedefler, bu anlamda iddiası ve mevcut pratiğiyle ŞİÖ ne AB’ye ne de NATO’ya alternatif olabilecek bir seçenek. Hani ŞİÖ kollarını açmış sizi bağrına basmak için ‘yanıp tutuşuyor’ olsa dahi bırak dertlerinize deva olmayı, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olduğunuzla’ kalırsınız. Ancak Doğu Perinçek gibi on binde bilmem kaç oy aldığı zaman bile “yarın iktidardayız” palavralarıyla kendine ve müritlerine gaz veren bir siyaset cambazı ile Yeni Şafak denilen paçavranın genel yayın yönetmeni İbrahim Karagül gibi akıl, fikir ve karakter yoksunu meczuplar görürler böyle saçma sapan rüyaları.
Gerçi Tayyip Erdoğan’ın aklına ve siyaset tarzına da bunlardan daha fazla güven olmaz. Fakat onun da kafasına anında vuracak gerçekler var ortada. AB, Türkiye’nin en büyük ekonomik partneri. Toplam ihracat ve ithalatta açık ara birinci. Türkiye’deki yabancı sermaye yatırımlarının yarıdan fazlası yine AB kaynaklı. Devlet ve özel sektörün kredi borçlarının çoğu yine Avrupalı bankalar ve kredi kuruluşlarına. Uzun sözün kısası ekonominiz, dış ticaretiniz, tekelci burjuvaziniz Batı’ya, en başta da AB’ye, ordunuz ve savunmanız NATO’ya bu denli bağımlıyken ne ŞİÖ başına bela olarak almak ister sizi ne de siz isteseniz de ŞİÖ’nün kollarına atılabilirsiniz. Dımdızlak ortada kalmadan da önce anında kaynatırlar suyunuzu.
ABD’nin tehdit ve müdahalelerine tepki olarak İsmet Paşa bir zamanlar, “yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” şeklinde boyundan büyük bir laf etti de, üç vakte kalmadan kendini hükümetten alaşağı edilmiş buldu. Tabii ki bugünün dünyası, koşullar ve dengeler o günlerden çok farklı. Hatta ne ABD o zamanki kadar güçlü ne de Türkiye 1964’lerdeki Türkiye. Fakat temelde Batı’ya olan çok yönlü bağımlılık bazı yönlerden daha da katmerlenip katmanlaşmış olarak sürmekle kalmıyor bir de bunun üzerine binen dönemsel zayıflık ve riskler var.
Bilal’ın babası olarak Tayyip Erdoğan da bunların pekala farkında. Bu nedenle zaten muhtarların, basının, yalakalar topluluğunun önünde Debreli Hasan misali mangalda kül bırakmazken, “alın AB’nizi başınıza çalın” diyerek kapıyı vurup çıkmayı gözü yemiyor. Onun kabadayılığı lafta, o bile Kapıkule’den bu tarafa geçince geçerli. İlkesizlik ve ikiyüzlülükte AB şeflerinin de Tayyip’ten bir farkları yok gerçi!.. İki taraf da tribünlerin önünde farklı konuşurken, kapalı kapılar arkasında, diplomasinin karanlık kulislerinde kirli pazarlıklarını aynen sürdürüyorlar.
Bu bir tahterevalli. Çürümüş bir sınıf olarak burjuvazi ve uşakları siyaseti de diplomasiyi de meşreplerine uygun yöntemlerle yürütüyorlar. Olup bitenlere aklımızı ve mantığımızı kullanarak yaklaşmazsak, bize de bu kayıkçı dövüşünün aptal seyircileri olmak rolü düşüyor…
[Alınteri'nin Aralık 2016 tarihli sayısından alınmıştır]